Adam Strand’ın Otuz Dokuz Ölümü – Gregory Galloway

 

“Adam Strand depresyonda değil. Zihinsel bir hastalığı ya da hepimizin gündelik hayatta tecrübe ettiği rutinin ötesinde bir derdi de yok. Sadece canının sıkkın olduğunu söylüyor. Hayatına son vermeyi deniyor, otuz dokuz defa, ancak her defasında tekrar hayata dönüyor. Ama anlatmak istediği hikâye bu değil. Hatta herhangi bir hikâye anlatmak da istemiyor. Henüz on yedi yaşındaki Adam Strand atlama, kesme, aşırı doz, kendini boğma, tüfek, zehirlenme gibi türlü türlü yöntemlerle kendisini otuz dokuz kez öldürür. Nedenlerini hiçbir zaman açıklamaz ve bununla beraber her teşebbüsünden birkaç saat sonra uyanmanın bir yolunu bulur. Bir nehir üzerinde, şehir meydanında bir melek heykeli üzerinde, terk edilmiş köprülerde… Nedenleri takip etmesi zor olaylar ve başlıklar içeren bu kitabı elinizden bırakamayacak, zorlayıcı ve sürükleyici bir hikayenin parçası olacaksınız! İntihar fikrinin etrafında şekillenen ve 16 yaşındaki bir lise öğrencisi gencin ve arkadaşlarının, Mississippi Nehri’nin kenarındaki bir kasabada geçen yaz mevsimini konu alan bu romanda, ALA Alex ödüllü yazarı ilginç kılan, metnin karmaşık kurgusu ya da hayret verici sonu değil, puslu iklimiyle Ortabatı Amerika ve karakterlerin iç dünyasını betimlemedeki ustalığı… Varoluşun iki yakası: ölüm içgüdüsü ile yaşam sevinci iç içe geçmiş bir şekilde ve berrak bir üslupla işleniyor romanda…” Adam Strand’ın Otuz Dokuz Ölümü’nden okuma parçası yayımlıyoruz.

Giriş 

“…ve onlar mezarlarından çıkacaklar, iyilik yapmış olanlar…”

Karanlık gökyüzüne karşın daha karanlık bir gölge. Bir süre hareketsiz, sessiz ve sakin, karanlık uçurumun kıyısında zar zor seçiliyor, gecenin siyah fonuna karşı, siyah bir leke. Sonra aniden kayboluyor. Düşüyor; kamera onu yakalıyor, kadrajda tutmaya çalışıyor, birkaç kez daha kaybediyor. Gölge kameranın görüş alanından çıkıyor, tekrar belirinceye kadar karanlık yamacın görüntüsü kalıyor sadece. Ne olduğu tam olarak anlaşılmıyor ya da nerede olduğu; Ama bir şeyin düştüğü kesin, epey bir yükseklikten. Hayra alamet değil, orası açık, hatta görüntünün devamını izlemeden bile o gölgenin bir insan bedeni olduğunu anlamaya başlıyorsunuz. Kim olduğunu bilmiyorsunuz ancak birinin düştüğü kesin, zeminden hiçliğe doğru.

Düşen bir insanın görüntüsü dışında başka bir şey yoktu. Kamera doğrudan ona odaklı olmasına rağmen, yere çarptığını hatta düşüşün son kısmını bile görmüyorsunuz. Çok karanlık, çok uzak, çok fazla karanlık şekil var etrafta: Çalılar, kayalık, karanlık yamaç ve gece bütün bunları yutuyor. Ancak sonraki görüntü düşmüş bedenin görüntüsü, kamera doğrudan üzerine tutulmuş, kırık ve cansız bedene. Parlak bir ışık yansıyor kameranın arkasından cesede doğru; kamera bedeni hızla tararken, bu ışıkta, kanı ve kırık kemikleri görebiliyorsunuz. Kamera yüzüne odaklanıyor; gayet net, huzurlu, bir çizik dahi yok, sanki dinlenmek için uzanmış yere. Görüntü burada duruyor, kapalı gözler, sessiz dudaklar ezilmiş beden ile keskin bir tezat oluşturuyor. Ardından kamera yer değiştiriyor, ışık titriyor, surat hâlâ aynı. Görüntü atlıyor birkaç kez, kamera sabırsızlıkla birkaç kez daha sallanıyor. Ses yok, sadece yerdeki erkek bedeninin görüntüsü; gözlerini aniden açtığı ana kadar.

