Adem ile Havva’nın Güncesi – Mark Twain

 

“”Amerikan edebiyatının babası” olarak anılan Mark Twain, yazarlık hayatı boyunca Âdem ile Havva’nın ve onların soyundan gelen ilk büyük ailenin öykülerine özel bir ilgi gösterdi ve sık sık bu konuya döndü. İthaki Yayınları Dünya Klasikleri dizisinin bu kitabında, Âdem ile Havva’nın Güncesi’nin yanı sıra, Mark Twain’in iğneli üslubunu yansıtan, Cennetteki O Gün, Dünyadan Mektuplar, Âdem Ailesinin Belgeleri başlıklı metinleri de bulacaksınız.” Adem İle Havva’nın Güncesi’nden aynı adlı tam öyküyü paylaşıyoruz.

Âdem’in Güncesinden Seçkiler

 

Pazartesi.- Uzun saçlı bu yeni yaratık fazla ayakaltında dolanıyor. Bu hiç hoşuma gitmedi. Etrafımda birinin ol­masına hiç alışkın değilim. Keşke diğer hayvanlarla bir­likte kalsa… Bugün gökyüzü bulutlu, doğuda rüzgâr var. Galiba yağmurdan sırılsıklam olacağız… Biz mi dedim ben? Bu da nereden çıktı? Şimdi hatırladım, yeni yaratık hep bizden söz ediyor.

Salı.- O muazzam şelaleyi seyrediyordum da, bence buranın en güzel şeyi. Yeni yaratık ona Niagara Şelalesi di­yor. Nedenini kesinlikle bilmiyorum. Niagara Şelalesi’ne benzediğini söylüyor. Bence bu yeterli bir neden değil, tamamen şımarıklık ve aptallık. Ben hiçbir şeye isim ver­miyorum. Yeni yaratık ise önüne çıkan her şeye, benim itiraz etmeme fırsat bırakmadan bir isim veriyor. Üstelik bahanesi de her zaman aynı: Ona benziyor. Mesela dodo kuşu. Onu görür görmez “dodo kuşu gibi göründüğüne” karar verdi. Bu ismin asla değişmeyeceğine de hiç şüphe yok. Bunu kendime dert edinmek beni çok yoruyor. Da­hası, bir işe yaradığı da yok. Dodoymuş! Ben dodo kuşu­na ne kadar benziyorsam o da o kadar benziyor.

Çarşamba.- Yağmurdan korunmak için kendime inşa ettiğim sığınakta huzur içinde kalmak ne mümkün. Yeni yaratık hemen dibimde bitti. Onu sığınağımdan çıkarma­ya çalıştığımda, etrafına baktığı o iki delikten sular akıttı ve patilerinin arkasıyla akan suları silerek acı çeken diğer hayvanların çıkardığı sesten çıkardı. Umarım konuşmaz; çünkü devamlı konuşuyor. Zavallı yaratığa çamur atıyormuşum gibi gelebilir ama niyetim bu değil. İnsan sesini daha önce hiç duymadığım için bu belli belirsiz yalnızlıklarımın ağırbaşlı sessizliğini bölen herhangi yeni ve yabancı ses kulaklarımı deliyor ve yanlış bir nota gibi du­yuluyor. Üstelik bu yeni ses çok yakınımda; omzumun, kulağımın dibinde. Ben yalnızca belli bir mesafe uzağım­daki seslere alışkınım.

Cuma.- Şu isimlendirme işi, tüm çabalarıma rağmen hiç hız kesmeden devam ediyor. Buraya çok güzel bir isim vermiştim. Müzikal ve güzeldi: CENNET BAHÇESİ. Bu ismi kullanmaya artık yalnızca gizli gizli devam ede­biliyorum. Yeni yaratık bunu ağaçlar, kayalar ve manzara için de kullanıyor ama tüm bunların bahçeye benzediği falan yok. Parka benzediğini ve park dışında hiçbir şeye de benzemediğini söylüyor. Böylece bana hiç danışılmadan yeni bir isim ortaya çıkmış oldu: NİAGARA ŞELALESİ PARKI. Bu bana yeterince keyfî geliyor. Üstelik bir de işa­ret koydu:

ÇİMLERE BASMAYINIZ

Hayatım eskisi kadar güzel değil.

Cumartesi.- Yeni yaratık çok fazla meyve yiyor. Muh­temelen yakında bütün meyvelerimiz tükenmiş olacak. “Meyvelerimiz” dedim, yine “biz”… O hep “biz” diye konuştuğu için benim de dilime dolandı. Bu sabah çok sis var. Böyle olduğunda ortalıkta pek dolaşmam. Yeni yaratık öyle değil. Bütün havalarda etrafta dolaşıyor ve çamurlu ayaklarını pat pat vuruyor. Bir yandan da konu­şuyor. Eskiden burası çok güzel ve sessiz bir yerdi.

Pazar.- Köşeme çekildim. Bugün gittikçe bıktırıcı bir hal alıyor. Son kasımda pazar günleri dinlenme günü ola­rak seçilmişti. Eskiden haftada altı gün dinleniyordum. Bu sabah yeni yaratığın kesekler atarak yasak ağaçtan elma toplamaya çalıştığını gördüm.

Pazartesi.- Yeni yaratık adının Havva olduğunu söy­lüyor. Peki, itirazım yok. Gelmesini istediğimde ona bu şekilde seslenmeliymişim. Buna gerek olmadığını söyle­dim. Bu isim ona saygı duymamı sağladı. Güzel bir isim ve sürekli tekrarlanması katlanılmaz olmaz. Kendisinin bir kadın olduğunu söyledi. Bu biraz şüpheli ama benim için fark etmez. Ben yalnızca kendi başına yaşamasını ve susmasını istiyorum.

Salı.- Bütün buraları berbat isimler ve rahatsız edici işaretlerle doldurdu:

GİRDAP BU TARAFTA

KEÇİ ADASI BU TARAFTA

RÜZGÂR MAĞARASI BU TARAFTA

Eğer öyle bir gelenek olsaydı, bu parkın harika bir yaz say­fiye yeri olacağını söylüyor. Sayfiye yeri –icatlarından biri de bu– benim için hiçbir şey ifade etmiyor. Sayfiye yeri de neymiş? Ama en iyisi kendisine sormak. Anlatmaktan hiç yorulmuyor.

Cuma.- Şelaleye gitmemem konusunda bana yalvarıp durdu. Ne zararı olabilir ki? Tüylerinin diken diken oldu­ğunu söylüyor. Nedenini merak ediyorum. Ben şelaleye hep giderim. Dalmayı ve serinliği severim. Şelalenin de bu işe yaradığını sanardım. Aklıma gelen başka bir yara­rı da yok. Var olmasının bir nedeni olmalı. O, şelalelerin gergedan ve mastadon gibi yalnızca manzara amaçlı oldu­ğunu söylüyor.

Şelaleye fıçıyla gittim ama bundan hiç hoşnut olmadı. Varille gittim ama yine hoşnut olmadı. İncir yaprağı taka­rak Whirlpool’da ve Rapids’te yüzdüm. Daha kötü oldu. Abartılı hareketlerim yüzünden söylenmeye başladı. Bu­rada kapana kısılmış gibiyim. Biraz sahne değişikliğine ihtiyacım var.

Cumartesi.- Geçen salı gecesi kaçıp iki gün boyunca yolculuk ettikten sonra ıssız bir yerde başka bir sığınak daha inşa ettim. Her ne kadar ardımda bıraktığım ayak izlerini elimden geldiğince yok etmeye çalışsam da evcil­leştirdiği ve kurt olarak isimlendirdiği bir hayvan sayesin­de beni buldu. Yeniden acınası sesler çıkarmaya ve baktığı yerlerden su akıtmaya başladı. Onunla dönmek zorunda kalsam da fırsat bulduğumda yeniden göç edeceğim. Saç­ma sapan işlerle uğraşıyor. Sahip oldukları dişler, birbir­lerini yemeye niyetli olduklarını göstermesine rağmen neden aslan ve kaplan denen hayvanların otla ve çiçekle beslendiğini araştırıyor. Bence bu çok anlamsız, çünkü öyle olsaydı birbirlerini öldürürlerdi ve anladığım kada­rıyla bunun sonucunda “ölüm” denen şey olurdu. Üstelik bana söylendiğine göre ölüm, henüz parka girmiş durum­da değil. Bu da bazı bakımlardan talihsiz bir durum.

Pazar.- Köşeme çekildim.

Pazartesi.-

Salı.

Cumartesi.

Pazar. – Köşeme çekildim.

