Nedim Gürsel – Acı Hayatlar
İskenderiye ve Kavafis’in İskenderiye Günleri

 

Winsdor Otelindeyim. Az önce İskenderiye havaalanına indiğimde uluslararası bir kente değil ana yolların kıyısında kalmış, neredeyse unutulmuş kuytu bir taşraya geldiğimi, yoksulluk sınırında yaşayan insanların dünyasına adım attığımı fark etmiştim. Hamallardan başka kimseler yoktu ortalıkta. Havaalanı polislerle gümrük memurlarına, bir de çıkışta sigara tüttüren, “ha”ları çatlatarak yüksek sesle konuşan, belki de dalaşan taksi şoförlerine kalmıştı. Sarı siyah, çok külüstür bir taksiye bindim ama hemen hareket etmedik. Trafikten izin almak gerekiyormuş, yollar gecenin bu saatinde bile doluymuş çünkü. Şoförün çat pat konuştuğu İngilizceden ancak bunu anlayabildim, “ahlen ve sellen”, “şükran”, “inşallah” gibi Arapça sözcükler de geçti aklımdan ama susmayı yeğledim. Neden sonra hareket edebildik. Geceleyin sokaklar kalabalık, karanlık, bir Avrupa kentinden gelmişseniz dayanılmaz ölçüde gürültülü ve pisti. Kötü aydınlatılmış olmalarına karşın viran duvarları ilk bakışta göze çarpan, sıvası dökülmüş, yeşil, kahverengi pancurlu, yüksek tavanlı yapıların, çamaşır kurutulan, neredeyse çöktü çökecek balkonların, bahçe içindeki bir dönemin görkemli şimdininse bakımsız villalarının önü sıra ilerleyerek, nargile tüttüren yanık tenli, yorgun erkek kalabalığının çöreklendiği neon ışıklı, plastik sandalyeli kahveleri ardımızda bırakarak sahil yoluna çıktık. Şoför müthiş cambazlıklar yapıyor, yerli yersiz korna çalıyor, arada bir yavaşlayıp minübüs ve diğer taksi şoförleriyle konuşuyordu. Ancak otele vardığımızda rahat bir soluk alabildim.

Winsdor Oteli’nin geçen yüzyılın başlarında, yani deyim yerindeyse İskenderiye henüz düşmeden, arsa spekülatörleriyle betona teslim olmadan, Yunanlılarla Ermenilerin, Yahudilerle Arapların, İngiliz ve Fransızların, içinden Ungaretti gibi büyük bir şair de çıkaran İtalyan topluluğunun birlikte yaşadıkları kozmopolit bir kentken, görkemli bir otel olduğu belliydi. Mısır burada imzalanan bir antlaşma sayesinde bağımsızlığına kavuşmuş, uzun süre, özellikle de yazları, hükümet erkanını Kahire’den buraya taşıyan Kral Faruk döneminde yabancı konuklarla ünlü sanatçıları ağırlamıştı. O yıllardan kalma asansörle dördüncü kattaki odama çıktım. Şu ahir ömrümde Nâzım Hikmet’in deyimiyle “düşman memleketi” bir çok otel odası gördüm ama, bu kadar yüksek tavanlı, böylesine eski ve güzel bir oda görmedim. Yol yorgunluğuyla yatar yatmaz uyuyacağımı sanıyordum ama yanılmışım. Sabaha dek, pencereyi ve kepengi kapatmama karşın, gürültüden gözümü kırpmadım. Tam dalacak gibi olduğumda aşağıdan geçen tramvay duvarları zangır zangır titretiyordu. Duvarlar titredikçe İskenderiye Dörtlüsü’nün ilk cildi Justine’in en etkileyici cümlelerinden biri dönüp duruyordu zihnimde: Yazar İskenderiye’nin kasvetli kıyı boylarında, suda yarı yarıya boğulmuş bir kuş gibi sırılsıklam, dişilik organı yırtık!” bulduğu Melissa’yla bu “teneke tramvay”a binip gittikleri Sidi Bishr plajını anlatıyordu. Sonradan “İskenderiye gibi karakter yoksunu bir kadın” olarak tanımlayacağı Justine’le de gitmişti o plaja ve orada, bulutsuz göğün altında ilk kez uzun uzun, doyasıya öpüşmüşlerdi. Bense iki kişilik, uçsuz bucaksız yatakta yalnız yatarken, üç yıl boyunca bu kentte Fransız Kültür Merkezi’ni yöneten Olivier Poivre d’Arvor’un Alexandrie Bazar kitabında buldum teselliyi. İskenderiye’yi öznel bir bakış açısıyla, yine de tüm tarihsel önemi ve yazınsal efsanesiyle birlikte anlatan bu kitabın son cümlesinde kentteki taksilerin bazılarının neden sarı siyah, bazılarınınsa portakal rengi ve siyah olduklarını sorguluyordu yazar. Ve batıdaki Ramleh istasyonundan kalkan tramvayın sarı olmasına karşın ters yönden gelenin neden maviye boyandığını merak ediyordu. Sarı ya da mavi, tramvay gece boyunca caddeden değil yatağımın içinden geçti sanki, uykumu bölmekle kalmadı, İskenderiye hakkında bildiklerimi de, sınava hazırlanan çalışkan bir öğrenci gibi gözden geçirmeme yol açtı.

İskenderiye, kente adını veren Büyük İskender tarafından İÖ 331’de kuruldu. Makedonyalı hükümdar Persleri yenip Darius’un kızıyla evlendikten sonra doğuyla batıyı, Helen uygarlığıyla bilinen dünyanın sınırındaki başka uygarlıkları birleştirme hayaline kapılmış, bu amaçla Firavunların eski başkenti Memfis’i de ele geçirmişti. Dönüşte Nil deltasının doğusundaki kıyı şeridinde, Akdeniz’le Mareotis gölü arasında sıkışıp kalmış, çölün az ilersindeki bir alanı gözüne kestirdi. Plutharkos’un anlattıklarına bakılırsa akça pakça, saygın bir yaşlı adam görmüştü düşünde. Adam ona çalkantılı denizde Pharos denilen bir ada olduğunu”, gidip oraya bakmasını önermişti. Böylece İskender, adını ölümsüzleştirecek kentin plânını, hocası Aristoteles’in “ideal kent” anlayışına göre, tebeşir bulunamadığı için işçilerin iaşesinden alınan unla Pharos adasının karşı kıyısındaki körfeze çizdi. Mimar Dinocrates’in de katkısıyla dünya fatihinin şanına yakışacak bir merkez olmalıydı Mısır’ın Akdeniz’e, dolayısıyla Helen dünyasına açılımını sağlayacak kent. Bu nedenle boyutları çok geniş olarak tasarlandı. Surlar on beş kilometre boyunca her biri otuz metre genişlikteki iki ana caddeyi çepeçevre saracak, liman yalnızca gemileri değil devasa depolarla tersaneyi de barındıracaktı. Aslında kıyıyı Pharos adasına bağlayacak Heptastad’ın devreye girmesiyle rüzgârdan korunmalı iki ayrı limanın yapılması söz konusuydu ve gemilere yol gösterecek, onları Silsileh kayalığından koruyacak bir deniz fenerinin engine meydan okurcasına Pharos’a dikilmesi de öngörülmüştü. Ve öyle oldu.