Bunu izleyemem; tasvir edebilirim, ama izleyemem. Muhtemelen görüntünün içinde olduğum için. Gözlerini açan benim. Atlayan kişi de. Birçok kez yaptım bunu.

Sanırım Bir Kez Daha Başlayacağım

Yaz mevsimi alışılmadık ve istenmeyen bir güçle gelmişti benim için. Adeta kendimi birden bir kıskacın içinde bulmuştum ve pençeleriyle beni kavrayışını günden güne, haftadan haftaya daha fazla hissediyordum; artık ağrı vermeye başlamış, dayanılmaz derecede can sıkan bir rahatsızlık. İleride sizin de fark edeceğiniz gibi, dayanılmaz bulduğum birçok şey var. Bazen bu şekilde hisseden bir tek ben varım diye düşünüyorum. Mesela, okulun bitmemesini isteyen tek kişi bendim sanırım. En azından yapacak bir şey vardı, gün içinde birkaç saatlik bir oyalanma. Yaz, korku ve kararlılık dışında hiçbir şey getirmemişti. İstediğim bir şey de yoktu, bitmeyen günler boyu bayat sıcaklık ve nem, uzun geceler boyu boş sohbetler ve daha sıkıcı hisler. On yedinci doğum günümün olduğu yaz olabilirdi; ufukta beliren lise sonuncu sınıf, bunu görmemin hiç gerekmediğini bilmem, hiç istememiş olmam ve bitmesi için her şeyi yapabilecek olmam. Hastalık, ölümü ve ölüme yakın halleri içeren bir yazdı. Bir kere, her gün ve sonsuza dek kendimi son kez öldürebileceğimi düşündüğüm zamanlardı. Güzel bir yaz olurdu.

Uzun yaz aylarında, kasabanın kenarında yaşıyor, günlerimizi, kuzeye doğru nehrin kıyısına takılmış, Nokta diye adlandırdığımız üçgen bir kara parçasında geçiriyorduk. Burası bizim izole noktamızdı, bir yandan nehir diğer yandan demiryoluyla çevrelenmiş bir ada. Kimse rahatsız etmiyordu, ki benim için gayet güzel bir durumdu; hemen hemen bütün yaz bisiklet sürmek, balık tutmak ve içmek dışında bir şey yapmıyorduk. Sonrasında bisikletle eve dönüp, akşam yemeğinden sonra, kasabanın güney çıkışındaki Iowa ve Illinois’yi bağlayan köprünün orada tekrar buluşmayı bekliyorduk. Ve biraz daha içiyorduk. Burada gerçekten yapılacak başka bir şey yoktu.

Nokta’da uzun otlar, boş şişeler ve teneke kutular dışında bir şey olmamasına karşın, güney yakasındaki köprünün altında bir park vardı. Kenarlarındaki ahşabı soyulmuş, zamanın ve her bahar gelen gelgit sularının etkisiyle dökülmüş, paslı geniş çarkıyla Thorpe da oradaydı; nehrin kenarında karaya oturmuş eski bir istimbot. Hep böyle kullanışsız değildi tabii. Thorpe bir zamanlar bir müzeydi, insanların küçük, sıkışık güvertesinde dolaşmak için para ödediği bir yer; nehre bakıp her gün böyle uyduruk bir botta olmanın ne kadar rezil bir hayat olabileceğini düşündükleri, nehir boyunca gidip gelirken turistlerin bundan daha iyi bir hayatları olduğuna şükrettikleri bir yer. Sonrasında cafcaflı, taklit plastik botlardan yapılmış gazinolar açılınca, insanlar aslına olan ilgisini kaybetti. Şimdi ise bir işe yaramıyor; kamuya kapatılmış, yüzemeyen, yerinden kaldırılıp çöpe götürülmesi pahalıya patlayacağından soyu tükenmiş bir hayvanın beyazlamış iskeleti gibi bir köşede yatıyor. Biz de artık pek gidip tırmanmaya bile niyetlenmiyoruz, ki zaten içindeki her şey ya döküntü halde ya parçalanmış ya da çalınmış durumda. Ayrıca meleğin orada takılmak daha çok hoşumuza gidiyor.

