100 Lakap Alınış Velveleleri İle – Tolga Arvas

 

“”İnsan ismiyle müsemma; kim bizi nasıl bilirse biz onun için öyleyiz. Tarzan Rıfkı, Kız Ali, Cihan yandı Neriman, Aksak Timur!.. Hatırlarsınız, nasıl böbürlenerek gezerdik ortaokul koridorlarında ya da saklanacak delik arardık o on beş dakikalık teneffüsünde ilk gençliğimizin: “Yahu benim neyim eksik” ya da “Bir vaziyet var galiba, ona göre olayım”… Çok güzel lakaplarım olmadı benim, daha doğrusu lakap takılacak kadar popüler olmadım; hem olumlu hem olumsuz! Ama ucundan takılan, herkesin bilmediği mütevazı lakaplarımı hep sevdim, sevimli kılmaya çalıştım kendimce. Nelerdi onlar? “Tarzan”; çünkü çeviktim, oradan oraya atlıyordum ama yer tutamıyordum bir mahalle maçında. “Çaykovski”; ben Beethoven’i tercih ederdim, çünkü o sıralar ona takılıyordum, hep 10’du müzikten notum ama gerisi hep spor toto. “Hala”; biraz büyümüştüm, seviyordu arkadaşlarım beni kızlı erkekli, ben içlerinden bir kızı seviyordum gizli gizli; onun da mı halası oluyordum? Neler neleri var insanın hayatta kendisinin cebine koyup gezdirdiği. Karaşın bir nazar boncuğudur belki lakaplarımız, istemeden, küçük bir çengelli iğneyle yakalarımıza tutuşturulan.”” 100 Lakap’tan altısını yayımlıyoruz.

Başlamadan

İnsan ismiyle müsemma; kim bizi nasıl bilirse biz onun için öyleyiz. Tarzan Rıfkı, Kız Ali, Cihan yandı Neriman, Aksak Timur!.. Hatırlarsınız, nasıl böbürlenerek gezerdik ortaokul koridorlarında ya da saklanacak delik arardık o on beş dakikalık teneffüsünde ilk gençliğimizin: “Yahu benim neyim eksik” ya da “Bir vaziyet var galiba, ona göre olayım”…

Çok güzel lakaplarım olmadı benim, daha doğrusu lakap takılacak kadar popüler olmadım; hem olumlu hem olumsuz! Ama ucundan takılan, herkesin bilmediği mütevazı lakaplarımı hep sevdim, sevimli kılmaya çalıştım kendimce. Nelerdi onlar? “Tarzan”; çünkü çeviktim, oradan oraya atlıyordum ama yer tutamıyordum bir mahalle maçında. “Çaykovski”; ben Beethoven’i tercih ederdim, çünkü o sıralar ona takılıyordum, hep 10’du müzikten notum ama gerisi hep spor toto. “Hala”; biraz büyümüştüm, seviyordu arkadaşlarım beni kızlı erkekli, ben içlerinden bir kızı seviyordum gizli gizli; onunda mı halası oluyordum?

Neler neleri var insanın hayatta kendisinin cebine koyup gezdirdiği. Karaşın bir nazar boncuğudur belki lakaplarımız, istemeden, küçük bir çengelli iğneyle yakalarımıza tutuşturulan.

Ankara, 2015

ABDÜLKERİM PAŞA
(Yahnikapan)
[Ölümü 1625]

“Beyazıt semtindeki Yahnikapan mahallesi adını ondan alır.”

Osmanlı’da başdefterdarlık yapmış vezirlerdendir. Medresede okurken imaret yemeklerine duyduğu iştah nedeniyle “Yahnikapan” lakabıyla anılmıştır. IV. Murat döneminde çıkan bir ayaklanma sırasında görevinden alınıp zindana atılmış, malını söyletmek için yapılan işkenceler sırasında öldürülmüştür. Beyazıt’taki Yahnikapan Mahallesi adını ondan alır.

Hâmisi olan Ekmekçizade Ahmet Paşa ile kendisini hicveden şu beyit o tarihlerde şehir lügatine girmiştir:

“Ekmekçizade kıldı dünyayı nâne muhtaç
Âhır sımatı devlet Yahnikapan’ın oldu.” 

MAHMUT MACİT PAŞA
(Soğanyemez)
[Ölümü 1746]

“Bir kelle soğan yüzünden yanan baş”

On sekizinci yüzyılda kaptanıderyalık yapmış Osmanlı vezirlerindendir. Enderun’da yetişmiş, kapıcılar kethüdalığından vezirlik payesiyle kaptanıderyalığa getirilmiştir. Soğan düşmanlığından ötürü “Soğanyemez” lakabıyla anılan paşa, yasakladığı halde gemilere soğan sokan denizcileri ölüm cezasına kadar varan ağır cezalara çarptırdığı için aynı yıl görevinden alınarak Midilli Adası’na sürülmüştür.