İskender otuz üç yaşında, bir tek taşını bile göremediği İskenderiye’den uzakta hayata veda ettiğinde, silah arkadaşlarından Ptoleme kurduğu kente getirdi naşını ve bir altın tabut içinde buraya gömüldü. Bugün hâlâ, Yusuf Şahin’in o unutulmaz filmindeki Yunanlı genç garson Stellio gibi İskender’in mezarını arayanlar var ama eski İskenderiye’den, Ptoleme hanedanından sonra Kleopatra ve Marcus Antonius’a, Aziz Marcos’a, derken Araplar’a, giderek Memluk’larla Osmanlı’ya kucak açan, on dokuzuncu yüzyılda Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın imar edip bugünkü görünümüne kavuşturduğu kentin antik döneminden – eski mezarlarla Şallat parkındaki sur kalıntısının dışında – hiçbir iz yok. Dünyanın yedi harikası arasında sayılan Pharos’dan, yani bin yıl boyunca gemilere yol gösteren Deniz Feneri’nden de. Onu Strabon gibi antik çağ yazarlarının görgü tanıklığından, toprak altından çıkan cam vazoların üzerindeki tasvirlerinden, bir de yolu 1323’de İskenderiye’ye düşen Tancalı seyyah İbn Batuta’nın anlattıklarından biliyoruz. Ünlü kitaplığa gelince, bir zamanlar Akdeniz’in dört bir yanından toplanan yüz binlerce elyazmasını barındıran, Eratosten’den Öklid’e, Plotin’e ve Callimak’a dek bir çok yazar, düşünür ve bilginin birlikte çalıştıkları ve kimin tarafından yakıldığı hâlâ tartışma konusu olan bu efsanevi yapının küllerinden doğduğu söylenebilir. Unesco’nun girişimi ve Mısır cumhurbaşkanı Mubarak’ın eşi Suzan Mubarak’ın desteği sayesinde çok büyük, geniş ve ferah, o ölçüde de modern bir kitaplığı var kentin. Adı da Bibliotheca Alexandrina. Benim buraya geliş nedenim de, görünürde, Fransa Ulusal Kitaplığı’nın bu kuruma bağışladığı yarım milyon kitabın teslimi vesilesiyle yapılacak törene katılmak, ama aslında Kavafis’in izini sürmeye geldim buraya.

Evet, İskedriye’li şairin kentindeyim işte. Benim için bu kent, İskender’in, Kleopatra’nın, hatta İskenderiye Dörtlüsü’nün yazarı Lawrence Durrell’dan çok şiirlerini gençlik yıllarımda İstanbul’da, Cevat Çapan’ın çevirisinden okuduğum, bir daha da elimden düşürmediğim Yunanlı şair Kavafis’in kenti. Yani yüzünü nereye çevirse, nereye baksa “ömrünün kara yıkıntıları”nı gördüğü, hep aynı sokaklarda dolaşıp aynı mahallede kocadığı, bir başka ülkeye, bir başka denize gidemeden öldüğü, o ünlü şiirinin başlığındaki “Polis”. Anne tarafı İstanbul kökenli Kavafis’in İskenderiyesi’ni keşfe çıkmadan önce, sabah erkenden, otelin terasına çıktım, uykusuz gözlerle gün ışığında ilk kez oradan baktım kente.

“Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın / Bu şehir arkandan gelecektir.”

Pergelle çizilmiş gibi yuvarlak, giderek kendi içine kapanan, denizi kucaklayıp boğmak istercesine içine alan kıyı boyunca uzayıp gidiyordu İskenderiye. Aşağıda kalabalık, yani başörtülü, çarşaflı kadınlarla entarili erkekler, tek tük genç kızlar ve dilenciler, dura kalka ilerlemeye çalışan ve ikide bir korna çalan arabalar vardı, bir de çalkantılı, kirli, Akdeniz demeye bin şahit isteyen deniz. Hamsin esiyordu, naylon torbalarla tozlu paçavralar savruluyordu havada, nemli sıcak sabahın bu erken saatinde bile bunaltıcıydı. İster istemez Durrell’in Justine’de anlattığı kent canlandı gözümde. Aradan epeyce zaman geçmiş, İngiliz yazarın yaşadığı dönemin İskenderiye’si kozmopolit kimliği, kolonyal mimarisi ve dekadan insan ilişkileriyle gerilerde kalmış, hatta neredeyse tümüyle yok olmuştu ama, kentin sesleri, bunaltıcı havası, hayvansı bir enerji saçan devinimi hâlâ sürdürüyordu varlığını. Yoksulluğu da. Dörtlü’yü yanımda getirmiştim. Açıp gelişigüzel okumaya başladım:

“Rıhtımdan dönen sokaklar, yıkık dökük, çürümüş evleri sırtlanmış, soluklarını birbirlerinin ağzına üfleyen, alabora olmuş sokaklar. Farelerin cirit attığı kepenkli balkonlar, saçlarının içi kene kanlarıyla dolu yaşlı kadınlar. Sıvaları dökük, ağırlık merkezlerinin doğusuna ya da batısına eğilmiş sarhoş duvarlar. Kara bir şerit gibi çocukların dudaklarından, gözlerinden sarkan sinekler –nereye baksanız yaz sineklerinin ıslak tesbihi; kahvehanelerin, kaçak dükkânların menekşe renkli kapılarında asılı, üstlerine birikmiş sineklerin ağırlığından kopan eski sinekkâğıtları. Çürük bir merdiven halısı gibi kokan terli Berberini’ler. Sonra sokak sesleri…”