O, istimbotun oradaki park alanının karşısında, köprüye yakın tarafta, başını otoyola doğru kaldırmış, kanatları arkasında, kollarını açmış halde, sanki gökyüzüne ya da doğrudan köprüye uzanacakmış gibi duruyordu. Belki uçmaya hazırlanıyordu ama Birinci Dünya Savaşı gazileri anısına dikildiği 1921’den beri yerinden kıpırdamamıştı. Altındaki taşta tarihler okunabiliyordu ancak yazıların çoğu bizden önce burada takılan vandallar tarafından küçük parçalar halinde kesilmişti. İnsanların, bir şeyleri zulalamak konusunda ortak bir düşünceye sahip olmasının sebebini bilmiyorum. Belki bir parçanın burada ya da orada olmasının bir şeyi değiştirmeyeceğini düşünüyor olabilirler ama bir bakmışsınız ki tamamı gitmiş. Sanırım yeni bir fikir yok.

Mermer melek muhtemelen bir zamanlar beyazdı, ancak şimdi tıpkı kiliselerin önünde veya mezarlıklardaki heykeller gibi kirli gri renkte, hatta fabrikalardan sürekli yayılan hava kirliliğinden dolayı siyah. Mısır pekmezi üreten General Mills, trenler için tekerlek üreten Universal Wheel ve ………. üreten Union Carbide… Bilmiyorum ne ürettiğini; görünüşe göre bolca pislik. Meleğin burada ne işi olduğunu bilmiyoruz; yüzünü hafifçe suyun tersi yönüne çevirmiş, yılların getirdiği isten ve kirden kararmış gözleriyle öylece duruyor nehir kenarında. Tam olarak nereye baktığını söylemek zor; köprüye ya da köprünün üzerinde akan trafiğe; belki gökyüzüne ya da cennete doğru ya da biraz daha aşağılara, karşı kıyıdan birinin veya bir şeyin gelmesini bekleyerek Illinois’deki bu nehre mi? Emin olmak zor, belki de hiçbir şeye bakmıyordu. Belirli bir ışıkta gözleri sönük ve cansız gözüküyordu. Belki de kördü, ellerini yolunu bulabilmek için ileri uzatmış; tıpkı Adalet Tanrıçası ya da yaralı bir Yunan Tanrısı gibi kör. Endişeli, ıstırap çeken bir hali yoktu; üzgün gözüküyordu, bir şey istiyor gibi, sanırım, belki de ben yanlış düşünüyordum. Onun üstüne çok düşünüyorum.

Bazıları meleğin zarif ve merhametli bir biçimde kollarını açmış, huzur dolu göründüğünü düşünüyor, bazıları da kaidesinden havalanamadığı için üzgün, hayal kırıklığına uğramış göründüğünü. Bence biraz kızgın gibi, sanki köprüden düşen birini tutmak için kollarını açmış bekliyor. Kolları yıllardır hâlâ boş sonuçta. Ona doğru atlamak isterdim ama tutsun diye değil. Üstüne zıplayıp devirmek için. Zıplayıp meleğin üstüne konmak, onu devirmek, onun tarafından tutulmak iyi bir hedef gibi görünüyordu; marazi bir oyun, halka fırlatma oyununun değişik bir biçimi. Asla olmadı tabii. En fazla altındaki kaideye çarpabildim. Bu hamle de ancak nal fırlatma oyununda sayılabilirdi.

