“Daha önümüzde dünya kadar yürünecek yol varken.”

 

Ahmet Büke, ‘İzmir Postası’nın Adamları’ kitabını yayınladığından beri çıkan her kitabında ilgi çekti, öykü okurlarının dikkatle takip ettiği bir isim oldu. Çok sayıda saygın öykü ödülünün de sahibi yazar ile, son kitabı ‘Ekmek ve Zeytin’in öne çıktığı bir yazışma gerçekleştirdik…

‘Ekmek ve Zeytin’ deki hikayeler, en çok yoksulluktan bahsediyor gibi… Yoksulluğun kalbe dokunan yanı da, doğurduğu isyan da hikayelerinize işlemiş. Neden bu kitapta bu kadar öne çıktı bu tema, hem de hiç kimse yoksulluktan bahsetmezken?
Sanırım bütün yazdığım kitaplarda var yoksulluk.  Yokluk, yoksunluk insanlığın en büyük derdi. Bugüne de ait bi şey değil. Yani en eski mevzumuz galiba.  Ve o kadar yaygın ki, %99 hareketi boşuna çıkmadı. Aslında bildiğimizden daha çok insan yoksulluktan bahsediyor ve yoksullukla mücadele ediyor. Ama  bu tersiymiş gibi bir algı yaratılıyor.

Kürtlere yaşatılanlar ve devletin ezdiği tüm insanlardan bahsediyorsunuz. Ülkede yaşananlar, toplumsal acılar bu kitaba diğerlerinden daha mı fazla sızdı?
Daha fazla değil bana göre. Ama daha çok dikkat çekti sanırım. Bu biraz gündemle de ilgili. Kürt sorunu çözülemedikçe yakıcılığını daha çok hissettiriyor. Hepimize..

Edebiyat eseriyle politik duruş sergilemek, neden bu kadar unutuldu sizce? Yetkin olmayan, gündelik tepkiler üstüne kurulu yapıtlar nedeniyle mi, yoksa yeni bir okur tipi mi var bu duruşu geçersizleştiren?
Edebiyatın her zerresi politik aslında. Ama edebiyatın tanıklığı daha derinden ve sessiz gelir. Bazen uzaktan uğultularla kulağımıza ulaşır. Dikkat kesilmek gerekebilir bu sesler için.  Zaman zaman da bu tını yukarılara tırmanır, vuruşları sertleşir. Bence ülkedeki yaşam politikleştikçe ve politika sertleştikçe edebiyatın bu ritmi de yükseliyor.

Kitap, ‘Tanrı Bir Devlet Bir’ öyküsüyle açılıyor. Tanrıdan devlete, devletten aileye doğru insanı kuşatan bir dünyanın acıları var hikayelerinizde. Ve anneye sığınmak isteyen çocukluğun masumiyeti. Siz bu dünyada yazmayı nasıl tarif ediyorsunuz? Sizi acıtan ve belki de yazmak için harekete geçiren bu dünya ile, yazı masasında nasıl bir ilişki kuruyorsunuz?
Benim çok basit bir gerekçem var galiba. O da ölüm. Ölüm olduğu için bu hayata bir anlam katmak gerekiyor galiba. Yazmak da beni hayatta anlamlı kılıyor. Bir işe yaradığımı düşündürüyor. Onca çaresizliğin ve güçsüzlüğün arasında, “en azından olanları yazabildim,” diye düşünüyorum. Babam iyi bir esnaftı, iyi zeytin yetiştirirdi, iyi çocuklar büyüttü. Ben de yazıyorum. İnşallah babam kadar beceririm bu hayatı.

‘Tanrım ne büyükmüş zulmün. Bunca yağmuru ve suyu tutup, ateşi salıvermelerin’ Kitabınızda Tanrıya isyan, insani çıkışsızlık, politik olarak çaresiz olmaktan mı kaynaklanıyor yoksa karakterlerinizi temel bir yaradılış sorunsalıyla mı tarif ediyorsunuz?
Öyküde geçen isimler Allah’ın en sevgili kullarıydı. Yananlar ise bizim en çaresiz insanlarımızdı. En çaresizleri yakarak, en mübarek olanları da incitiyoruz aslında. İsyandan ziyade, olanları görüyor musun yakarışı var sanki.