Bütün bunlar, bu dizboyu yoksulluk, bu karmaşa ve boğunç, bir ölçüde yazarın hayalinden kaynaklanan bu sanrı, terastan bakıldığında görülmüyordu elbette, ama yine de İskenderiye’nin ayrılmaz bir parçasıydı. Kentin yazınsal efsanesinde yerini almıştı çoktan. “Bu kenti zihnimde yeni baştan kurmak için buraya gelmem gerekiyordu –yaşlı adamın yaşamının ‘kara yıkıntıları’yla dolu gördüğü bu yürek karartıcı taşraya” diyordu Durrell, söz konusu yaşlı adamın adını vermemekle birlikte, daha sonraki sayfalarda onun Kavafis’den başkası olamayacağını ima eden şu satırları yazarak: “Lepsius sokağındaki –gıcırdayan kamış iskemleli– küçük odasına her gidişimde onu bir gemiciyle yatakta uyurken bulmuşumdur. Böyle zamanlarda ne özür dilemiş, ne de yatak arkadaşına en küçük bir imada bulunmuştur. Kendisi giyinirken bazan dönüp yatakta uyuyan çiftinin üzerine çarşafı çektiği olur. Bu doğallığı ben övgü anlamına anlatıyorum.”

Winsdor Oteli’nin altıncı kattaki terasından bakıldığında “Corniche” adı verilen kıyı boyunca Arap tarzı beyaz minarelerle beton yapılar, birkaç gökdelen ve körfezin ucunda bembeyaz, bir hayal gibi Kait Bey Kalesi görülüyordu. Sonradan “Yunan Deniz Kulübü” olduğunu öğrenip mezelerinden tadacağım büyük yapı da orada, koya sığınmış yelkenlilerle balıkçı teknelerinin tam karşısındaydı. Yüzyıllar önce bir depremde yıkılan Fener’in taşlarıyla yapılmıştı kale, antik çağın yedi harikasından birinin yerini ortaçağın surları almıştı; tarihte sanki hiçbir şey tümüyle yok olmuyor, biçim değiştiriyordu yalnızca. Belleğim de öyle, üstüste biriken, içice geçen ve ancak kazıbilim sayesinde gün ışığına çıkarılan uygarlık katmanları gibi kentin yazınsal mitolojisini algılarken bir kitaptan ötekine, nasılsa bu kentte buluşmuş kadın düşkünü bir İngiliz yazarından yine haz düşkünü ama bu eğilimini suçluluk duygusuyla birlikte yaşayan, dizelerine kimi zaman doğrudan çoğu kez de dolaylı biçimde yansıtan bir Yunanlı şaire atlıyor, onun neredeyse tüm yaşamını geçirmesine karşın dış görüntüsüne yer vermediği İskenderiye’nin siluetini çizmeye çabalıyordu. Yalnızca siluetini mi? Meyhaneleriyle batakhanelerini de anıyordu yaşlı şairin dizelerinde:

Dizginlemedim kendimi. Aldım başımı gittim,
gittim ışıltılı geceye;
o yarı gerçek ve kafamda
yarı belirlenmiş zevklere.
Ve başdöndürücü şaraplar içtim
şehvetle kucaklaşmaktan
korkmayanların içtiği.

Ben de gitmeliydim, ama nereye? Kitaplıktaki törenin başlamasına çok vardı daha. Cumhurbaşkanı Mubarak’ın eşinin, ruhun ve aklın gıdası kitaplara inat, dünya nimetlerinin de önemini anımsatan Bibliotheca Alexandrina’nın içindeki İtalyan lokantasında vereceği öğle yemeğine kadar sokaklarda dolaşabilir, kentin kalbinin attığı Saad Zaghloul alanındaki kahvelerden birinde mazbut’umu, yani şekerli kahvemi içebilir ya da Durrell’in ayrıntılarıyla betimlediği ve anlatılanlara bakılırsa Kleopatra’nın Actium yenilgisinden sonra intihar ettiği sarayın yerinde bulunan Hotel Cecil’in barında viskimi yudumlarken İkinci Dünya Savaşı yıllarında burada cirit atan İngiliz casuslarını hayal edebilirdim. O zamanlar, çalışanlar dışında yerli halkın girmesi yasaktı bu bölgeye. Tüm kolonilerde olduğu gibi İskenderiye’de de yabancılar kendi aralarında görüşüyor, eğleniyor, çalışıyor, sevişiyorlardı. Hem de, Durrell’ın anlattığı gibi, hiç bir kural tanımadan, bu kargaşayı, bu çöl sıcağını, savaşı ve ölümü unutmak istercesine. Ne var ki adımlarım Hotel Cecil’e değil, bir başka yöne doğru sürükledi beni. Nabi Daniel caddesi boyunca yürüyerek Safiya-Zaghlul’a saptım, ön cephesi Yunan bayrağının renklerine boyanmış “Elite” lokantasına girdiğimde vakit henüz erkendi. Dolayısıyla bir aperatif içebilirdim ancak. Buysa, Daniel Rondeau’nun kitabından tanıdığım Madam Christina’yla sohbet için yeterli olmayabilirdi. Dostum Rondeau’nun İskenderiye’ye geldiğinde öğle yemeklerini Kavafis’i tanımış, onunla konuşma mutluluğuna ermiş bu hanımın işlettiği lokantada yediğini biliyor, Madam’la tanışmak için can atıyordum. Ne yazık ki Christina yoktu, epeydir de gelmiyordu. Yine de Kavafis’in uğrak yerlerinden biri olan bu lokantada, şairin kömür kalem portresinin karşısındaki masaya oturup yeşil zeytin ve ançüvez eşliğinde bir uzo, sonra bir tane, bir tane daha içebildim. Üçüncü kadehten sonra portrenin yanındaki elyazması şiiri, anlamını çözemesem de, Yunanca harfleri heceleyerek okuyabildiğimi belirtmeliyim. “Tanrının Antonius’u Terkedişi”ydi.

Gece yarısı ansızın duyarsan
eşsiz ezgilerle, naralarla
görünmeyen bir alayın geçtiğini
boş yere ağlama talihin döndü,
hiçbir iş başaramadın, her düşün
boş çıktı diye.
Nicedir hazırmış gibi, bir yiğit gibi,
veda et ona, giden o İskenderiye’ye.
Hele kendini aldatmaya kalkma, deme ki
bir düştü bu, belki yanlış duydum;
böyle boş umutlara kapılacak kadar alçalma.
Nicedir hazırmış gibi, bir yiğit gibi,
böyle bir şehre layık olan sana yaraşırcasına,
kararlı adımlarla yaklaş pencereye;
duygulanarakdinle, ama korkakların
yakınmalarıyla değil,
son bir kez doya doya dinle o sesleri,
o gizli alayın eşsiz çalgılarını,
sonra veda et ona, yitirdiğin İskenderiye’ye.