Kendimi otuz dokuz kez öldürdüm. Genelde bunu söylediğimde, ki nadiren söylerim, insanlar beni yanlış anlıyor. Otuz dokuz kez teşebbüs ettiğimi, denediğimi ve başarısız olduğumu düşünüyorlar. Beni yanlış anlamayın; ben otuz dokuzunda da başarılıydım, beceremeyen ben değilim. Başka bir şey.

Kendimi otuz dokuz kez öldürdüm ki insanlar bunun çok fazla olduğunu düşünürler. Ama aslında düşündüğünüz zaman gayet düşük bir sayı. Yani kendimi öldürmediğim birçok gün var. Öldürdüğüm günlerdense, denemekten vazgeçtiğim gün sayısı çok daha fazla. Bunu daha önce de söyledim ama benim dışımda kimse komik bulmadı. Ama onlar hâlâ otuz dokuza takılmış durumdalar, çokmuş. Belki de öyledir; bütün bildiğim istediğimden otuz sekiz kez fazla, ihtiyacım olandan da bir eksik olduğu. Hâlâ buradayım; işin en kötü kısmı da bu küçük ve önemsiz olması gereken işi beceremeyişim ve bunun kaderimi şekillendiren büyük bir başarısızlık haline gelmesi. Anlatmak istediğim hikâye bu değil, aslında hiç hikâye anlatmak istemiyorum. Bütün demek istediğim ölümün uzmanı ve bir bakıma öğrencisi olduğumdur ve öğrendikçe ne kadar az bildiğimi fark etmemdir.

Otuz dokuz. Yazınca az görünüyor, gerçekleştirilme şekillerine göre ayırırsam daha da az görünecek. Şöyle ki: 18 kere atlayarak (köprüden, bir binadan ya da yüksek bir yerin üstünden ve bir keresinde bir kamyonun arkasından), beş kere suda boğularak, beş kere havasızlıktan boğularak, dört kere zehir ya da aşırı dozla, üç kere kendimi asarak, bir kez yanarak, bir kez silahla, bir kez elektrikli testere ve bir kere de tren çarpması. Atlayışın fazla olmasının bir sebebi var. Yaşadığım yerin birkaç mil etrafında, iki köprü ve Mississippi Nehri’ne bakan yüksek bir kayalık var. Kayalığın kenarına, bir geçide ya da köprüye gittiğimde kendimi havadan aşağıya, kesin bir sona doğru süzülürken bulmadan edemiyorum. Bu yerleri gördüğümde kafamda oynamaya başlayan bir video gibi. En sevdiğim görüntü sanırım. Ben bir atlayıcıyım.

Bunun normal olmadığını biliyorum. Ben normal değilim. İntihar yöntemlerimin seçimi bile doğal değil. Genelde silah tercih edilir; kendini öldürenlerin yüzde altmışı silah kullanmış. Yılda 18.000’den fazla insan. Anlamıyorum. Birincisi, kirli bir iş, birileri sizin arkanızı, bıraktığınızı temizlemek zorunda. Sonrasında silahı bulmak problem (eğer benim gibi reşit değilseniz bu bir problem; büyük değil ama yine de bir problem), ardından silahı doldurup kafaya, ağıza, çenenin altına dayamak ve de tetiği çekmek var. Çok fazla aşama var, işin içine düşünme giriyor, bekleyip, ara verip, vazgeçmek için çok zaman var. Atlamak gibi değil: İlk adımdan sonra düşüşün keyfini çıkarmaktan başka yapacak bir şey yok. Belki ben korkağım. Belki kısmını unutun. Ben bir korkağım. Bunu biliyorum, sorunumun bir parçası.