Salı.- Şimdi de bir yılanla arkadaş oldu. Diğer hayvan­lar bundan çok memnun, çünkü yılandan önce hep ken­dileri inceleniyor ve canları sıkılıyordu. Ben de bundan çok memnunum, çünkü yılan konuşuyor ve bu sayede ben de kafamı dinliyorum.

Cuma.- Yılan ona yasak ağacın meyvesini denemesini tavsiye etmiş ve sonucun muhteşem olacağını söylemiş. Ona başka bir sonucun daha olacağını ve dünyada ölü­mün baş göstereceğini söyledim. Bu bir hataydı… uyarı­mı kendime saklamalıydım. Aklına yalnızca hasta şahini kurtarabileceği, umutsuzluğa kapılmış olan aslanlarla kaplanlara taze et verebileceği fikri geldi. Ona ağaçtan uzak durmasını tavsiye ettim. Tavsiyeme uymayacağını söyledi. Kara bulutların yaklaştığını görebiliyorum. Göç edeceğim.

Çarşamba.- Çok güzel zaman geçirdim. Dün gece kaç­tım ve gece boyunca dörtnala at sürdüm. Parktan kur­tulup bela beni bulmadan başka diyarlarda saklanmayı umuyordum ama maalesef öyle olmadı. Güneş doğduk­tan yaklaşık bir saat sonra, binlerce hayvanın otladığı, uyukladığı ya da birbirleriyle oynadığı çiçeklerle dolu bir ovada ilerlerken aniden ürkütücü sesler çıkarmaya başla­dılar. Hemen sonrasında ovada çılgınca bir karmaşa pat­lak verdi ve her hayvan yanındakini öldürmeye başladı. Bunun ne anlama geldiğini biliyordum… Havva mey­veyi yemişti ve ölüm dünyaya girmişti… Kaplanlar, geri çekilmelerini söylememe aldırmadan atımı yediler. Eğer orada dikilmeye devam etseydim beni de yiyeceklerdi ama aceleyle oradan uzaklaştım… Parkın dışındaki bu yeri buldum ve birkaç gün boyunca burada rahatça kal­dım ama beni buldu. Beni buldu ve buraya Tonawanda adını verdi. Tonawanda’ya benzediğini söylüyor. Aslın­da geldiğine üzülmedim, çünkü burada yiyecek pek bir şey yoktu ve bana elma getirmişti. O kadar acıkmıştım ki hepsini yemek zorundaydım. Aslında prensiplerime aykırıydı ama prensiplerin karnım aç olduğunda o kadar da güçlü olmadığına karar verdim… Dallara ve yaprakla­ra sarınmıştı. Bu saçmalığın anlamını sorup hepsini bir kenara fırlattığımda kıkır kıkır gülüp kızardı. Daha önce kıkır kıkır gülüp kızaran kimseyi görmemiştim. Bu bana yakışıksız ve aptalca geldi. Kendimin de nasıl olduğumu kısa zaman sonra öğreneceğimi söyledi. Doğruydu. Aç olduğum için, yarısı yenmiş elmayı bir kenara ayırdım – mevsim geç olmasına rağmen leziz bir elmaydı–, dal ve yapraklarla bedenimi gizledikten sonra ciddi bir tavırla konuşarak daha çok dal ve yaprak getirmesini, kendisini gülünç duruma düşürmemesini söyledim. Söylediğimi yaptı. Sonrasında vahşi hayvan savaşının patlak verdiği ovaya giderek biraz deri topladık. Ona halk arasında giye­bileceği türden birkaç giysi yaptım. Rahat olmadıkları bir gerçek ama tarzları güzel ve önemli olan da bu… Bence o iyi bir dost. O olmasaydı yalnız ve mutsuz olurdum. Bir de hayatımızı devam ettirmek için birlikte hareket etme­mizin emredildiğini söyledi. O çok işe yarayacak, ben ise yöneteceğim.

On Gün Sonra.- Başımıza gelen felaketin suçlusunun ben olduğumu söylüyor! İçten ve dürüst bir şekilde, yı­lanın, yasak meyvenin elma değil kestane olduğuna onu ikna ettiğini söylüyor. Ben de kestane yemediğime göre masum olduğumu söyledim. Yılan ona, “kestanenin” eski ve küflü bir şakayı anlatan mecazi bir kavram oldu­ğunu söylemiş. Bunu duyunca rengim kireç gibi oldu. Boğucu zamanları kolayca geçirebilmek için çok şaka yapmıştım ve her ne kadar ben yaptığım zaman yeni olduklarını düşünsem de bazıları tıpkı bu şakaya benzi­yordu. Bana, felaketin gerçekleştiği sırada şaka yapıp yap­madığımı sordu. Kendi içimden bir tane yaptığımı kabul etmek zorundaydım. O da şuydu: Şelaleyi düşünürken kendi kendime, “Suyun engin cisminin buradan aşağı döküldüğünü görmek ne harika!” dedim. Hemen sonra aklıma harika bir fikir geldi ve “Yukarı döküldüğünü gör­mek daha da harika olurdu!” dedim. Gülmekten ölmek üzere olduğum sırada bütün doğa savaş ve ölümle kavrulmaya başladı. Ben de canımı kurtarmak için kaçmak zorunda kaldım. “İşte,” dedi zafer kazanmış gibi, “yılan bundan bahsetmiş, bunun İlk Kestane diye anıldığını ve yaradılış kadar eski olduğunu söylemişti.” Gerçekten de suçluyum. Keşke bu kadar şakacı olmasa, bu kadar parlak fikirler saçmasaydım!

Ertesi Yıl.- Adını Kabil koyduk. Havva onu, ben Erie’nin kuzey kıyılarında tuzak kurarken sığınağımızdan birkaç kilometre uzaktaki ormanda bulmuş. Ya da daha uzaktakinde, tam emin değil. Bize benziyor ve aramızda bir bağlantı olabilir. Havva böyle düşünüyor ama bence bir hata var. Boy farklılığı, onun farklı ve yeni bir tür hay­van olduğu sonucunu doğuruyor. Mesela balık olabilir ama onu suya koyduğumda dibe çöküyor ve Havva de­neyi bitirmeme fırsat bırakmadan suya atlayıp onu dışarı çıkarıyor. Ben hâlâ onun bir balık olduğunu düşünsem de Havva konuyla ilgilenmediği gibi deney yapmama da izin vermiyor. Bunu hiç anlayamıyorum. Bu yaratığın ge­lişi onun bütün doğasını değiştirdi ve deneyler konusun­da mantıksızlaştırdı. Onu, diğer hayvanları düşünmediği kadar çok düşünüyor ama nedenini bir türlü açıklayamı­yor. Aklı çok karışık. Her şey bunu kanıtlıyor. Bazen balık mızmızlanıp suya gitmek istediğinde gecenin bir kısmı­nı onu kucağında taşıyarak geçiriyor. Böyle zamanlarda baktığı deliklerden su çıkıyor. Balığın sırtını okşayıp onu sakinleştirmek için ağzıyla yumuşak sesler çıkarıyor. Ke­deri ve endişeyi yok etmenin bin bir türlü yolunu biliyor. Onun diğer balıklara böyle davrandığını hiç görmemiş­tim. Bu benim aklımı kurcalıyor. Yaşadığımız yeri kay­betmeden önce kaplan yavrularını kucağına alıp onlarla oynardı ama bu sadece oyundu. Akşam yemeklerini be­ğenmediklerinde onları bu şekilde gezdirmezdi.

Pazar.- Pazar günleri çalışmıyor, bitkin bir şekilde uza­nıp balığın üstünde debelenmesini izliyor. Onu eğlendir­mek için aptalca sesler çıkarıyor ve patilerini çiğniyormuş gibi yapıyor. Bu onu güldürüyor. Daha önce gülebilen bir balık görmemiştim. Bu beni kuşkulandırdı… Ben de pa­zar günlerini sevmeye başladım. Bütün bir hafta boyunca her şeyi yönetmek vücudu çok yoruyor. Daha fazla pazar günü olmalı. Eskiden zor geçerdi ama artık kolay.

Çarşamba.- Bu bir balık değil. Ne olduğunu tam an­layamıyorum. Mutsuz olduğunda tuhaf ve şeytani sesler çıkararak “agu” diyor. Konuşamadığına göre bizden biri değil; uçmadığına göre kuş değil; zıplamadığına göre kurbağa değil; sürünmediğine göre yılan da değil. Yüzüp yüzemediğini öğrenemesem de balık olmadığından emi­nim. Genelde sırt üstü yatıyor ve ayaklarını havaya diki­yor. Daha önce böyle davranan bir hayvan görmemiştim. Onun çok gizemli olduğunu söyledim ama Havva bunun ne anlama geldiğini bile anlamadı. Bence bu ya bir gizem ya da bir çeşit böcek. Ölürse onu parçalayacağım ve içinde ne olduğuna bakacağım. Daha önce hiçbir şey aklımı bu denli kurcalamamıştı.