Bu şiirde, yenilginin ardından canına kıyan Marcus Antonius’un dramı yoktu yalnızca, şairin yürekten bağlandığı, kendini kimi zaman bir hapisanedeymiş gibi hissetse de (Düşünmeden, acımadan, aldırmadan / yüksek duvarlar örmüşler dört yanıma) derinden sevdiği, gizlerini paylaştığı kentten ayrılışının acısı da vardı. Aslında şair terk etmiyordu İskenderiye’yi, Marcus Antonius’un gönülden sevdiği Herkül nasıl onu sessizce terk ediyorsa İskenderiye de Kavafis’i öyle terk ediyor ya da bana öyle geliyordu. Limandan demir aldığında uzaklaşan gemidir ama sanki kıyı gidiyormuş izlenimine kapılırsınız, İskenderiye de öyle almış başını gidiyordu işte, şairi eli böğründe bırakarak. Uzun süre duvardaki portrenin altındaki dizelere takılı kaldı bakışlarım, sonra lokantada başka resimlerin olduğunu da fark ettim. Picasso’nun Minatorları Braque’ın kuşlarıyla sarmaş dolaştılar. Ve Matisse’in bir litografisi öğle yemeğine gelen müşterilere gülümsüyordu. Şairse onları değil, sağ dirseğini oturduğu sandalyeye dayamış, takım elbisesi içinde iki dirhem bir çekirdek, siyah çerçeveli gözlüklerinin ardından koyu, esmer bakışlarıyla yalnız beni süzüyordu. Kendini beğenmiş, yukardan bakan bir tavır içindeydi. Onun sıradan bir memur olarak çalıştığı Sular İdaresi’nde Mısırlı meslektaşlarına biraz tepeden baktığını, kendileriyle neredeyse hiç konuşmadığını, buna karşılık İngilizlerle ahbaplık ettiğini biliyordum. Çok genç değildi ama Durrell’in dediği gibi yaşlı da sayılmazdı. Şiirlerinin çoğunu yazdığı yaşta, yani ellilerinde gösteriyordu. Yirmi yıl daha vardı önünde ve bu süre içinde geçmiş günleri anımsayıp kahrolacak, yaşamını boşa harcadığı duygusuyla karamsar ama birbirinden güzel şiirler yazacaktı. İskenderiye’nin geçmişine, Helenistik ya da Bizans dönemlerine gönderme yapan dizelerinde bile, o çağın kahramanlarının, kral ve imparatorlarının ya da sıradan insanlarının ağzından kendi dramını dile getirecekti. Yüzüne taktığı, tarihin içinden çıkıp gelen maskelerdi onlar, geçmişin şimdiki zamanda sürüp gittiği hayali görüntülerdi. Onların içine girip onların diliyle konuşacak, bu diyalog, tarihin derinliklerinden gelen bu fısıltı sonunda kendi limanına, İskenderiye’ye bir daha hiç ayrılmamacasına demir atmasına yol açacaktı. Ve öldüğünde İskenderiye terk edecekti onu, o İskenderiye’yi değil.

Lokantadan çıktığımda biraz çakır keyiftim. İyi ki de öyleydim, çünkü Bibliotheca Alexandrina’nın yemeğinde, Mısır’da verilen tüm resmi yemeklerde olduğu gibi içki yoktu. Ama nefis mezeler, makarnalar, et ve balık, meyve suları vardı. Törenden sonra Kavafis’in son yirmi altı yılını geçirdiği evi aradım. Bulmakta da fazla zorlanmadım. Sokağın adı değişmişti belki, “Lapsius” önce” Şarm-el-Şeyk”, sonra “Kavafis” olmuştu, ama iki bodur okaliptüs ağacının karşısındaki eski yapı olduğu gibi duruyordu. Kavafis’in bir zamanlar buluşma evi olan giriş katının üzerinde oturduğunu, her sabah komşularını –yani fahişeleri–hasır şapkasıyla selamladıktan sonra Sular İdaresi’ndeki bürosuna gitmek üzere o zaman kendi adını taşımayan bu sokaktan geçtiğini düşündüm. Akşam yine yalnız, belki de tersaneden kaldırdığı bir gemiciyle döndüğünde, aynı centilmen davranışla selamlıyordu komşularını ama onlarla tek sözcük bile konuşmuyordu. Kuşkusuz bu nedenle, Madame Christina’nın Daniel Rondeau’ya anlattığına bakılırsa, buluşma evinin çaçası bu kadar nezakete dayanamayarak “Ne şapkanı çıkarıp duruyorsun öyle ibne herif!” diye bağırmıştı şaire. Madame Christina çocukluğunda Kavafis’le nasıl karşılaştığını da anlatıyordu Rondeau’ya:

“Altı yaşındaydım onu ilk gördüğümde, öcü sandığım için çok korktum. İpek bir siyah pelerin vardı üzerinde, boynuna kırmızı bir eşarp sarmıştı. Çok zayıf, karga burunluydu. Biryantinli saçlarını geriye taramıştı. Elleri arkada, bir İngiliz gibi yürüyordu.”

Girişteki mermer levhada Konstantinos Kavafis (1863-1933) yazılıydı. İkinci katın zilini çaldığımda müze bekçisi açtı. Güleç yüzlü, İngilizce bilen genç bir Araptı. Önce anı defterini imzalattı bana, baktım bir çok ziyaretçi –bu arada Orhan Pamuk– birbirine benzer, beylik şeyler yazmışlardı. Ben de bir şeyler karaladım. Derken Yunanca bir ses doldurdu apartman katını. Kavafis’in teybe kaydedilmiş şiirleriydi duyduğum ama şairin sesi değildi. Şair susmuştu çoktan, narin gövdesi toprak olmuştu. İskenderiye’nin Ortodoks mezarlığında yatıyordu. Ama, çoğu kez sigara paketlerine, savruk kâğıtlara yazdıktan sonra yalnızca dostlarına okuttuğu dizeleri yaşıyordu. Artık onlarda soluk alıp veriyordu Kavafis. Bu yumuşak, insanı rahatlatan, alıp götüren dilin ona özgü bir dil olduğunu, klasik Yunancayla limanda, çarşıda pazarda konuşulan Yunancanın karışımından kaynaklandığını, imbikten süzülüp ilk bakışta kuru, hatta düzyazıya yakın gibi görünse de son derece özgün bir şiirsel kalıba döküldüğünü biliyordum, şairin bazı sözcükleri sınamak için gemicilerle, çıraklarla, bıçkın mahalle kabadayılarıyla konuştuğunu, sonra da onları buraya getirdiğini de biliyordum. Uyaklar, sessizlikler,bu sessizliklerden oluşan anlam, onun şiirini belirleyen tüm biçimsel özellikler tamamdı.Yunancanın edasına sinmişler, fısıltıyla konuşan ölülerin itiraflarına dönüşmüşlerdi. Seferis’in onun şiirlerindeki ölülerin gerçekte diri insanlar olduklarını, hatta onları az önce sokakta, bir kahve köşesinde ya da bir demirci dükkânında gördüğümüz insanlardan ayırd etmekte güçlük çekeceğimizi söylemesi boşuna değildi. Şairin ölümünden sonra, ama çok sonra, Melina Merkuri’nin kültür bakanlığı döneminde Yunan hükümeti satın almıştı bu katı. Ve 1970’lerde Paris’te öğrenciyken tanıştığım, Kavafis’in yakın dostu İskenderiye’li yazar Tsirkas’a da bir oda ayırma gereğini duymuştu. Bu vefa karşısında duygulanmadım desem yalan olur. Tsirkas da, sonradan Nobel ödülünü alacak Seferis gibi, Kavafis’in önemini ilk anlayanlardan biriydi çünkü, üstelik bu kentteki Yunanlıların serüvenini en iyi anlatan yazarların da başında geliyordu.

