“Edebiyat, insanın ve doğanın acıyan, sızlayan yerindedir.”

 

Her satırı akla kazınan Cazibe İstasyonu’nun temelinde yine “insan ve insana mahsus gerçeklikler” yatıyor. Genç kuşak öykücülerimiz arasında önemli bir yer edinen Ahmet Büke, yalnızca yaşadığı kentin değil, Türk öykücülüğünün de ara sokaklarını iyi tanıdığını ortaya koyuyor, kendine özgü dili ve duyarlı anlatımıyla okurunu kendi dünyasına çekmeyi başarıyor. Ahmet Büke, delilerin akıllılardan, anıların yaşanan zamandan daha muteber olduğu küçük bir Ege kasabasında doğdu. Yaşlı teyzelerin, manifaturacıların, geceyi örten cevizlerin, genç karıncaların, alıngan derelerin, incirin ve zeytinin sofrasında büyüdü ve onlara olan borcunu on yıldır öykü yazarak ödüyor. Edebiyatı da kimsesizlerin kimsesi olarak görüyor. Büke, yeni kitabı Cazibe İstasyonu’nda kalemiyle çizdiği dünyayı biraz daha genişletiyor, daha güzel günlere uyanma umuduyla…

Kitabınızı günümüzde görülmek istenmeyen “iş cinayetlerinde kaybettiklerimize” adamışsınız. Refik Halit Karay’dan bugüne işçi öyküleri ve edebiyatımızda pek yer bulamayan emek sömürüsü ve iş cinayetleri konusunda ne söylemek istersiniz?
Edebiyatımız neden bu halde sorusu biraz da burada saklı galiba. Dünyada en çok işçi ölümü bu memlekette oluyor. Neredeyse hepimiz sendikasızız ve iş güvenliğimiz yok. Birileri ihsan ederse yarınımız güvende. Böyle bir yerde bu konular edebiyatın dışındaysa, o edebiyat pamukta yetiştirilen fasulye tanesi olur sanki. İnsanın canı, acıyan yerindedir. Edebiyat da insanın ve doğanın acıyan, sızlayan yerindedir.

Edebiyatın, öykünün zamanın ruhunu yansıtması gerektiğini düşünüyor musunuz?
Niye yazıyoruz ki biz aksi halde?..

Daha önceki kitaplarınızda da sıkça karşılaştığımız gibi, kendi halinde yaşayan insanların öykülerini anlatırken, memleketin derin sorunlarıyla yüz yüze geliyoruz. Söylev diline düşmeden ve “azdan çok anlatarak” kanayan yaralarımızı yeniden düşünmemizi sağlıyorsunuz. Çağdaş öykücülüğümüz içinde kendinizi “bildik koşunun dışında” mı görüyorsunuz?
Kalbi bu yanda atan çok sayıda edebiyatçı var. Zaten asla yalnız yürümeyeceksin.

Bir çocuğun gözüyle romanlara sığmayacak kadar büyük bir acıyı “Kara Kutu” öyküsüne sığdırmışsınız. Dokunsalar ağlanacak hal-i pür melalimiz; işkence, gözaltında kayıplar, çukurlara doldurulmuş insan kemikleri içinde kara şalvarı delik deşik olmuş “bisküvi kutusunda bir baba”yı yazmak, yürekler taşa kesmiş ve empati yok olurken, nasıl bir duygu?
Aslına bakarsanız ne kadar empati kursam da bu acılara dışarlıklıyım ben. Benim ki daha mahcup bir anlatı. Asıl alevin tam ortasında kalmış, o coğrafyanın eti kemiği olmuş yazar arkadaşların bunları anlatmaları gerekiyor. Kuşkusuz ki bunu yapıyorlar da. Önümüzdeki yıllarda edebiyat ırmağına oralardan daha çok katılacak gözeleri, dereleri göreceğiz sanırım.

Dersim Hikâyeleri seçkisinde de yer alan “Herkes Ana Kuzusu” öyküsünde “geride bıraktığımız ölülerimizin” yanı sıra “sonsuz şimdi”yi de yazıyorsunuz. Cemal Süreya mağduru olduğu Dersim kıyımını “Tarih öncesi köpekler havlıyordu” diye betimler. Siz de “kurdun eline düşmüş sahipsiz kuzular gibi” anlatıyorsunuz, masum kızların hikâyesini…
Benim doğduğum yerde Dersim sürgünü aileler vardı. Gelenlerin torunlarından bazıları milliyetçi sağ hareketlerin içinde yer alıyorlardı. İnsanlar, Dersim harekâtının ne kadar başarılı olduğunu bu örnek üzerinden anlatırlardı. “Buraya geldiler, Türk ve Sünni oldular” denirdi. İnönü’nün torunu da, kayıp kızlar için “Cumhuriyet onları cehaletten kurtardı aslında” gibi bir laf etmişti galiba. Başkasının acısının karbon kâğıdıyla çoğaltıldığı bir ülke burası galiba.