Üç Ay Sonra.- Kafamın karışıklığı azalacağı yerde ar­tıyor. Çok az uyuyorum. Artık sırt üstü yatmayı bırakıp dört bacağının üzerinde dolanmaya başladı. Ama diğer dört bacaklı hayvanlardan daha farklı. Ön bacakları tuhaf bir şekilde kısa olduğu için vücudunun önemli bir kısmı rahatsız bir şekilde havaya dikiliyor. Bu da hiç güzel gö­rünmüyor. Bize çok benziyor ama yürüme şekli bizden olmadığını gösteriyor. Kısa ön bacakları ve uzun arka ba­cakları kanguru familyasına ait olduğunun kanıtı olsa da, gerçek kangurular zıplarken onun hiç zıplamaması kan­guruların başka bir türünden olduğunu düşündürüyor.

Yine de tuhaf ve ilginç bir tür olduğuna şüphe yok. Daha önce böylesine hiç rastlamamıştım. Onu keşfettiğimde kendi ismimi de katarak bu keşfimi güvence altına almak istedim ve onu Kangururum Âdemiensis olarak adlan­dırdım. Ne kadar çok büyüdüğüne bakacak olursam, ilk geldiğinde yavru olduğunu söylemek mümkün. Eskisi­ne oranla beş kat büyük. Canı sıkkın olduğunda çıkardığı gürültüler de yirmi iki ila otuz sekiz kat daha fazla. Onu susmaya zorlamak tam tersi bir etki yaratıyor. Bu nedenle zorlamayı bıraktım. Havva ise onu telkin yoluyla ve daha önce bana, vermeyeceğini söylediği şeyleri vererek sakin­leştiriyor. Önceden de söylediğim gibi o geldiğinde ben evde yoktum ve Havva bana onu ormanda bulduğunu söylemişti. Ondan yalnızca bir tane olması çok tuhaf. Ko­leksiyonuma ekleyebileceğim ve onunla oynayabilecek başka bir tane daha bulmak için haftalar boyunca gezip durdum. Eğer bulabilseydim daha sakin olurdu ve onu kolayca evcilleştirebilirdik. Ama hiçbir şey bulamadım. Dahası, en ufak bir ize bile rastlayamadım. Karada yaşıyor olmalı, kendi başının çaresine bakamaz. Bu durumda iz bırakmamayı nasıl beceriyor? Onlarca tuzak kursam da hiçbir işe yaramadı. İçmeseler de sütün orada ne işi oldu­ğunu merak edip tuzağa basan bütün ufak tefek hayvan­ları yakaladım ama ona ulaşamadım.

Üç Ay Sonra.- Kangurunun büyümeye devam etmesi oldukça kafa kurcalayıcı. Ben hiçbir şeyin büyüme süre­cinin bu kadar uzun sürdüğünü görmemiştim. Kafasın­da tüyler var ve kanguru tüyüne değil bizim tüylerimize benziyor. Sadece onunkiler daha ince ve yumuşak, siyah değil kızıl. Hiçbir sınıfa dâhil edemediğim bu zoolojik yaratığın kaprisli ve can sıkıcı gelişimi karşısında aklımı kaçırmak üzereyim. Eğer ondan bir tane daha yakalaya­bilirsem… ama hiç umut yok. Bu yepyeni bir tür ve tü­rünün de tek örneği. Bu çok açık. Ama gerçek bir kangu­ru yakalayarak buraya getirdim. O tuhaf yaratığın yalnız kalmaktansa yanında birinin olmasının ya da onun hiçbir alışkanlığını bilmeyen yabancıların arasında olmaktansa yakınlık duyabileceği bir hayvanın olmasının ya da arka­daşlarla yapılan etkinlikleri yapabilmesinin daha iyi ola­cağını düşündüm ama hataydı… kanguruyu gördüğünde öyle tepkiler verdi ki böyle bir hayvanı ilk kez gördüğünü anladım. Bu gürültülü zavallı hayvana acıyorum ama onu mutlu etmek için elimden hiçbir şey gelmiyor. Eğer onu evcilleştirebilseydim… ama bu söz konusu bile değil; ne kadar denersem her şey o kadar çıkmaza giriyor. Onu o küçük keder ve tutku fırtınalarında cebelleşirken görmek içimi parçalıyor. Serbest kalmasını istiyorum ama Havva buna karşı çıkıyor. Bunun zalimce olduğunu düşünüyor. Haklı olabilir. Şimdikinden de daha yalnız kalır, çünkü ondan başka bir tane daha bulamadım.

Beş Ay Sonra.- O bir kanguru değil. Değil, çünkü Havva’nın parmağını tutarak destek alıyor ve arka bacak­larının üzerinde birkaç adım attıktan sonra yere kapakla­nıyor. Muhtemelen bir çeşit ayı ama tırnağı yok –henüz– ve kafasının üstündekiler hariç kürkü de yok. Büyümeye devam ediyor; bu çok tuhaf, çünkü ayılar gelişimlerini daha erken tamamlarlar. Ayılar tehlikelidir –felaketi­mizden beri– ve ağızlık olmadan etrafta gezinmesinden artık rahatsız olmaya başladım. Havva’ya onu yollaması karşılığında bir kanguru vermeyi teklif ettiysem de bir işe yaramadı… Galiba Havva onun yüzünden başımızı her türlü belaya sokmaya kararlı. Aklını kaçırmadan önce hiç böyle değildi.

İki Hafta Sonra.- Ağzını inceledim. Henüz tek bir dişi olduğu için tehlikeli bir durum söz konusu değil. Tırnağı da yok. Artık eskisine göre de daha çok gürültü yapıyor… özellikle de geceleri. Ben de taşındım ama sabahları kah­valtı etmek ve daha çok dişinin çıkıp çıkmadığını görmek için yine gidiyorum. Eğer ağzı dişle dolarsa, tırnağı olsun ya da olmasın, gitmesi gerekir. Çünkü bir ayının tehlikeli olması için tırnak şart değil.

Dört Ay Sonra.- Bir aydır avlanmak için Havva’nın Bu­falo olarak adlandırdığı bölgedeydim. Orada bufalo falan olmadığına göre neden bu ismi kullandığını bilmiyorum. Bu sırada ayı arka bacaklarının üzerinde kendi başına do­lanmaya başladı. “Anne” ve “baba” da diyor. Bu kesinlik­le yeni bir tür olmalı. Çıkardığı seslerin kelimelere benze­mesi tamamen tesadüf olabilir ve hiçbir anlam ya da amaç taşımayabilir ama öyle olsa bile bu olağanüstü bir durum ve başka hiçbir ayı böyle bir şey yapamaz. Bu konuşma taklidini kürk ve tırnak eksikliğiyle birleştirdiğimde yeni bir ayı türü olduğu sonucuna varıyorum. Onu daha fazla incelemek çok ilginç olacak. Bu sırada kuzey ormanların­da bir geziye çıkarak yorucu bir araştırmaya girişeceğim. Bir yerlerde ondan bir tane daha olmalı. Yanında kendi türünden bir tane daha olursa daha tehlikesiz olur. He­men yola çıkacağım ama önce ona bir ağızlık takacağım.

Üç Ay Sonra.- Çok çok yorucu bir avdı ve başarıya ulaşamadım. O sırada Havva da evden uzaklaşmadan bir tane daha yakalamış! Nasıl da büyük bir şans. Bu orman­larda yüz yıl da dolaşsam onu bulamazdım.

Ertesi Gün.- Yenisini eskisiyle kıyasladığımda aynı türden geldiklerine emin oldum. İkisinden birinin içini koleksiyonuma katmak için dolduracaktım ama Havva buna karşı çıktığı için bu fikirden vazgeçtim, oysa bunun hata olduğunu düşünüyordum. Eğer ikisi buradan ayrı­lırsa bu bilim için büyük bir kayıp olur. Eskisi artık daha evcil. Gülebiliyor ve papağan gibi konuşabiliyor. Bunu kesinlikle papağanla çok uzun süre geçirdiği ve taklit ye­teneği çok gelişmiş olduğu için yapabiliyor. Yeni bir pa­pağan türüne dönüşürse çok şaşırırım ama aslında şaşır­mamam gerek. İlk günlerde balıktı ve o günden bu yana her şeye dönüştü. Yeni gelen, eskisinin önceki hali gibi çirkin, kükürt ve çiğ etten oluşuyor ve kafasında tüy yok. Havva ona Habil adını verdi.