Duvarları aile fotoğraflarıyla (Kavafis genç yaşta dul kalan İstanbullu bir Rum kadının dokuz çocuğundan biri, hakkında yazılanlara bakılırsa en çok sevdiğiydi) süslü odaları teker teker dolaştım, şiirlerini yazdığı masayı, iki kişilik pirinç karyolasını, karyolanın başucundaki Bizans ikonasını, geceleyin yaktığı şamdanları ve mutfağın dibindeki duvara gizlenmiş delikanlı desenlerini gördüm. İkonadaki Meryem, “Yakarış” şiirindeki gibi “sessiz ve üzgün”dü, desenlerdeki delikanlılarsa anadan doğma üryan. Vitrinlerde sergilenen elyazması şiirleri, şairin yabancı dillere, bu arada Türkçeye de çevrilmiş kitaplarını ve İskenderiye’de yayımlanan kitaplarının ilk baskılarını da inceledim. Bir vitrinde dededen kalma çalar saati duruyordu, öyle küskün, unutulmuş. Şairin sağlığında da pek işe yaramıyordu, çünkü sabah sekizde büroda olması gerekirken hep geç kalıyordu. Ve amirlerini tam saatinde işbaşı yaptığına inandırmak için akla hayale gelmeyecek yöntemlere başvuruyor, yalanlar uyduruyordu. Bu karanlık evde, şiir yazdığını yakınları dışında kimseye duyurmadan, kendi halinde yaşamıştı. Elinden düşürmediği tarih kitaplarına da gömüldüğü olmuştu, derin düşüncelere de. Melankoli ve geçmişte yaşanmış yasak aşkların anısı peşini bırakmıyordu. Tıpkı İskenderiye gibi: “Bu şehir arkandan gelecektir”. Salonun penceresini açtığında, çirkinlikte az ilerdeki otoparkla yarışan Ortodoks kilisesini ve son nefesini yereceği hastaneyi görüyordu. Oturduğu evden bir sokak ilerdeki bu hastanede bir nisan ikindisinde ölmüştü zaten. Doğum gününde ve yapayalnız. Yetmiş yaşındaydı, elifi elifine, bir saat bile fazla yaşayamadan, tam yetmiş yaşında. Belki saati de ondan sonra çalmaz olmuştu. Ritsos’un onun İçin yazdığı on iki şiirden “Son Saat” adını taşıyanı düştü aklıma:

Bir koku kalmıştı odasında, belki yalnız
anılardan, belki de ilkyaz akşamına
yarı açık bırakılmış pencereden. Götüreceği neyi varsa toparladı. Büyük aynanın üzerine bir çarşaf örttü.
Parmaklarında hâlâ o biçimli gövdelerin duygusu ve kaleminin duygusu, tek başına.

Mahallesinden ve her gün geçtiği sokaklardan söz ederken onlara şöyle sesleniyordu Kavafis: “Şimdi siz tepeden tırnağa duygusunuz benim gözümde”. İskenderiye değişmiş, şairin kenti de, İskender’in kenti gibi tarihin derinliklerine gömülmüştü çoktan. Akşama dek bu duyguyla dolaştım kalabalık sokaklarda. Sonra günbatımını Winsdor Oteli’nin terasında Akdeniz’e bakarak karşıladım, “Bir başkaca ülkeye, bir başka denize giderim” dizelerini mırıldanarak.

2010

slide1

Lawrence Durrell, Justine ve Hotel Cecil

 

İskenderiye’ye yolum ikinci kez düştüğünde – Nisan 2013– “Arap İlkbaharı” diye adlandırılan halk ayaklanması Hüsnü Mübarek’i devirmiş, Mısır tarihindeki ilk demokratik seçimlerin ardından Müslüman Kardeşler hareketinin lideri Muhammed Mursi iktidara gelmişti. Onu da alaşağı edecek olan askeri darbenin eli kulağındaydı, bunun gözle görülür işaretleri çok belirgindi, ama siyasal ortam, kısaca söylemek gerekirse ülkedeki toplumsal gerilim ve bir türlü bitmek bilmeyen sorunlar, İskenderiye’ye gazeteci değil bir yazar gözüyle bakmamı engellemedi. İlk gelişimde yaptığım gibi Kavafis’in şiirleriyle İskenderiye Dörtlüsü’nün yazarı Lawrence Durrell’in anlattıklarından yola çıkmadım bu kez, kendi gözlemlerim ve izlenimlerimle yetindim. Yine de, kentin yazınsal çağrışımlarının, özellikle de dört gece kaldığım Hotel Cecil’in tetiklediği “kozmopolit İskenderiye” özleminin bu izlenimleri yoğurup biçimlendirdiğini belirtmeliyim. Durrell’in dört ciltlik yapıtı olmasa da ilk cildin kadın kahramanı Justine bu dört gün boyunca eşlik etti bana. Çünkü Hotel Cecil, hiç kuşku yok, yalnızca eski bir yapı değil, Durrell’in her biri kendine özgü kadın kahramanları arasında çok özel bir yeri olan Justine’in sıkça uğradığı bir mekândı. Balo salonunun girişindeki yaldızlı aynalarda kalmıştı sureti, o çekici, esmer, şehvetli gövdesi çoktan toprağa karışmış olsa da.