Ağızdaki soğan kokusunu gidermek için yarım bardak sütü birkaç yudumda ağzınızın içinde tutup dolaştırmak, yani ağzınızı çalkalar gibi yapmak iyidir. Bir tatlı kaşığı karbonatı bir bardak suda karıştırarak içmek de yararlıdır. Maydanoz ve karanfil çiğnemek de koku gidericidir.

Canları pahasına gemilere soğan sokan, ille de soğanın cücüğü diyen kahraman leventleri de burada saygı ve rahmetle anmak gerekir.

ALİ PAŞA
(Semiz, Semin, Kalın)
[Ölümü 1565]

“Lakabına tezat oluşturacak şekilde zeki, ince ruhlu, şakacı”

Kanuni Sultan Süleyman zamanında sadrazamlık yapmış vezirlerdendir. Hersek’in Praça Kasabası’nda doğmuş, devşirme olarak İstanbul’a getirilerek saraya alınmıştır.

“Semiz”-“Semin”-“Kalın” lakaplarıyla perdahlanmış olup uzun boyu, cüsseli gövdesiyle kendisini taşıyacak atı zor bulduğu söylenir. Lakabına tezat oluşturacak şekilde zeki, ince ruhlu, şakacı biriymiş diye rivayet olunur.

Kendi adından türeyen Ali Paşa vergisi deyimi, söz verildiği halde yerine getirilmeyen işler, verildikten sonra geri istenen eşya için söylenir. Deyimin kaynağı olarak, bol bol söz vermesi, ancak söylediklerini hiçbir zaman yerine getirmemesi gösterilir.

Biraz da biz semizleşelim

ALİPAŞA KEBABI

Kuşbaşı doğranmış koyun eti ve baklava yufkasıyla yapılan bir tür kebap. (Etler domates, soğan ve suyla pişirilip üzerine maydanoz ekilir, soğumaya bırakılır. Araları yağlanıp, ikişer ikişer üst üste konan baklava yufkalarının ortalarına bu etten konup bohça gibi katlanır, fırına verilir.)

ORHAN VELİ KANIK
(Şakuli Solucan)
[1914 – 1950]

“Böyle küsülü mü öleceğiz!”

Kim bilir kendisi o cin fikirli zekâsıyla kimlere ne lakaplar takmıştır, araştırsak kimilerine ulaşabiliriz belki ama külliyatına erişmek imkânsızmış gibi geliyor. Tabii ki bu bir tahmin. Kendisine gelince, adı zaten doğuştan konmuş bir lakap gibi, soyadı bile fazla geliyor. Ama öyle değil işte. Bildiğimiz en azından bir lakabı var Orhan Veli’nin, öyle herkes tarafından kullanılmış olmasa da…

Hikâye şöyle gelişiyor:

İki yakın dost, Nurullah Ataç ve Orhan Veli. Nurullah Ataç onu yere göğe sığdıramıyor. Üstadın edebi barbut tezgâhında düşeşi de, polemiklerinde full ası da Orhan Veli. Fakat aralarına bir gün kara kedi giriyor. Bunun sebebi de Orhan Veli’nin Nurullah Ataç’a yaptığı bir şaka. Ataç’ın o sıralar platonik bir aşkı vardır. Kezibanımız, ki kendisinin müstear adıdır, bir kadın için yanıp tutuşmaktadır. Orhan Veli bu durumda ne yapıp edip kadının evinin adresini bulacağını ve kendisine vereceğini söyler ve bir süre sonra “Ataç Sokak 15 numara” yazılı bir pusulayı eline iliştirir. Artık geceler Ataç Sokak’ta çakırkeyf, bir aşağı bir yukarı gidip gelmekle geçmektedir. Gel zaman git zaman bir süre sonra Ataç işin iç yüzünü öğrenir, verilen adreste bir jandarma albayı oturmaktadır. Makaraya alındığını anlayan üstadın o günden sonra şairle arası açılır. Bir daha Orhan Veli adını ağzına almaz. Ne zaman ondan bahsetmesi gerekse, yakıştırdığı “Şakuli Solucan” lakabını kullanır. Şakuli, yani dikey Solucan… Orhan’ın yüzündeki ergenlikten kalma sivilce izleri, uzun boyu, hafif kamburundan dolayı takılmış bir lakap olsa gerektir. Şair boş durur mu, o da arkasından şu üç mısralık tekerlemeyi döktürür:

Nurullah Ata
Tirink Galata
Soğan salata

Orhan Veli’nin ölümünden yıllar sonra bile Nurullah Ataç’ın sık sık müstehzi ve özlem dolu bir ifadeyle bu mısraları mırıldandığı duyulur.