On Yıl Sonra.- Onlar erkek. Bunu öğreneli çok oluyor. Bizi şaşırtan o küçük ve toy şekilleri oldu. Buna alışkın değildik. Artık etrafta kız da var. Habil iyi bir çocuk ama Kabil ayı olarak kalsaydı daha iyi olurdu. Yıllar sonra en başlarda Havva konusunda yanıldığımı anladım. Bahçe­nin içinde onsuz yaşamaktansa dışında onunla yaşamak daha iyi. Önceleri çok konuştuğunu düşünsem de artık susup hayatımdan giderse ne kadar üzüleceğimi biliyo­rum. Bizi bir araya getiren ve onun kalbinin iyiliğini, ru­hunun güzelliğini öğreten kestaneye şükürler olsun!

Havva’nın Güncesi

Cumartesi.- Artık neredeyse bir günlüğüm. Dün geldim. Ben öyle düşünüyorum. Öyle de olmalı, çünkü eğer dün­den önce de bir gün varsa ben o sırada yoktum. Olsay­dım hatırlardım. Elbette ben fark etmemiş de olabilirim. Pekâlâ, artık çok dikkatli olacağım. Eğer dünden önce de bir gün yaşandıysa bunu not edeceğim. Hemen kolları sıvayıp kayıtların karışmasını engellemeliyim. İçimden bir ses bu ayrıntıların bir gün tarihçiler için çok önemli olacağını söylüyor. Çünkü kendimi bir deney gibi hisse­diyorum. Kesinlikle öyle. Kendini benden daha çok bir deney gibi hisseden birinin olması imkânsız. Bu nedenle ne olduğum konusunda kaniyim; ben bir deneyim. Yal­nızca bir deney, daha fazlası değil.

Peki ben bir deneysem, bu deneyin tümü de ben mi­yim? Hayır, sanmıyorum. Bence geri kalan şey de bunun bir parçası. Büyük parçası benim ama bence geri kalanın da bunda bir payı var. Acaba benim konumum sağlam mı, yoksa dikkat mi etmeliyim? Bence dikkat etmeliyim. İçimden bir ses, üstünlüğün bedelinin sonsuz ihtiyat ol­duğunu söylüyor. [Bence bu, bu yaştaki biri için gayet gü­zel bir cümle.]

Bugün her şey düne oranla daha güzel görünüyor. Dünü bitirme telaşıyla dağlar dağınık kaldı ve ovaların bazıları çerçöp içinde, bu oldukça üzücü. Asil ve güzel sa­nat çalışmaları aceleye getirilmemeli. Bu muhteşem yeni dünya aslında çok asil ve güzel bir çalışma. Üstelik zama­nın yetersizliğine rağmen kesinlikle mükemmele çok ya­kın. Bazı yerlerde çok fazla yıldız varken bazı yerlerde yok ama bunun çaresi mutlaka bulunur. Dün gece ay ortadan kayboldu. Bu çok büyük bir kayıp, içim sızladı. Güzellik açısından onunla kıyas kabul edecek hiçbir süsleme yok. Daha iyi tutturulmuş olmalıydı. Keşke yeniden ortaya çıksa…

Ama tabii ki nereye gittiğine dair hiçbir bilgi yok. Üs­telik onu kim aldıysa mutlaka saklayacaktır. Biliyorum, çünkü ben de olsam aynı şeyi yapardım. Diğer bütün konularda dürüst olabileceğime inansam da benim doğa­mın merkezinde güzele sevgi, güzele tutku var ve başka birine de ait olsa o ayı saklamayacağım konusunda bana güvenmek yanlış olurdu. Gündüz bulduğum bir aydan vazgeçebilirim, çünkü birinin beni görmesinden korka­rım ama karanlıkken bulursam, bu konuda tek kelime etmemek için bir bahane bulabileceğimden eminim. Ben ayları çok severim. Çok güzel ve romantiktirler. Keşke beş altı ayımız olsaydı. O zaman asla yatağa girmez, yosunlu kıyılarda yatarak ayları seyretmekten asla yorulmazdım.

Yıldızlar da iyidir. Keşke birkaç tanesini saçlarıma ko­yabilseydim. Ama sanırım bunu yapamam. Ne kadar uzak olduklarını öğrenseniz şaşkınlıktan küçük dilinizi yutar­dınız. Çünkü hiç de öyle görünmüyorlar. Dün gece ilk ortaya çıktıklarında bir sopa yardımıyla onlara uzanmaya çalışsam da başaramadım. Sonra yorgunluktan bitap dü­şene kadar toprak keseklerini fırlatmaya çalıştım ama o da işe yaramadı. Solağım ve iyi atış yapamıyorum. Peşinde olmadığım bir tanesini hedeflediğimde bile diğerini vu­ramadım. Yine de yakın atışlar yapmayı başardım, çün­kü toprağın siyahlığının kırk-elli kez altın kümelerinin ortasına doğru yol aldığını gördüm. Belki de daha uzağa uzanabilseydim bir tanesini yakalayabilirdim.

Ben de oturup biraz ağladım. Bence bu yaşım için ga­yet doğal. Dinlendikten sonra bir sepet alarak dairenin dış kenarında bir yer aramaya koyuldum. Yıldızlar orada yeryüzüne daha yakındı ve ellerimle yakalayabilirdim. Bu da daha iyi olurdu, çünkü o zaman nazik bir şekilde toplayabilir, kırmamayı başarabilirdim. Ama düşündü­ğümden daha uzaktalarmış. En sonunda vazgeçtim. O kadar yorulmuştum ki bir adım daha atacak halim yoktu. Ayaklarım ağrıyordu ve canımı acıtıyorlardı.

Eve geri dönemedim. Çok uzaktı ve hava soğuyordu. Birkaç kaplan bulup aralarına sığındım. Çok rahattım. Nefesleri çok tatlı ve hoştu, çünkü çilekle besleniyorlar. Daha önce hiç kaplan görmemiştim ama çizgilerinden hemen tanıdım. Benim de öyle bir postum olsaydı harika olurdu.

Bugün mesafeler konusunda daha fazla bilgiye eriş­tim. Her güzel şeye büyük bir hırsla sahip olmak istedi­ğim için beceriksizce yakalamaya çalışıyordum. Bazen çok uzak oldukları halde burnumun dibindeymiş gibi görünüyorlardı ve aramızda dikenler oluyordu! Bundan bir ders çıkardım. Kendi kafamdan bir de önerme yazdım. Bu benim ilk önermem: Çizik Deney dikenden uzak durur. Bana kalırsa, bir ilk önerme için çok iyi.

Dün öğleden sonra, neye yaradığını anlamak için di­ğer Deney’i takip ettim. Ama bir şey anlayamadım. Bence bu bir erkek. Daha önce hiç erkek görmedim ama bence erkeğe benziyor. Bundan eminim. Bu Deney’e, diğer sü­rüngenlerden daha çok merak duyuyorum. Bence bu bir sürüngen, çünkü çok çirkin saçları ve mavi gözleri var. Üstelik sürüngene benziyor. Kalçaları yok, havuç gibi sivrileşiyor. Ayakta dikildiğinde vinç gibi açılıyor. Mima­ri olma ihtimaline rağmen ben bunun bir sürüngen oldu­ğunu düşünüyorum.

Önce ondan korktum ve arkasına her döndüğüne koş­tum. Beni kovalayacağını zannediyordum ama yavaş ya­vaş yalnızca kaçmaya çalıştığını fark ettim. Utangaçlığımı üzerimden atarak saatlerce, yaklaşık yirmi metre boyunca peşinden gittim ama bu onu kızdırdı ve mutsuz etti. En sonunda öylesine endişelendi ki bir ağaca tırmandı. Onu uzun süre bekledikten sonra vazgeçerek eve döndüm.

Bugün aynı şeyler yeniden yaşandı ve yine ağaca tır­mandı.

Pazar.- Hâlâ ağaçta. Belli ki dinleniyor. Ama hile ya­pıyor: Pazar günü dinlenme günü değil. Cumartesi din­lenmeliydi. Tek ilgilendiği şeyin dinlenmek olduğunu düşünmeye başladım. Bu kadar dinlenmek beni yorar. Ne için dinlendiğini merak ediyorum. Onu bir şey yaparken hiç görmedim.

Dün gece ayı geri getirdiler. O kadar mutlu oldum ki! Bence bu çok dürüst bir hareketti. Aşağı doğru kaydı ve yeniden ortadan kayboldu ama üzülmedim. Böyle kom­şularım varken üzülmeye gerek yok. Nasıl olsa onu yeni­den geri getirirler. Keşke şükranlarımı iletmenin bir yolu olsaydı. Onlara yıldız göndermek isterdim, çünkü kul­lanabileceğimizden daha fazlasına sahibiz. Yani sahibim demek istedim, sahibiz değil. Çünkü gördüğüm kadarıyla sürüngenin böyle konularla pek bir ilgisi yok.