Hotel Cecil’in denize dönük cephesi fazla geniş sayılmaz, buna karşılık palmiyelerle çevrili parktan görünüşü eski günlerin, bir zamanlar çeşitli dillerle kültürlerin birlikte varolduğu İskenderiye’nin artık geçmişte kalmış, neredeyse yazınsal bir mitosa dönüşmüş imgeleriyle dolu. Küçük balkonlu odaların, çatı katındakiler de dahil, çivit mavisi kepenkleri ve yüksek tavanları var. Mobilyalar, bazı pahalı otellerdeki gibi, yeniden “disayn” edilmemiş ama ortama uygun biçimde yenilenmiş. Tek sorun gürültü. Pencereyi sıkıca kapatsanız bile kıyı boyunca akıp giden, çoğu kez de büsbütün tıkanan trafiğin gürültüsü doluyor içeriye, sonuna dek açık radyoların, sokak satıcılarıyla çocukların haykırışları korna fren motorsiklet seslerine karışıyor. Eski İskenderiye’nin ikbal günlerini anımsatan vapur düdüklerinin bile uzaktan duyulduğu oluyor. Genelde erkeklerle erkek çocuklardan oluşan, ama çarşaflı ya da türbanlı kadınları da içine alan kalabalık yalnızca “corniche” diye adlandırılan kıyı boyunca göstermiyor kendini, parkları, alanları, sokakları, kahve ve çarşıları da dolduruyor. Tek tük turistler, yabancılar da var ama, İskenderiye o “nev-i şahsına münhasır” kent değil artık, nüfus patlaması yaşayan Ortadoğu’nun bir parçası. Evet, her yer kalabalık burada, yalnızca Hotel Cecil’in giriş salonu ve lokantası tenha. Dün gece geç vakit, zar zor edinebildiğim bir bardak kırmızı şarabın eşliğinde yemek yedim orada. Sosu soğumuş, peyniri kağşamış, oldukça berbat bir mmmmmmspaghetti getirdiler, neyse ki “al dente”ydi. Benden başka müşteri de yoktu görünürde. Garson, İkinci Dünya Savaşı yıllarında kısa bir süre Lawrence Durrell’ı da ağırlayan bu otelin güngörmüş havasına uygun biçimde giyinmişti. Papyonluydu ama beyaz eldivenleri yoktu. Şen şakrak bir yalelli geliyordu yandaki gece klübünden. İçeriye göz attığımda, sigara dumanlarından göz gözü görmeyen sahnede allı pullu, kocaman memeli, oryantal bir dansözün kalça kıvırdığını gördüm. Gözlerim, Lawrence’ın romanındaki gibi tango yapan çiftleri, smokin ve gece tuvaletlerini boşuna aradı. Kürküne sarılmış Justine’i de. Justine’in olanca çekiciliği ve esmerliğiyle girişteki aynalarda kaldığını ve bir dönemin artık geri gelmemecesine bittiğini düşündüm. Oysa demir kafesli asansör hâlâ yerli yerinde duruyordu.

İskenderiye Dörtlüsü’nde anlatıcı, Justine’i burada bir elma yer ya da gazeteleri karıştırırken gördüğünü yazar. “Tozlu palmiyelerin arasındaki Cecil Hotel’in holünde”. Palmiyeler toz içinde hâlâ ama o zamandan bu yana serpilip büyümüşler. Saad Zaghloul alanındaki parktan bulutsuz göğe doğru bir salınışları var ki görmeye değer. Ve aynalarda balık eti, yapay sarışınlar, az sonra görkemli asansöre binip aile babalarıyla odaya çıkacak orospular makyaj tazeliyorlar. Derken görüntüye Justine de gelip yerleşiyor. Belki bir orospu değil o, sarışın da değil. Ama bir dönemin en cazibeli, en gizemli, en belalı kadınlarından biri. Onun, bugüne dek tanıdığım roman kahramanları arasında çok özel bir yeri olduğunu düşünüyorum. Belki de şehveti değil de düpedüz nemfoman oluşu bende bu düşünceye yol açıyor. Ve belleğimdeki yeri şimdi içinde bulunduğum mekânla özdeşleşiyor. Kimliği bir hayli karışık bu kadının, kökeni de:

“Justine’in gerçek bir İskenderiyeli olduğunu anladım; yani o ne Yunan, ne Suriyeli, ne de Mısır’lıydı, hepsinin karışımı bir melezdi”. Selanik kökenli bir Yahudi aileden gelmesine karşın sanki yüzyıllardır, neredeyse Ptoleme’lerden beri buraya demir atmış gibidir. Belki de iki Roma imparatorunu baştan çıkarıp üçüncüsüne diş geçiremeyince intihar eden Kleopatra’nın ruhunu taşımaktadır. Zaten Kleopatra da, tarihçilere bakılırsa, Hotel Cecil’in bulunduğu bu yerde, tek taşı bile kalmayan ama İskenderiye’nin tam ortasındaki denize nazır bir anıt mezarda, incir sepetine gizlenmiş engereğin zehirinden tatmıştı ölümü. Justine, bir bakıma, Kleopatra’nın soyundan sayılır. Gerçek bir İskenderiyeli’dir diyeceğim, günlüğüne şu satırları yazacak kadar: “Ah, o limanların mutsuzluğu, hiçbir yere gidemeyen birinin aklına soktukları adlar. Ölüm gibi bir şey, İskenderiye sözcüğünün her bir yinelenişinde bir kez daha dile getirilen benliğin ölümü gibi bir şey: İskenderiye, İskenderiye”.