Her çeşitten onlarca doktora gittim. Dokundular, dürttüler, analiz ettiler, muayene ettiler, benimle konuştular –bitmek bilmeyen saatlerce konuştular– istisnasız hepsi kafalarını salladılar, sonra ben ayrıldım. Onlardan yalnız kalmak dışında bir isteğim yoktu. Ama etrafımdaki insanlar (özellikle de ailem) bir açıklama, basit bir cevap istediler. Elbette basit bir cevap yoktur. Ben bir ucubeyim. İçimde beni yaptıklarıma zorlayan ve aynı zamanda bunları önleyen bir şey var. Berbat bir haldeyim değil mi? Anlamıyorum. Kimse anlamıyor, ama çoğu kişi sorunun kafamın içinde olduğunu düşünüyor. Belki öyledir ama benim için devam edecek başka bir yol yokmuş gibi görünüyor. Etrafımdaki insanlara özellikle de ebeveynlerime bakıyorum ve şu anki durumda nasıl yaşadıklarını, her gün nasıl olup da devam edebildiklerini anlayamıyorum. Babam mutsuz bir insan değil, ama mutlu olduğu da söylenemez. Belli bir hareket zinciri, verimli bir program akışı içerisinde ilerliyor görünüyor: kalkmak, duş almak, yemek yemek, çalışmak, tekrar yemek, televizyon izlemek, uyumak ve bunların tekrarı. Varoluşunu dakikasına varıncaya kadar inceliyor ve gereksiz bulduğu çabaları ve doğaçlamayı saf dışı bırakıyor gibi. Tuvalet kâğıdının takılışının bile doğru ya da yanlış şeklinin olduğunu düşünen bir insan babam. Bu konu üzerine, ciddi ciddi oturup derinlemesine düşünmüş, hatta bunun hakkında bir daha düşünmek zorunda kalmamak için problem çözülene dek bir iki deney bile yapmıştır muhtemelen. En azından bu konuda eğitilmeye ihtiyacı olan biri (genelde ben) çıkıp da yanlış yapana kadar. Kâğıt üst taraftan gelecek şekilde bu arada, asla alttan değil.

Babamın kontrol etme isteğini anlayabiliyorum; bu yönden birbirimize benziyoruz. Tek farkı, zor gibi görünse de benim yaptıklarımdan –en azından bazılarından– zevk almam. Rahatsız, huzursuz ve sıkılmış (oldukça) biriyim ancak mutsuz, depresif ya da bana yapıştırmaya çalıştıkları diğer etiketlerden değilim ve babam gibi makine de olmadığıma eminim. Hayatımı tahmin ettiklerinden daha fazla kontrol edebiliyorum (inanın istediğimden daha az). Babam sahip olduğu kontrolden zevk almıyor ancak bundan da şikâyetçi değilmiş gibi gözüküyor. Onunkisi titizlikle asfaltladığı dümdüz, sıkıcı bir yol.

Babam şikâyet eden biri değilken ya da şikâyetlerini tekrar tekrar dile getirmez ama annem bu konuda birazcık farklıdır. Her gece annem uyurken, onun için küçük, ölümcül olmayan, can sıkıcı tuzaklar kuruluyor, her seferinde o kâğıt Çin kelepçelerine yakalanmak gibi. Sorun şu ki her şey annem için bir tuzak –hava durumu, güneş, saat. Çantasının kulpunun uzunluğu hakkında şikâyet eder, bir gün kısadır, diğer gün uzun; havanın nemli oluşundan ve bunun kıyafetlerine ve saçına etkisinden, sabah çayını yaparken geçen süreden şikâyetçidir, sonrasında ise çayı daima çok sıcaktır; bu onu zamanla ilgili problemine tekrar götürür. Babam için her saniye kontrol altındayken, annem daima on dakika geç kalkmış gibidir. Daima telaş halinde ve ne yaparsa yapsın programının gerisindedir; zaman ona komplo kuruyordur. Her gün şikâyetleri vardır ve tabii bunlar onun suçu değildir. Onun yolu hiç de düzgün bir yol değil ama bunu düzeltmek için bir çabası da yok. Görünene göre onun işi hatayı bulmak; düzeltmek değil. Problemlerle çevrili hayatını sürdürürken, hayal kırıklığının sessiz homurtularıyla inşa ettiği öyküsünü yeniden ve yeniden yazıyordu. Ne söylediğini hiçbir zaman tam olarak anlayamazsınız, aradan bir iki kelime yakalarsınız ama tonlaması hep aynıdır, sanki söylemeye yazgılı olduğu eski bir ünlü blues şarkısı gibi.