CAZİBE.İSTASYONU1 CAZİBE.İSTASYONU2

“Ağır Zamanlar” öyküsünde yine oldukça sakin geçen bir zaman diliminde hepimizi derinden etkileyen “savaş olgusunu”, savaş mağduru bir anne babanın yaşadığı o büyük ve derin boşluk duygusunu sıradan bir hayatın içinden, sarsıcı bir biçimde anlatıyorsunuz. Hepimizi çürüten bedensel ve ruhsal ölümlerle sonsuz şimdiyi yaşarken edebiyatımızın gönül indirmediği savaş gerçekliği ve bir barış dili oluşturması gerektiği konusunda ne düşünüyorsunuz?
Bence edebiyat ölüme de yaşama da eşit yaklaşır. Herkesin ölüsü edebiyatın da kaybıdır. Bir anneyi ağlatan ölüme, o ölüm için giydirilen kutsal amaca bakmadan edebiyat karşı çıkar. Taktikleriniz, stratejileriniz batsın, bedenlerimizden ve anlarımızdan uzak durun, der. Benim içimin ısındığı edebiyat vicdani retçi edebiyattır.

“Bayrak İnmez, Devlet Bitmez” öyküsünde yine ıssız bir kasabanın heyecanı olan “deli pilot”un hikâyesiyle karşımıza çıkıyor savaş. “Pilot sizlere el sallıyor. Sevgilerini yolluyor. İlçenizi yanlışlıkla bombalayıp sizleri öldürdüğü için gerçekten çok üzgün. O kadar ki meslekten atılma ve hatta ölme pahasına uçağını tepeye sürmüş.” Kore delileri, Kıbrıs delilerine sayıları şehit sayısını geçen asker intiharları ve “travma sonrası stres bozukluğu” diye tabir edilen Vietnam sendromu yani yaşanan savaşın delileri. Susmamız bu gerçeği değiştirecek mi?
Aslında susmuyor kimse. Bazen ağzımızı kapatıyorlar. Ama hayatı ve yaşananları mutlaka birileri er geç anlatır. Öyle de oluyor.

Kaybolan oğullarını arayan annelerin ve kayıp çocukların öyküsünü anlatıyor “Gelen Evrak” ve “M Tipi Kapalı”. Kumrunun Gördüğü kitabınızda birçok öyküsünü okuduğumuz “hayata dönüş”ün sonuçları ve “cumartesi anneleri”nin yaşamı yürek burkan bir incelikle sızıyor öykülerinize. Bir de Allah’tan başka sığınacak duldası olmayan, tutunamayan çocuklar. Hayatın içinden dokunduğunuzu öyküye dönüştürmenin sırrı yalnızca gözlem ve düş gücüyle açıklanabilir mi?
Yazmak kendimi anlamlı hissettiriyor bana. Bir de edebiyat sayesinde memleketin her köşesinde bir iki arkadaşım oldu. Galiba yazmak, daha çok öykü anlatmak için kendimi sürekli sıkıştırıyorum ben. Hayat hırpaladıkça, yazarak kopan kuyruğumu yeniden uzatıyorum.

Cazibe İstasyonu’nun en uzun ve kapsamlı hikâyesi “Tuhaf Su”, bana Dino Buzzati’nin Tatar Çölü romanını anımsattı. Aynı zamanda 30 yıldır topraklarımızda süren (kimsenin rızasıyla barışa evet demediği) akıp durmakta olan kanın başka bir biçimde hikâye edilmesi diye düşündüm. Tatar Çölü’ndeki gibi emir gelmedikçe görev yerini terk edemeyen ve kardeşi olabilecekken düşmanı olan Ronluları bekleyen Dunya’nın dönüşümü. Düş ile gerçeğin iç içe geçtiği bu öyküdeki gibi kanlı mazimizi toprağa gömüp kardeşçe ve el ele yürüyebilecek miyiz?
Orada bizi yakın gelecekte daha çok acıtacak su konusunu anlatmak istedim aslında. Ama hemen yarın nasıl olur diye değil. Çok sonra bu mevzu ne olacak? Bunu biraz da rüyada olanlar gibi anlatmaya çalıştım. Şimdi kimlik temelli savaşlarımız var. Yarın hayatta kalmak için bileneceğiz.

Geçmişten günümüze öykücülüğümüz ve sizi besleyen kaynaklar nelerdir?
En büyük kaynak hayat ve de mutlu olma isteği galiba. Okuyucu velinimet. Sağ olsunlar, var olsunlar.

Cazibe İstasyonu / Yazar: Ahmet Büke / Can Yayınları / Yayına Hazırlayan: Faruk Duman / 1. Basım / Ekim 2012 / 96 Sayfa

Ahmet Büke; 1970′te Manisa’nın Gördes ilçesinde doğdu. İlk ve orta öğrenimini Gördes’te, liseyi İzmir Atatürk Lisesi’nde bitirdi. Bir süre ODTÜ Jeoloji Mühendisliği’nde okudu. 1997 yılında Dokuz Eylül Üniveresitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat Bölümü’nden mezun oldu. Öyküleri E, Adam Öykü, Ünlem, Patika, İmge Öyküler, Özgür Edebiyat, Eşik Cini, Notos Öykü, Yeni Yazı, Ğ, Sus, Har gibi edebiyat dergilerinde yayımlandı. 2004′te İzmir Postasının Adamları’nı, 2006′da Çiğdem Külahı’nı, 2008′de Alnı Mavide’yi, 2010′da Kumrunun Gördüğü’nü (2011 Sait Faik Hikaye Armağanı), 2011′de Ekmek ve Zeytin’i yayımladı.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.