İlk kocası Arnavut asıllı, Fransız uyruklu o yazarla da –Jakob Arnauti– burada, Hotel Cecil’in aynalarında tanışmıştır. Yazar, anlatıcının beğenerek okuduğu, otuzlu yılların başlarında İskenderiye’yi betimleyen Moeurs adlı romanında, Justine’le bire bir örtüşen karısı Claudia’yı Hotel Cecil’de ilk gördüğü günden şöyle söz eder:

“Bu can çekişen otelin girişinde palmiyelerin kımıltısız bileşik yaprakları yaldız çerçeveli aynalarda uzun parçalara ayrılarak yansırlar. Burada yalnızca zenginler uzun süre kalabilir”. Durrell da, kuşkusuz zengin olmadığı için, bir süre konakladıktan sonra ayrılmak zorunda kalmıştı bu otelden, bir arkadaşıyla paylaştığı eski bir villaya taşınmıştı. Ve İskenderiye’nin sefih hayatına karışıp şehvet kuyusuna düşmeden önce, Corfu’da tanıştığı Henry Miller’e gönderdiği bir mektupta kentin kadınları hakkında şöyle yazmıştı:

“Cinsel bir Matisse’in fırçasından çıkmış gibiler. Kulaklarıma dek onların içine batmış durumdayım.” Romanda anlatıcı gece klüplerinde dans eden, yeri geldiğinde müşterilerle yatan Yunan kökenli Melissa’yla yaşamaktadır ama, işadamı Nessim’in karısı Justine’e âşıktır. Adlandıramadığı bir çekim gücü vardır bu kadında ve Hotel Cecil’in aynalarındaki yüz gerçekte, Kavafis’in şiirlerinde dile gelen doyumsuz ve yasak aşkların, giderek İskenderiye’nin sefih yüzü, Baudelaire’in terimiyle “tensel hazzın kırbacı”dır. Kentin sakinleri farkına varmadan “etin tutsağı” olmuşlardır. Artık başka şeye yer yoktur hayatlarında. Yazar şöyle söz eder Justine’den:

“Açlığını duyduğu aşka kendini vermiyordu, çünkü onun doyumları artık yaşamadığı bir hayatın alacakaranlık düşlerinde gizliydi.(…) Güzel olmasına güzel, ama güvenilmez bir insan. Bitkiler suyu nasıl emerse, aşkı öyle, hiç düşünmeden, dikkat etmeden emiyor”.

Hotel Cecil’de kalıp da Justine’i anımsamamak mümkün değil. Hele bir kenti hayalinizde bir kadınla birleştirme alışkanlığından vazgeçmemişseniz. Kavafis’in ünlü şiirindeki gibi, nereye gitseniz o kenti beraberinizde götürüyor, ondan bir türlü kurtulamıyorsanız. İskenderiye’yi kucaklamak, kollarımın arasına alıp onda Justine’i bulmak, onunla hemhal olmak, Justine’de İskenderiye’yi yaşamak istiyorum, bu isteğin yalnızca bir hayal, boşa harcanmış bir gençlik tutkusu olduğunu bilsem de. “Onu kollarımın arasına aldığımda, deniz tuzlu gövdesinin –kulakmemeleri tuzluydu– ılıklığını, tazeliğini bütün gövdelerde hissederken…” diye yazıyor Durrell, bir Akdeniz duyarlığı yaratmak istercesine. Bu duyarlığın içinde kendime bir yer edinmek kaygısıyla Hotel Cecil’den çıkıp kalabalığın arasına karışmadan önce 1932 tarihli bir sepya fotoğraf çekiyor dikkatimi. Duvarın bir köşesinde öyle tek başına, unutulmuş gibi duruyor. Kıyı, bugüne inat, bomboş. Otelin karşısındaki Saad Zaghloul alanı da. O tarihte de alan bu adı mı taşıyordu bilmiyorum. Ama fotoğrafta yeni Mısır’ın kurucusu Zaghloul’un heykeli henüz yer almıyor, eski Mısır’ın tanrıçası İsis de. Bodur ve tozlu palmiyelerden başka kimse görünmüyor. Ne bir çocuk, ne fesli, celabalı bir Arap. Ne de o zamanın modasına uygun giyinmiş, şık şıkırdım bir kadın. O gıcırtılı tramvay da, nasılsa girmemiş görüntüye. Otelin önünde, bugünkü gibi sarı-siyah taksiler değil, içinde fuhuş da yapılan faytonlar bekliyor. O faytonların birinde Justine’le sevişmek kimbilir nasıl olurdu diye geçiriyorum içimden.

***

Odamdan gördüğüm denizle aynı anda tanıştığım Saad Zaghloul alanı bir kez daha Doğu Akdeniz’de olduğumu anımsatıyor. Romalıların “mare nostrum”u sanki daha uzak bir deniz, bu kirli, bulanık, yeşilden maviye döner gibi yapan suyla uzaktan yakından bir ilgisi yok. Bizim denizin kıyısında değil, betona boyun eğmiş, toplu konut hezeyanına kapılmış bir Ortadoğu limanındayım. Alanın tam ortasındaki parktan bulutsuz göğe yükselen heykelin tepesinde bağımsızlık mücahidi Zaghloul başında fes ayaklarında istambulin, güvenli adımlarla denize doğru yürüyor. Aşağıda, kaidenin basamaklarının tam ortasındaysa tanrıça İsis tahtına kurulmuş gelen geçeni gözlüyor. Onları aynı taşta birleştiren, eski Mısır’la yeni Mısır’ı harmanlayıp aynı denize, Homeros’un deyimiyle “hasat vermez engin”e yönelten İskenderiye’nin özel konumu olmalı. Bu kent Ptoleme hanedanıyla Memluklar’ı, Osmanlı’yla Napoleon Bonaparte’ı, İngiliz kurnazlığıyla kral Faruk’u aynı potada eritmiş bir kent. Hâlâ bulunamamış da olsa Büyük İskender’in mezarı da burada, Kavafis’inki de. Ve intihar etmeden önce mezarında yaşamaya başlayan Kleopatra gibi bugün de yoksul halk mezarlıklarda barınıyor. İskenderiye, yerin dibine kat kat inildikçe, mezarlıklara girildikçe ele veriyor kendini. Hafifmeşrep bir kadın gibi hemen açılıp saçılmıyor. Sokakları dolduran, kıyı boyunca rıhtımın taşlarına oturup hiçbir şey yapmadan saatlerce denize bakan kalabalığa teslim olmamakta direniyor. Körfezde külüstür balıkçı tekneleriyle artık bir çok ülkede – Ortadoğu’da bile– dolaşımdan kalkmış takaları, boyası dökülmüş kayıkları, hatta elbiseleriyle denize giren kadınlarla çocukları görebilirsiniz. Atlarını yıkayan arabacıları da. Uzakta, fenerin kadim taşlarıyla yapılan Kayıt Bey kalesinde dalgalanan Mısır bayrağı size yeni ve modern bir ülkede olduğunuz izlenimini verebilir. Ama bu coğrafyanın mirasını görmek, anlamak, her adımda biraz daha derine inmek istiyorsanız, kentin kuruluş efsanelerini okumalı, beton yapıların arasında sıkışıp kalmış mermer sütunların, yıkılmış surların, ören yerlerinin peşine düşmelisiniz. O zaman Kom el-Dikka’da eski Roma tiyatrosuyla mozaiklerini, Anfuşi’nin nekropolleriyle Osmanlı’dan kalma dar sokaklar boyunca sıralanan ahşap evleri, kervansaray avlularını ve yoksulluğu da keşfedebilirsiniz.