Onun zevkleri çok sıradan. Dün akşam alacakaranlık­ta gittiğimde ağaçtan inmişti ve gölde oynayan küçük, benekli balıkları yakalamaya çalışıyordu. Yeniden ağaca çıkması ve balıkları rahat bırakması için üstüne toprak at­mak zorunda kaldım. Acaba onun görevi bu mu? Onun kalbi yok mu? O küçük yaratıklara karşı şefkat beslemiyor mu? Böyle kaba işler için tasarlanmış ve üretilmiş olabilir mi? Öyle görünüyor. Toprak parçalarından biri kulağının arkasına gelince bir şeyler söyledi. Benden başka birinin konuştuğunu ilk kez duyduğum için çok korktum. Keli­meleri anlamasam da bir şeyler ifade ediyor gibiydiler.

Konuşabildiğini fark etmem, ilgimi yeniden cezbetti. Ben konuşmayı severim ve bütün gün konuşurum. Hatta uykumda bile konuşurum ve çok ilgincimdir. Ama konu­şacak biri olursa iki kat ilginç olurum ve asla susmam.

Eğer bu sürüngen bir erkekse, o zaman bu denmez, çünkü gramere uygun olmayacaktır. Şu halde sanırım o olmalı. Sanırım öyle. Bu durumda şöyle ayırabiliriz: is­min yalın halinde o; yönelme/yaklaşma eklerini alırsa ona/onu; iyelik eki alırsa onun. Onun bir erkek olduğunu kabul edip başka bir şeye dönüşene kadar ondan bu şe­kilde, o diye bahsedeceğim. Bu birçok belirsizlikten daha iyidir.

Ertesi hafta pazar.- Bütün hafta peşinde dolandım ve onu tanımaya çalıştım. Çok utangaç olduğu için ilk konuşmayı benim gerçekleştirmem gerekti. Utangaçlı­ğı umurumda değildi. Etrafında olmamdan hoşnut gibi bir hali vardı; “biz” kelimesini kullandım ve bundan çok hoşlandım, çünkü onu da kastetmem gururunu okşadı.

Çarşamba.- Gerçekten çok iyi anlaşıyoruz ve birbiri­mizi gittikçe daha iyi tanıyoruz. Artık beni yok saymak­tan vazgeçti. Bu iyiye işaret ve yanında olmamdan mutlu olduğunu gösteriyor. Buna sevindim. İlgisini çekebilmek için elimden geldiğince ona yararlı olmaya çalışıyorum. Son bir ya da iki gündür isim verme işini ondan aldım. Bu onu çok rahatlattı. Bu konuda hiç yetenekli olmadığı için bana minnettar oldu. Onu kurtaracak tek bir mantıklı isim bile bulamıyor ama bu kusurunu fark ettiğimi gör­mesine izin vermiyorum. Yeni bir yaratık geldiğinde tu­haf bir sessizliğe bürünmesine fırsat bırakmadan hemen ismini ben buluyorum. Bu şekilde onu utanç duymaktan defalarca kurtardım. Benim böyle bir kusurum yok. Bir hayvanı görür görmez ne olduğunu anlıyorum. Düşün­meme bile gerek kalmıyor. Doğru isim hemen dudakla­rımdan dökülüveriyor. Bu mutlaka ilham olmalı, çünkü bir dakika önce aklımda hiç de öyle bir isim olmuyor. Yaratığın şekline ve nasıl hareket ettiğine bakarak hangi hayvan olduğunu hemen anlıyorum.

Dodo kuşu geldiğinde bunun yabankedisi olduğunu düşündü. Bunu bakışlarından anladım. Ama onu kur­tardım. Bunu yaparken gururunu kırmamaya özen gös­terdim. Bilgi verir gibi değil, doğal bir şaşkınlıkla konuş­maya çalıştım. “Bence bu dodo kuşu!” dedim. Açıklama yaptığımı fark ettirmeden onun bir dodo kuşu olduğunu nereden anladığımı açıkladım. Yaratığın ne olduğunu an­lamış olmama biraz gücendiğini fark etsem de bana hay­ranlık duyduğu apaçık ortadaydı. Bu çok hoştu. Uykuya dalmadan önce bunu neşe içinde düşünüp durdum. Hak ettiğimizi düşündüğümüzde küçücük bir şey bile bizi na­sıl mutlu ediyor!

Perşembe.- İlk kederim. Dün beni görmezden gel­di ve onunla konuşmamdan hoşlanmıyor gibiydi. Buna inanamadım ve bir yerlerde hata olduğunu düşündüm. Ben onunla olmayı, konuştuğunu duymayı seviyorum. Hiçbir şey yapmamış olmama rağmen bana nasıl böyle kaba davranabilir? Ama sonra yanından uzaklaşıp yara­dılışımızın ilk sabahı onu gördüğüm yere gelip tek başı­ma oturdum. O gün onun ne olduğunu bilmiyordum ve umurumda da değildi. Ama şimdi burası kederli bir yer ve bana her şey onu hatırlatıyor. Kalbim acıyla doldu. Ne­denini bilmiyorum, bu yepyeni bir duygu. Daha önce hiç tatmamıştım ve anlam veremiyorum.

Ama gece olduğunda yalnızlığa daha fazla dayanama­yarak onun inşa ettiği yeni sığınağa gittim ve nerede hata ettiğimi, bunu nasıl telafi edip bana yeniden nazik dav­ranmasını sağlayabileceğimi sordum. Ama beni yağmu­run altında dışarıya attı. Bu benim ilk kederimdi.

Pazar.- Her şey yine güzel oldu. Çok mutluyum ama zor günler geçirdim. Elimden geldiğince düşünmemeye çalışıyorum.

Ona elma düşürmeye çalıştım ama güzel atış yapmayı öğrenemiyorum. Beceremedim ama niyetimin iyi olması hoşuna gitmiş olmalı. Bu elmalar yasak ve zarar göreceği­mi düşünüyor ama onun hoşuna gidecek bir şey yüzün­den zarar görmenin ne önemi olabilir ki?

Pazartesi.- Bu sabah, ilgisini çekeceğini düşünerek ona ismimi söyledim. Ama umurunda bile olmadı. Tuhaf şey. Eğer o bana ismini söyleseydi bunu önemserdim. Kulağı­ma diğer isimlerden daha hoş gelirdi.

Çok az konuşuyor. Belki bunun nedeni pek zeki olma­ması, bu konuda hassas olması ve belli etmeme çabasıdır. Böyle hissetmesi çok acı. Zekâ hiçbir şey değildir. Değer­li olan, kalbin içindekilerdir. Seven bir kalbin yeterince zengin olduğunu, kalp olmadan zekânın beş para etme­yeceğini ona anlatabilmek isterdim.

Çok az konuşmasına rağmen kelime dağarcığı hiç de fena değil. Bu sabah şaşırtıcı derecede iyi bir kelime kul­landı. Kendisi de bunun ne kadar iyi olduğunu fark etmiş olacak ki yeri geldikçe aynı kelimeyi iki kez daha tekrar­ladı. Bu, onun çok başarılı olmasa da belli bir algıya sahip olduğunu gösteriyor. Tohum, işlendiği zaman mutlaka büyüyecektir.

Acaba o kelimeyi nereden öğrendi? Ben kullandığımı hiç sanmıyorum.

Hayır, ismimle hiç ilgilenmedi. Hayal kırıklığımı belli etmemeye çalışsam da sanırım başarılı olamadım. Ora­dan uzaklaşıp yosunla kaplı bir kıyıya oturarak ayakları­mı suya soktum. Dostluğa ihtiyaç duyduğumda, birine bakmak, biriyle konuşmak istediğimde hep oraya gide­rim. Göle çizilmiş o güzel beyaz varlık benim için yeterli olmasa bile hiç yoktan ve yalnızlıktan iyidir. Ben konuş­tuğumda o da konuşuyor, ben üzgün olduğumda o da üzülüyor, beni teselli ediyor ve, “Kendini üzme, arkadaş­sız kız. Ben seninle arkadaşlık ederim,” diyor. O iyi bir arkadaş. Üstelik tek arkadaşım, kız kardeşim o.

İlk kez benden vazgeçti! Ah, bunu asla unutmayaca­ğım… asla, asla. Kalbim sıkıştı! “Sahip olduğum tek arka­daş oydu ve şimdi ortadan kayboldu!” diye düşündüm.

Çaresizlik içinde, “Bu hayata daha fazla dayanamıyo­rum!” dedim ve yüzümü avuçlarımın içine aldım. Hiçbir tesellim yoktu. Başımı kaldırdıktan kısa bir süre sonra yeniden belirdi. Beyazdı, parlıyordu ve çok güzeldi. Ken­dimi onun kollarına attım!