SAİT FAİK ABASIYANIK
[1906 – 1954]

“Ne lakaplar, olmadı sıfatlar yakıştırılmaya çalışılmış kendisi için.”

Aynı Orhan Veli gibi, lakap tutmaz bir ad. Soyadı da zaten ailenin lakabından kaynaklanıyor gibi. Halbuki ne lakaplar, olmadı sıfatlar yakıştırılmaya çalışılmış kendisi için. Kimisi çocukluk ve ilk gençlikte kalan, ancak okul yıllıklarımıza baktığımızda hatırlayabildiğimiz cinsten, kimisi de iyi niyetli de olsa tutmamış mayalar. Hani kedilerin yalnız kendi bildikleri bir adları vardır ya, içinde mutlaka bir “S” harfi geçen.

Ramazan bayramının ilk günü doğduğu için Sait, büyük dedesinden dolayı Mehmet, babasının ve amcasının göbek adı Faik’ten ötürü nüfusa Mehmet Sait olarak kaydedilmiş (Faik adı nüfus kaydında görünmüyor).

Kolay kızan, aniden öfkelenen yapısı daha küçük bir çocukken bile arkadaşlarının dikkatini çekmiş. Kabaramazsın kel Fatma hesabı, onu kızdırmak için “Abasızın Mançuko” mahalle lakabını takmışlar.

İstanbul Erkek Lisesi’nde okurken Arapça öğretmeni Seyit Salih Efendi’nin minderine iğne koymaları ve 41 arkadaşıyla birlikte (bu arada kimse koyanı ele vermemiştir) okuldan atılarak Bursa Erkek Lisesi’ne gönderilmeleri meşhurdur. Sait Faik’in lisedeki lakabı “Sulu Sait”tir.

1930’larda başladığı yazı hayatı boyunca “sorumlu avare”, “gözlemci balıkçı”, “çakırkeyf sirozlu”, “küfürbaz şair”, “müflis tacir”, “züğürt yazar”, “hamdolsun diyemeyen rantiye”, “anadan doğma çevreci” gibi sıfatlarla anılmış ama hiçbiri adının önüne geçecek bir lakaba dönüşememiştir.

Kendisiyle ilgili bir hikâyecik de şöyledir:

Sait Faik bir gün Ada’dan bir balıkçıyla denize açılmış ve bir karagöz balığı yakalamış. Balığı oltadan çıkarınca bakmış çok küçük, öpüp denize bırakmış. Balıkçı neden böyle yaptığını sorunca “Bak demiş, artık denizde benim öptüğüm bir balık dolaşıyor”.

Burgaz Ada’daki balıkçılar arasında Sait Faik’in gözleri balık gözüne benzetilmiş ve ona kendi aralarında “Balık Gözlü Adam” denmiştir.

GAZÂLİ MEHMET EFENDİ
(Deli Birader)
[Ölümü 1535]

“Gamhaneme geldi, dedi halin ne birader.”

On altıncı yüzyılın tanınmış şairlerindendir. Bursa’da doğmuştur. II. Bayezit’in oğlu şehzade Korkut, Manisa’da vali iken ona nedim olmuştur. Kendisine “Deli Birader” lakabının verilmesi,

“Mecnun ki fena deştini seyretti seraser
Gamhaneme geldi, dedi halin ne birader.”

beyitinin, “Yazık oldu Süleyman efendiye” mısrası misali, o zamanlarda meşhur olmasındandır.

Şehzade Korkut için yazılmış Kitab-ı Dâfi-ül Gumûm (gamları def eden kitap) ve Râfi-ül Hümûm adlı mizahi bir eseri vardır ki, üff!.. Bulunup okunması gerekir.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Ağaçkakan Yayınları’na teşekkür ederiz.

Tolga Arvas, 1969’da Ankara’da doğdu. İçinde yer aldığı çalışmalar: Arif Takvimi (1997- 2002) Tren Bir Hayattır, İletişim Yayınları (Ortak kitap), 2012 Resimli Türkçe Edebiyat Takvimi, İletişim Yayınları, 2015, Virgül ve Albüm dergilerinde köşeler hazırladı.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.