Annemin şikâyet etmediği iki şey vardır: abim ve babam. Nadiren benden şikâyetçidir, hatta, benim sebep olduğumdan çok daha az. Şikâyet etmek onun için bir şeyler başarmak gibi sanırım: Tüm dünya ona karşı ve o yenilmiyor. Dünyadaki sorunun ne olduğunu ve bu soruna kimlerin bulaştığını bilir. Tüm dünya tuzak kurmaya devam edebilir ama o yakalanmayacaktır. Kendince sebepleri var elbet: Günü geçirebilmek için ihtiyaç duyduğu enerjiyi öfkeden veya başka herhangi bir şeyden toplaması lazım. Tıpkı benim de kendimce sebeplerim olduğu ya da olmadığı gibi. Nedenlerim üstüne derinlemesine kafa yormamaya çalışırım; düğümlenmiş ipliklere benziyorlar, tek tek çözmek için zaman ayırmamayı tercih ederim; tıpkı zamanın, mevcut anlayıştan ve mantıklı bir açıklama getirilmeyecek olmaktan öte olduğu, ölümden döndüğüm zamanların nedenleri gibi. Kimse benim hayattan ayrılma nedenlerimle, ayrılmayı reddetmemin nedeniyle ilgilendiğinin yarısı kadar ilgili görünmüyor. Ayrıca bu reddedişi düzeltebileceklerini düşünüyorlar. Niçin? Sanırım herkesin kendince bir hastalığı vardır ama herkesin bir tedavisi yok. Ben tedavimin olduğunu düşünüyordum, yanılmışım.

Babam bir bankada kredi memuru. Maalesef, ekonomiyi mahveden insanlardan biri değil. Kimseye vermemesi gereken bir krediyi veren, rakamlarla oynayan, almaması gereken bir riski alan, illegal ya da etik olmayan bir şey yapan biri de değil. Sınırlı sorumluluklarıyla, garantici bir insandır. Bu yüzden ufak bir şehirde, ufak bir bankada çalışıyor ve biz daha büyük bir evde yaşamıyor, daha iyi bir araba kullanmıyoruz. Babam hakkında söyleyebileceğim en ilginç şey, onun bir verimlilik uzmanı olmasıdır. Her şeyin süresini ölçer: Ne kadar sürede uyanırız, duşta ne kadar süre geçiririz, giyinirken kaç dakika harcarız, kahvaltı yapmamız kaç dakika sürer, evden çıkmamızın süresi, benim bilgisayar başında kaç dakika oturduğum. Detaylara olan ilgimin ve hayranlığımın kaynağı bu sanırım; bütün bu saçmalık, babamdan gelen bir gen yüzünden gelişti. Kanını inkâr edemezsin. Genellikle, kendi ilgi alanımı başkalarına dayatmıyorum. Çoğunlukla babam yapar bunu. Bütün her şeyin süresini ölçer ve bir şekilde “optimal” bir süre çıkartır ortaya. Süre aşımları hızla rapor edilir. Sabah banyoda on dakikadan fazla kalırsanız, suyu ya da zamanını tükettiğinizi söyleyen babam kapıdadır.

Evdeki baş suçlular bizleriz, bu konuda şüpheniz olmasın. Odadan odaya gezip bir şeyleri israf ederiz, sonrasında babamı sinirlendirecek derecede bariz olan bu israfı yaparız ve hâlâ bunları kafamız almaz. Babam yalnız yaşasa onun için daha iyi olurdu; evinin odaları karanlık ve sessiz, elektrik duvarın içinde güvenli, su borularda israf olmadan beklerken, telefon numaralarını yavaş yavaş çevirirken. Bizi eğitmeye çalışır ama biz tembel insanlarız. Ama en azından babam katı bir insan değil, hatta, espri anlayışı olduğunu düşünüyor.