Kusursuz bir mutluluktu bu. Daha önce mutluluğu tatmıştım ama buna benzemiyordu. Bu heyecan doluy­du. Daha sonra ondan hiç şüphe duymadım. Bazen ben­den uzak duruyordu… belki bir saat, belki gün boyunca ama bekledim ve hiç şüphe duymadım. “Meşguldür ya da yolculuğa çıkmıştır ama mutlaka geri dönecektir,” diyor­dum. Öyle de oldu. Her zaman geri döndü. Geceleri ka­ranlık olduğunda gelmiyordu, çünkü o utangaç bir şeydi ama ay çıktığında geliyordu. Ben karanlıktan korkmam ama o benden daha küçük. Benden sonra doğdu. Onu de­falarca ziyaret ettim. O, hayat zorlaştığında –ve genelde zorlaşıyor– benim tek tesellim ve tek sığınağım.

Salı.- Bütün sabah çalışıp evi bir şekle sokmaya çalış­tım. Yalnız kalır da gelir umuduyla özellikle ondan uzak kaldım. Ama gelmedi.

Öğlen olduğunda mola verip arılar ve kelebeklerle uçuştum, çiçeklerle gönül eğlendirdim. Bence çiçekler gökyüzünden Tanrı’nın gülümsemesini yakalayıp içle­rinde saklayan muhteşem yaratıklar! Hepsini toplayıp taç ve elbise yaparak üstüme giydim. Öğle yemeğimi –el­bette elmadan ibaretti– yemeye koyuldum. Sonra bir göl­geye oturup umutla beklemeye başladım. Ama gelmedi.

Önemi yok. Zaten çiçekler onun umurunda bile değil. Onların çöp olduğunu düşünüyor ve hiçbirini birbirin­den ayırt edemiyor. Böyle hissetmenin bir üstünlük ol­duğunu sanıyor. Beni umursamıyor, çiçekleri umursamı­yor, akşamüzeri boyanan gökyüzünü umursamıyor. Ter­temiz yağmur damlalarından korunmak için inşa ettiği kulübeler, patlattığı kavunlar, tattığı üzümler ve parmak­ladığı meyveler dışında tüm bunların nasıl meydana gel­diğini anlamak için umursadığı bir şey var mıydı acaba?

Yere koyduğum kuru sopanın içine başka bir sopa yar­dımıyla delik açmaya çalıştım. Hemen sonra büyük bir korkuya kapıldım. Delikten incecik, saydam ve mavimsi bir zar yükseldi. Her şeyi bir kenara bırakıp koşmaya baş­ladım! Bunun bir ruh olduğunu düşündüm, öyle kork­muştum ki! Ama arkama baktığımda peşimden gelme­diğini gördüm. Bir kayaya yaslanıp bir süre dinlendim. En sonunda bacaklarımın titremesi kesilince dikkatli bir şekilde geri döndüm. Her an kaçmaya hazırdım. Yaklaş­tığımda gül ağacının dallarının ardında durup baktım. Keşke erkek buralarda olsaydı. Çok cingöz ve güzel gö­rünüyordum. Ama hayalet gitmişti. Sopalara doğru iyice yaklaştığımda delikte bir parça pembe toz kütlesi gör­düm. Hissetmek için parmağımı bastırdığımda “Ah!” de­dim ve parmağımı hızla geri çektim. Berbat bir acıydı bu. Parmağımı ağzıma götürdüm. Önce tek ayağımın, daha sonra diğer ayağımın üzerinde durup homurdanarak acı­mı dindirdim. Bu şey ilgimi çok çekmişti. Hemen onu in­celemeye koyuldum.

Pembe tozun ne olduğunu çok merak etmiştim. Ani­den aklıma, daha önce hiç duymadığım bir isim geldi. Ateş! Bundan çok emindim. Hiç tereddüt etmeden adını ateş koydum.

Daha önce var olmayan bir şey yaratmıştım. Dünya­nın sayısız malına bir yenisini eklemiştim. Bu başarım­dan gurur duyuyordum. Hemen koşup onu bulacak, her şeyi ona anlatacaktım. Bana saygısının artacağını düşü­nüyordum ama biraz düşündükten sonra vazgeçtim. Ha­yır… umrunda bile olmayacaktı. Bunun ne işe yaradığını sorarsa ne cevap verecektim? Çünkü bir işe yaradığı yok­tu. Yalnızca güzeldi. Sadece güzel…

İçimi çektim ve gitmedim. Ateş bir işe yaramıyordu. Bir kulübe inşa edemez, kavunları güzelleştiremez, mey­ve ekinini hızlandıramazdı. Beş para etmezdi, saçmalık ve gösterişten başka bir şey değildi. Bunu küçük göre­cekti ve iğneli sözler söyleyecekti. Ama bu buluş benim için değersiz değildi. “Ah, ateş, seni seviyorum. Sen tatlı ve pembe bir yaratıksın. Güzelsin ve bu yeterli!” dedim. Onu göğsüme bastırmak istediysem de kendimi tuttum. Sonra kendi kafamdan bir özdeyiş daha buldum. İlkine çok benzediği için bunun intihal olmasından korktum: “Yanan Deney ateşten uzak durur.”

Yeniden işe koyuldum. Epey miktarda ateş tozu elde ettikten sonra bir avuç kurumuş kahverengi otun üstüne boşalttım. Amacım onu eve götürmek, saklamak ve oy­namaktı ama rüzgâr her şeyi mahvetti ve yüzüm gözüm ateş tozu içinde kaldı. Otları da bırakarak koştum. Arka­ma baktığımda mavi ruhun yükseldiğini ve bulut gibi ya­yıldığını gördüm. Hemen buna bir isim buldum; duman! Daha önce duman diye bir şey duymamıştım.

Kısa süre sonra parlak sarı ve kırmızı ışıklar dumana boğulduğunda hemen onlara da bir isim buldum; alevler! Haklıydım da. Bunlar dünyadaki ilk alevlerdi. Ağaçlara tırmandılar, göz kamaştırarak yandılar ve yayılan duma­nın hacmini iyiden iyiye arttırdılar. Sevinçten ellerimi çırpıp gülerek dans etmeye başladım. Bu çok yeni, çok tuhaf, çok güzel ve harika bir şeydi!

O koşarak geldi, durdu ve baktı. Dakikalar boyunca ağ­zını bıçak açmadı. Sonra bunun ne olduğunu sordu. Ah, bu kadar doğrudan bir soru sorması çok kötüydü. Elbette cevap vermem gerekiyordu ve verdim de. Ateş olduğunu söyledim. Ne olduğunu bilmem ve onun sormak zorun­da kalması onun canını sıktıysa da bu benim hatam değil­di. Canını sıkmak gibi bir amacım yoktu. Biraz durduktan sonra sorular sormaya başladı:

“Nasıl oldu?”

Doğrudan sorulmuş bir soru daha. Doğrudan verilen bir cevabı olmalıydı.

“Ben yaptım.”

Ateş gittikçe yayılıyordu. Erkek yanan yerin köşesine gidip gözlerini dikti:

“Bunlar da ne?”

“Ateş kömürleri.”

Bir tanesini eline alıp inceledi ama sonra fikrini değiş­tirip yere bıraktı. Sonra uzaklaştı. Hiçbir şey ilgisini çek­miyordu.

Ama benim ilgimi çekiyordu. Küller vardı. Gri, yu­muşak, narin ve güzellerdi. Onların ne olduğunu bir ba­kışta anladım. Ve korlar… korları da hemen tanımıştım. Korların içindeki elmalarımı bulup hemen geri çektim. Mutlu olmuştum, çünkü henüz çok gençtim ve iştahım yerindeydi. Ama hayal kırıklığına uğradığımı da inkâr edemezdim; hepsi patlamış, mahvolmuştu. Yani, görü­nüşte öyleydiler ama aslında çiğ olanlara göre çok daha lezizdiler. Ateş çok güzel bir şey ve bir gün mutlaka fay­dalı olacak. Bence.

Cuma.- Geçen pazartesi gece karanlığında bir an onu gördüm ama sadece bir an. Evi güzelleştirmeye çalıştı­ğım için bana minnettar olacağını umuyordum. Etrafa çekidüzen vermiştim ve epey yorulmuştum. Ama bu hiç hoşuna gitmedi. Arkasına dönüp beni öylece bıraktı. Bir şeye daha canı sıkılmıştı: Onu yeniden şelaleye git­memesi için ikna etmeye çalışmıştım. Bunun nedeni, ateşin bende yeni bir tutkuyu körüklemesiydi. Yepyeni bir tutkuydu bu ve sevgiden, kederden ve tattığım diğer bütün duygulardan epey farklıydı, korku! Ve korkunç bir şeydi! Keşke bunu hiç keşfetmeseydim. Bana kapkaranlık zamanlar yaşatıyor, mutluluğumu gölgeliyor, titreme­me ve ürpermeme neden oluyor. Ama o, korkuyu henüz keşfetmediği için beni anlayamadı ve onu ikna etmeyi başaramadım.