* * *

“Vasat mı?” diye sordu garson, kahvemi orta şekerli içeceğimi belirttim, yani “vasat”. Ona “ena metriu” da diyebilirdim, Atinayos kahvesindeyim çünkü. Cadde boyunca kepenkleri kapalı, balkonlu, eski ama görkemli taş yapılar sıralanıyor. İskenderiye’nin artık kozmopolit bir kent olmadığı, Yunanlıların, İtalyanların, Yahudi ve Ermenilerin burayı çoktan terk ettikleri, daha doğrusu Kıptiler hariç göçe zorlandıkları çok yazılıp söylendi. Yeni ne ekleyebilirim? Belki şunu: az önce kirli, dar sokaklarda dolaşırken beton yapıların arasında sıkışıp kalmış bir Ermeni kilisesi gördüm. Kapısında her pazar saat 10.30’da ayin yapıldığı yazılıydı. Demek ki cemaatini büsbütün yitirmemişti. Ama çarşının köhne kahvelerinde, tezgâhların, fırınların, dükkânların duvarlarında günde beş vakit ezan sesi yankılanıyordu. Televizyon ekranları da, görebildiğim kadarıyla, çember sakallı, vaaz veren din adamlarıyla doluydu. Bir dönem bu kentte, bu ara sokaklarda hazzın hükmü geçiyordu, şimdiyse İslâmi değerlerin egemenliği söz konusu. Kıyı boyunca kilometrelerce uzayıp giden kent yatay gelişmiş, arkası çöl çünkü, çirkin, düzensiz bir yapılaşmanın yol açtığı hasar ilk bakışta göze çarpıyor. Ve kendi içine kapanmış kozmopolit İskenderiye’nin güngörmüş, eski yapıları giderek çürümekte. Eskinin mirasına sahip çıkmayan bir mimari doku giderek kendini dayatıyor.

Oturduğum kahve kıyı boyunca sıralanan nargile kahvelerinden çok farklı. Eski günlerin, artık bir daha dönmeyecek olan insanların anısını sürdüren “art-déco” bir mekândayım. Duvarlar sepya fotoğraflarla kaplı. O fotoğraflardaki insanların, eski İskenderiye’de yaşayıp ölmüş hayaletlerin arasındaymışım gibi hissediyorum kendimi. Hasır iskemleler, mermer masalar ve “vasat” kahvemi incelikle sunan ufak tefek, esmer, yaşlı garson. Kavafis’in bir şiirinden çıkıp gelmiş gibi. Şairin uzaktan bir akrabasıdır belki, kimbilir. Kavafis İstanbul kökenliydi, garsonda da bir İstanbul efendisi tavrı var. “Ena metriu” desem hemen anlayacak gibi, ama “vasat” demekle yetiniyorum.

Geçen gelişimde ünlü İskenderiye kitaplığının yerine yapılan yeni ve gösterişli yapıdaki karşılama töreninden sonra, o zamanki cumhurbaşkanının eşi Bayan Mübarek yemeğe davet etmişti bizi. Fransa’dan gelen resmi konuklar arasındaydım. Ve kendisine İlk Kadın adlı romanımın Arapçasını hediye etmiştim. Artık “first lady” değil o da, dünya değişiyor. Bu kez başkonsolosumuz Mehmet Akif Ersoy’un rehberliğinde, dolaştım İskenderiye’yi. Beton yapılar arasında dumanlı kahveler, gün ışığının girmediği çamurlu, pis sokaklar, avuç içi kadar dükkânlar ve yoksul insanlar da gördüm, lüks oteller de. Düğün salonları da bu lüksün bir parçası. Neredeyse adım başına bir düğün salonuna rastlayabilirsiniz İskenderiye’de. Mısır halkı genç evlenip bol çocuk yapıyor. Ülke nüfusu doksan milyonu aşmış durumda. İşsizlik ve yoksulluğun bir nedeni de bu hızlı nüfus artışı olmalı. Düğünleri de bizimkilerden pek farklı değil ama gelin de dahil kadınların hemen tümünün başları kapalı.

***

İskenderiye-Kahire arasında yaptığım minübüs yolculuğunu sanırım uzun süre unutmayacağım. Gerçek bir karabasandı çünkü. Çok şükür başıma bir kaza gelmedi ama yol boyunca ilginç görüntülere tanık oldum. Mısır’da ağır vasıtaların sağ şeritten gitmek gibi bir alışkanlıkları yok, “sollama” diye bir kural da yok, isteyen istediği gibi davranmakta özgür. Dolayısıyla tehlikeli bir keşmekeş trafik, yollar da, otoyol bile olsalar, yer yer patikadan beter. Türkiye’de artık unutmaya başladığımız görüntüler burada manzaranın ayrılmaz bir parçası. Açık kasa kamyon ve kamyonetler örneğin. Bir kaç portakal da var yükleri arasında, muz hevenkleriyle soğan patates çuvalları da. Kuzuları da bindiriyorlar kasaya, hatta, inanmayacaksınız ama, develeri de. Orta boy bir kamyonun kasasına çöktürülmüş develerin ardından uzun süre yol aldık. Ömrümde ilk kez bir fotoğraf makinem olmadığına hayıflandım. Bir yandan geviş getirirlerken öte yandan meraklı bakışlarla bizi izliyorlardı. Kervandaymış gibi doğaldılar ve hiçbir şaşkınlık ifadesi yoktu bakışlarında. Kuyular, otoyolun sağ şeridinden dolu dizgin giden bir at arabası ve ne işe yaradığına akıl erdiremediğim salkım saçak, yeşil mi yeşil otlar da gördüm yol boyunca, açık kasa kamyonlara yüklenmiş rüzgârlı bir çayır gibiydiler. Sürücü minibüsü binbir çeşit cambazlıkla, tankerlerle kamyonları sağlayarak, arabaların arasına bir dalıp bir çıkarak, mucizevi bir ustalıkla Kahire’nin varolaşlarına dek getirdi. Oradan da hava alanına. Bunca yakınından geçmeme karşın Kahire’yi görememiş olmama üzüldüm elbette, ama Paris uçağına bindiğimde İskenderiye, Kavafis’in o ünlü şiirindeki gibi, ardımdan geliyordu hâlâ.

2013

* Doğan Kitap’ın yayınladığı Nedim Gürsel’in ‘Acı Hayatlar’ kitabından sunduğumuz bu okuma parçasının yayını için kuruma teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.