Babam kendi zamanının düşünürlerinin sözlerini alıntılamayı çok sever; Bill Murray, David Letterman, Peter Sellers, M*A*S*H dizisinin oyuncuları ve özellikle Woody Allen. “Dünya iki kategoriye ayrılmıştır” demişti; Annie Hall’dan bir şey alıntılamaya çalışıyordu, “trajik ve acınası. Trajik olanlar engelli, sakat, akli dengesi olmayanlar. Geri kalanımız acınasıyız. Sen kesinlikle trajik değilsin, bu yüzden mutlu olmalısın acınası olduğuna.” Sorun şuydu ki ben acınası değildim. Trajik olmadığımı da biliyorum, (bu arada, babam kategorileri de yanlış söylemişti, Woody’ye göre diğer kategori, korkunçtu) fakat yine de asla hayatımın çok acınası olduğunu düşünmedim. Biz küçük bir işçi sınıfı kasabasında, iyi bir orta sınıf aileydik. Annemle babam birbirlerini severdi, abim ve ben ise asla bir şeyler için mücadele etmedik ya da olağandışı bir zorlukla karşılaşmadık. Şanslıydım; biliyordum. Sorun başkaydı.

“Senin sorunun ne?” diye sormuştu babam sekiz numaradan uyandıktan sonra (bileklerimi keskin bir meyve bıçağıyla kesmiştim, yukarı doğru yaklaşık 15 santimetre, iki eşit derin kesik. Hayvan gibi acımıştı ve yatakta uzanmış babamın beni azarlamasını dinliyordum, bilek olayını bir daha denemeyeceğime emindim…)

“Sıkıldım. Hatta sıkıntının genel müdürüyüm.” Ne söyleyeceğimi bilmiyordum; komik bulur, hoşuna gider sanmıştım. Banka çalışanlarından birinin söyleyeceği bir şey gibi gelmişti. “Sıkıntı, depresyonun bir başka formudur” dedi. Hangi filmden kaptığını bilmiyorum.

“Sıkıldıysan, bir şeyler yap” dedi annem.” Kitap oku, televizyon seyret, yürüyüşe çık. Arkadaşlarını ara. Sıkıldın diye bu yaptığın doğru bir davranış değil.”

Bir şeyler yaptım. Defalarca. Ama onlar, aklımda olanla bir değil.

(…)

Çevirmen: Ogün Baştürk

*Bu okuma parçasının yayını için Ayrıntı Yayınları’na teşekkür ederiz.

Gregory Galloway, ABD’de Iowa şehrinin güney doğusunda, Des Moines ve Mississippi nehirlerinin kesiştiği, Keokuk adlı küçük bir kasabada, bir şartlı tahliye memurunun oğlu olarak doğup büyümüştür. Yazma fikri Keorkuk Lisesi’ndeki öğrencilik yıllarında oluşmuş, ardından Iowa Üniversitesi Yazarlık Atölyesi’ni, kurgu ve şiir dallarında master derecesiyle bitirmiştir. Müzik tutkusu sebebiyle eğitim yılları boyunca şehir merkezindeki bir plakçıda çalışmış ve bu ilgisi 2005’te yayınlanan ilk romanı As Simple as Snow (Kar Kadar Basit) kitabında temel bir rol oynamıştır. Bu romanı 2006 senesinde Amerikan Kütüphane Derneği’nin ‘Alex Ödüllerine’ layık bulunmuştur. 2011 senesinde Careful & Other Stories (Dikkatli ve Diğer Öyküler) adında insanların gündelik problemleri, hayal kırıklıkları, umutları ve çaresizlikleri ekseninde on kısa öyküden oluşan bir derleme kaleme almıştır. 2013 senesi Şubat ayında, ne kadar gayret etse de bir türlü ölemeyen, 16 yaşındaki bir gencin yaz aylarını konu alan, Adam Strand’ın 39 Ölümü (Dutton 2013) adlı ikinci romanı yayınlandı. Galloway şu anda eşiyle birlikte Hoboken, New Jersey’de yaşamaktadır.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.