Âdem’in Güncesinden Bir Kesit

Belki de onun çok genç olduğunu hatırlasam ve bunu göz önünde bulundursam iyi olur. Çok meraklı, hırslı ve hayat dolu. Dünya onun için bir cazibe merkezi, bir mu­cize, bir sır, bir neşe kaynağı. Yeni bir çiçek bulduğunda sevinçten konuşamıyor. Ona dokunması, okşaması, kok­laması, onunla konuşması ve sevimli isimler takması ge­rek. Üstelik tam bir renk delisi: kahverengi kayalar, sarı kum, gri yosun, yeşil yaprak, mavi gökyüzü; şafağın in­cisi, dağlara vuran mor gölgeler, gün batımında kızıl de­nizlerde yüzen altın sarısı adalar, dalga dalga yayılan bu­lutların arasından beliren soluk ay, boşlukta parıldayan yıldız mücevherler… gördüğüm kadarıyla hiçbirinin bir faydası olmamasına rağmen bir renge ve görkeme sahip olmaları onun için yeterli. Onları görünce kendinden ge­çiyor. Sakinleşip birkaç dakikalığına sessiz durabilseydi, bu oldukça dinlendirici bir gösteri olabilirdi. Sanırım ona bakmak bana keyif veriyor. Hatta bundan eminim. Onun oldukça göz alıcı bir yaratık olduğunu fark etmeye başla­dım. Kıvrak, ince, biçimli, yuvarlak, endamlı, hünerli, na­zik biri. Onu, güneşten kavrulan mermer beyazı teniyle, genç başını geriye atıp eliyle gözlerine gölge yapmış, bir kayanın üzerinden uçan bir kuşu izlemekteyken gördü­ğümde çok güzel olduğunu anladım.

Pazartesi öğlen.- Bu dünyada onun ilgisini çekmeyen tek bir şey varsa dahi ben bilmiyorum. Mesela benim ilgi­lenmediğim bazı hayvanlar var ama o öyle değil. Ayrım­cılık yapmıyor, hepsiyle ilgileniyor, hepsinin birer hazi­ne olduğunu düşünüyor ve her yeni geleni kabul ediyor.

Bir keresinde devasa bir brontozor bizim alanımı­za girdiğinde ona bir dost gibi bakmıştı. Ben ise bunun bir felaket olduğunu düşünmüştüm. Bu, bakış açımızın ne kadar farklı olduğunu kanıtlayan güzel bir örnek. O, brontozoru evcilleştirmek isterken ben evi ona bırakıp oradan ayrılmak istedim. Hayvana nazik davranarak onu evcilleştirebileceğine, ondan harika bir ev hayvanı olabi­leceğine inanıyordu. Ben ise altı metre boyunda, yirmi beş metre uzunluğundaki bir hayvanın eve pek uygun ol­madığını, tamamen iyi niyetli bile olsa evin üzerine otu­rup onu yıkabileceğini, çünkü gözlerine bakıldığında pek akıllı olmadığının seçilebildiğini söylüyordum.

Yine de o canavarın kalmasını istiyor, bu isteğinden vazgeçemiyordu. Onunla bir mandıra kurabileceğimizi düşünüyordu ve onu sağmak için benden yardım iste­di ama yardım etmeye niyetim yok. Bu çok tehlikeliydi. Cinsiyeti buna müsait değildi ve zaten merdivenimiz de yoktu. Sonra ona binerek manzarayı görmek istedi. Kuy­ruğunun yerde duran dokuz-on metresi yıkılmış bir ağacı andırıyordu. Oradan tırmanabileceğini düşündü ama ya­nılıyordu. Hayvanın vücudunun dik yeri çok kaygandı ve aşağıya yuvarlandı. Yaralanabilirdi.

Şimdi mutlu muydu? Hayır. Onu kanıttan başka mut­lu eden hiçbir şey olamazdı. Sınanmamış kuramlar ona göre değildi. Sahip olduğu ruh böyleydi ve beni kendine çekiyordu. Etkisini hissediyordum. Onunla daha fazla zaman geçirirsem ben de böyle bir vazife edinebilirdim. Bu devasa yaratığa dair bir kuramı daha vardı: Onu evcil­leştirip arkadaş olabilirsek nehre koyup köprü olarak kullanabilirdik. Yeterince evcilleştiği için –en azından Hav­va öyle düşünüyordu– kuramını hayata geçirmeye karar verdi ama başarılı olamadı. Onu her defasında nehre sok­mayı becerse de üstünden geçmek için kıyıya döndüğün­de bu dağ gibi yaratık tıpkı evcil bir hayvan gibi onu takip ediyordu. Bütün hayvanlar aynısını yapıyordu.

Cuma. -Salı, Çarşamba, Perşembe ve bugün: Onu hiç gör­medim. Bu, yalnız kalmak için epey uzun bir süre. Yine de istenmemektense yalnız kalmayı yeğlerim.

Yanımda biri olmalıydı; yaradılışım böyle galiba. Bu nedenle hayvanlarla dost oldum. Onlar harika ve nazik yaratıklar. Hiç somurtmuyorlar, onları rahatsız ediyor­muşsunuz gibi hissettirmiyorlar, size gülümsüyorlar ve varsa kuyruklarını sallıyorlar. Teklif ettiğiniz haşarılıkla­ra, gezintilere ya da herhangi bir şeye her zaman hazırlar. Bence onlar muhteşemler. Günlerce harika zaman geçir­dik ve hiç yalnızlık çekmedim. Yalnızlık! Hayır, haksızlık edemem. Etrafımda her zaman bir sürü hayvan oldu –ba­zen dört beş dönümü kaplayacak kadar çok– ve sayması imkânsızdı. Tam ortalarındaki kayaya çıkıp bu kalabalığa bir göz gezdirdiğinizde benekler içindeki renk cümbüşü­nü, pırıltıyı ve ışıltıyı görüyordunuz. Karmaşa öylesine çizgiliydi ki bir gölü andırıyordu ama göl olmadığını bili­yordunuz. Etraf arkadaş canlısı kuşların fırtınası, çırpınan kanatların tayfunuyla çalkalanıyordu. Güneş hepsinin üstüne vurduğunda aklınıza gelebilecek bütün göz alıcı renkleri görebiliyordunuz.

Uzun gezintiler yapmıştık ve dünyanın büyük bir kısmını görmüştüm. Galiba hemen hemen tamamı bu kadardı. Böylelikle ilk ve tek gezgin oluvermiştim. Yürü­düğümüz sırada muhteşem manzaralar gördüm. Böylesi hiçbir yerde yok. Rahat etmek için kaplana ya da leopara binerim, çünkü onlar yumuşaktırlar ve yuvarlak sırtla­rı tam bana göredir. Üstelik çok güzel hayvanlardır ama uzun mesafeler ya da manzara için file binerim. Filler beni hortumlarıyla yukarı çeker ama aşağı kendi başıma ine­rim. Kamp yapmaya hazır olduğumuzda filler oturur ve ben de aşağıya kayarım.

Kuşlar ve hayvanlar birbirleriyle dost. Hiçbir konuda tartışma yaşanmaz. Hepsi konuşur. Üstelik benimle de konuşurlar ama yabancı dilde konuşuyor olmalılar, çün­kü söylediklerinin tek bir kelimesini bile anlamıyorum. Ben onlara cevap verdiğimde, özellikle köpek ve fil beni anlıyor. O zaman utanıyorum. Bu, benden daha zeki ol­dukları ve bu nedenle benden daha üstün oldukları anla­mına geliyor. Bu benim canımı sıkıyor, çünkü ilk Deney kendim olmak istiyorum.

Birçok şey öğrendim ve artık eğitimliyim ama ilk başta böyle değildim. İlk başta cahildim. İlk başta bu beni çok üzüyordu, çünkü suyun yukarı akışına şahit olacak kadar zeki değildim ama şimdi umurumda değil. Şimdiye ka­dar deney yapıp durdum ve artık suyun, karanlığın çök­tüğü zamanlar haricinde, asla yukarı doğru akmadığını biliyorum. Karanlıkta aktığını biliyorum, çünkü göl asla kurumuyor. Gece su geri dönmeseydi göl kururdu. Her şeyi deneyle kanıtlamak en iyisi. Öyle olunca her şeyi bi­liyorsunuz. Oysa yalnızca tahminlerle, varsayımlarla ve zanlarla hareket ederseniz asla eğitimli biri olamazsınız.

Öğrenemeyeceğiniz bazı şeyler vardır ama bunları tah­min yürüterek bilemezsiniz. Hayır, sabırlı davranıp öğre­nemeyeceğinizi öğrenene kadar deney yapmalısınız. En güzel yolu budur. Dünyayı ilginç kılar. Eğer öğrenecek hiçbir şey olmasaydı, dünya donuk bir yer olurdu. Öğ­renmeye çalışıp öğrenememek bile öğrenmeye çalışıp öğrenmek kadar ilginçtir. Suyun sırrı, ben öğrenene kadar bir hazineydi. Sonra bütün heyecanı uçup gitti ve kayıp duygusunu tanıdım.

Deney sayesinde odunun, kuru yaprakların, tüylerin ve daha birçok şeyin yüzdüğünü biliyorum. Birikerek çoğalan tüm bu kanıtlarla bir kayanın yüzeceğini de bili­yorsunuz ama bunu kanıtlamanın bir yolu yok… şimdi­lik. Ama bunun bir yolunu bulmalıyım. Böylece heyecan devam eder. Böyle şeyler beni üzüyor, çünkü gitgide her şeyi öğrendikçe hiç heyecan kalmayacak ve ben heyecana bayılırım! Dün gece bunu düşünmekten gözüme uyku girmedi.

İlk başta ne amaçla yapıldığımı bilmiyordum ama artık bu muhteşem dünyanın sırlarını araştırıp mutlu olarak tüm bunları bahşedene teşekkür etmek için burada oldu­ğumu biliyorum. Bence hâlâ öğrenecek çok şey var. Uma­rım yanılmıyorumdur. Tutumlu davranıp acele etmeye­rek deneylerimin haftalarca bitmemesini umuyorum. Bir tüy havada uçuşarak gözden kaybolur. Bir çamur parçası ise uçamaz. Her defasında yere düşer. Bunu defalarca de­nedim ve hep aynı sonuca ulaştım. Acaba neden? Elbette yere düşmüyor ama neden düşüyor gibi görünüyor? Sa­nırım bu bir göz yanılsaması. Yani, ikisinden biri. Han­gisi olduğunu bilmiyorum. Ya tüy ya da toprak. Hangisi olduğunu kanıtlayamam, yalnızca ikisinden birinin sahte olduğunu gösterebilirim. Böylece herkes kendi seçimini yapar.

Seyrede seyrede yıldızların gökyüzünde sürekli kal­madığını anladım. En güzellerinden bazılarının eriyerek gökyüzünden aktığına şahit oldum. Biri eriyebiliyorsa hepsi eriyebilir. Hepsi eriyebildiğine göre hepsi aynı gece de eriyebilir. Bu keder yaşanacak… bunu biliyorum. Bü­tün gece oturup uyuyakalmadığım sürece onları seyret­mek istiyorum. Bu parıltılı kırları hafızama kazıyacağım.

Böylece birer birer yok olduklarında bu binlerce güzelliği kapkara gökyüzüne baştan yerleştirebilir, yeniden parla­malarını sağlayabilir ve gözyaşlarımın buğusuyla onları çoğaltabilirim.

Düşüşten Sonra

(Havva’nın Güncesi’nden bir başka bölüm)

Geçmişe baktığımda Bahçe bana rüya gibi geliyor. Güzel­di, son derece güzeldi, büyüleyici derecede güzeldi ama artık yok. Artık onu göremeyeceğim.

Belki bahçeyi kaybettim ama onu buldum ve mutlu­yum. Beni elinden geldiğince seviyor. Ben de onu tutku­lu doğamın bütün gücüyle seviyorum. Bence bu yaşıma ve cinsiyetime uygun. Kendime onu neden sevdiğimi sorarsam cevabı bulamıyorum ve pek de umurumda de­ğil. Bu tür bir sevginin mantık ya da istatistik ürünü oldu­ğunu düşünmüyorum. Tıpkı sürüngenleri ve hayvanları sevmek gibi. Bence böyle olması gerek. Bazı kuşları ötüş­lerinden dolayı seviyorum ama Âdem’i sevmemin nede­ni şarkısı değil… hayır, bu değil. Onun şarkı söylemesine ısınamıyorum. Ama şarkı söylemesini ondan rica etme­min nedeni, ilgilendiği her şeyi öğrenmek istemem. İlk başta buna tahammül edemediğim halde şimdi alışmış olmama bakılırsa, öğrenebileceğimden eminim. Sütü ek­şitiyor ama önemli değil. Bu tür bir süte alışabilirim.

Onu sevmemin nedeni zekâsı değil… hayır, bu da değil. Zekâsı nedeniyle onu suçlayacak değilim. Bunu o seçmedi, Tanrı onu nasıl yarattıysa öyle. Bunun akıllıca bir nedeni var, bunu biliyorum. Zamanla gelişecek ama aniden olmayacağını biliyorum. Zaten acelesi de yok. Bu hali de yeterince iyi.

Onu sevmemin nedeni ne nezaketi ne de düşünceli tavırları. Hayır, bu konularda oldukça eksik ama bu hali de yeterince iyi. Üstelik durmadan iyiye gidiyor.

Onu sevmemin nedeni çalışkanlığı da değil… hayır, değil. Bence aslında çalışkan ama nedenini bilmediğim bir şekilde bunu benden saklıyor. Tek üzüldüğüm şey bu. Bunun dışında bana karşı dürüst ve açık. Benden sakla­dığı tek şeyin bu olduğundan eminim. Gizlediği bir sırrı olması beni çok üzüyor, hatta bazen uykularımı kaçırıyor ama bunu aklımdan çıkaracağım. Bunun, içimden taşan mutluluğu gölgelemesine izin vermeyeceğim.

Onu sevmemin nedeni eğitimi değil… hayır, bu da değil. O kendi kendini eğitmiş biri ve gerçekten pek çok şeyi biliyor ama o kadar da değil.

Onu sevmemin nedeni cesareti değil… hayır, değil. Beni gammazladı ama onu suçlayamam. Bence bunun nedeni cinsiyet farkı ve cinsiyetini o belirlemedi. Elbette ben olsam onu gammazlamaz, önce kendimi ateşe atar­dım ama bunun nedeni de cinsiyet farkı. Cinsiyetimi ken­dim belirlemediğime göre bununla övünecek değilim.

O halde onu neden seviyorum? Sadece erkek olduğu için, sanırım.

İçten içe çok iyi biri ve onu bu yüzden seviyorum ama bu olmasaydı da onu sevebilirdim. Beni dövüp hakaret etseydi de onu sevmeye devam ederdim. Bunu biliyo­rum. Bence bu cinsiyetle ilgili bir şey.

O güçlü ve yakışıklı ve onu bu yüzden seviyorum. Ona hayranım ve onunla gurur duyuyorum ama bunlar olmasaydı da onu sevebilirdim. Dümdüz biri olsaydı onu severdim. Harap durumda olsaydı onu severdim. Onun için emek verir, dua eder, kölelik eder ve ölene kadar ba­şucundan ayrılmazdım.

Evet, onu sevmemin nedeni benim olması ve erkek olması. Galiba başka bir nedeni yok. İlk başta söylediğim gibi: Bu tür bir sevgi mantığın ve istatistiğin ürünü değil. Öylece seviyorsun –kimse nedenini bilmiyor– ve anlata­mıyorsun. Buna gerek de yok.

Ben böyle düşünüyorum. Ama ben yalnızca küçük bir kızım ve bu konuyu ilk ele alan kişiyim. Cahilliğim ve de­neyimsizliğim yüzünden yanlış anlamış da olabilirim.

Kırk Yıl Sonra

En büyük duam, en büyük arzum bu dünyadan birlikte göçüp gitmek. Bu arzu asla kaybolmayacak; zaman dura­na kadar seven her kadının kalbinde yaşayacak ve benim adımla anılacak.

Ama ikimizden biri önce gidecek olursa, bunun ben olmasını dilerim. Çünkü o güçlüdür, ben ise zayıfım. Benim ona ihtiyaç duyduğum kadar o bana ihtiyaç duy­maz… onsuz hayat, hayat olmaktan çıkar. Buna nasıl da­yanırım? Bu dua ölümsüzdür ve insanlık devam ettiği sü­rece baki kalacaktır. Ben ilk kadınım ve son kadına kadar da var olacağım.

Havva’nın Mezarında

ÂDEM: O her neredeyse, Cennet orasıydı.

Çevirmen: Aslıhan Kuzucan
*Bu okuma parçasının yayını için İthaki Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.