Kısa öyküler, anlık duyguları ve durumları çarpıp geçme etkisine sahip, sizin yapıtınızda böyle. Ancak, bazı öyle karakterler yaratmışsınız ki, koca bir roman okumuş gibi zihnimizde canlanıyor. Karakterleriniz ortaya çıktıktan sonra, sizin yazar olarak onlarla ilişkiniz bitiyor mu, yoksa başka öykülere eserlere sızacaklar mı?
Bazen yeniden yeniden çıkıyorlar. Ama bu benim karekterlerimden çok öykünün gücünden geliyor galiba. Öykü buzdağı gibidir.

Hastane odaları, sabahları başka yerlerde uyanan ‘anndeesinden uzak çocuklar’, ve çocukluğa dair birçok şey, bu öykülerin her yerine sinmiş. Çocukluk, edebiyatın kaynaklarından biri mi? Sizin yapıtlarınızda çocukluğa dair duygular neyi anlatmanıza yardım ediyor?
İlk kaybımızla çocukluğumuz hırpalanıyor aslında. Bu kaybın ne demek olduğunu idrak ettiğimizde de çocukluğumuza veda ediyoruz. Bana, bu veda aslından edebiyatın ana kaynaklarından birisi gibi geliyor. Veda yorgunluk veren bir duygu da değil. Hep yanımızda. Onu sonsuz bir kabulle taşıyoruz yanımızda.

‘Dua’ öyküsünde gülümseten naiflik, ‘Vampirle Görüşme’ deki mizah… Acı bir hastane odasında iken, ya da yalnızlıktan bahsederken bile okuru ısıtan bu tavır vardı bu öykülerde. Metniniz güldürdüğünde, yazar olarak ne hissediyorsunuz?
Allah da beni güldürsün, diye düşünüyorum.

Sizi herkes ‘Kumrunun Gördüğü’ ile anıyor, hep bu kitaptan bahsediliyor. Bu görüşmede konumuz ‘Ekmek ve Zeytin’ ama, ‘Kumrunun Gördüğü’ kitabının bu kadar karşılık görmesi, hem okur katında hem de edebiyatın profesyonellerce değerlendirildiği süreçlerde onaylanması size ne hissettirdi?
Kumrunun Gördüğü, Sait Faik Ödülü aldığı için sanırım biraz daha fazla biliniyor. Her yazar, yazdığı beğenilsin diye yazar. Beni de mutlu ediyor elbette.

Okur ve ‘eleştiri kurumu’ çok az eserde ağız birliği yapar, çok az örtüşür beğeniler. Sizin kitaplarınız bunu yakalıyor, ne düşünüyorsunuz?
Bu gerçekten böyle mi bilmiyorum. Öykü okuruna yazdığını beğendirmek zor iştir, onu biliyorum ama.

‘Ekmek ve Zeytin’, sizin hedeflediğiniz etkiyi yaptı mı okurlar ve gündem üzerinde?
Öykü yazarak gündemi etkilemek fazla iddialı galiba. Annem adını görünce çok mutlu oldu ama. Bu da benim için az bir şey değil.

Sait Faik Hikaye Armağanı, öykü yazarları için edebiyat ailesine kabul edilmenin, o köprüden geçmenin bir işareti oldu neredeyse. Sizde bu ödülün etkisi ne oldu?
Bir teşekkür vesilesi olduğu için sevindim önce. Sonra, ödül kimi sevindirmez ki, hele Sait Faik adını taşıyorsa. Ölmeden sevdiklerime anlatacak bir öyküm oldu benim de.

‘Kumrunun Gördüğü’ kitabınızla, 57. Sait Faik Hikaye Armağanı’nı aldığınızda çok sıcak bir teşekkür konuşması yapmışsınız. Birgün gazetesinde, Serbay Mansuroğlu ve Tuğçe Çelik ile söyleşinizde de anlatıyorsunuz.

 “Benim güzel ağabeylerim, ablalarım devrimcilerdir. Ben, 70 doğumluyum. 78 yılları devrimci mücadelenin yoğun olduğu yıllar tabii. Mahallemizde genç abla ve ağabeyler  bize öykü, çocuk kitabı, çocuk dergisi okurlardı. Akşam da yazılamaya çıkarlardı. Bir gün yine bir ağabey, okumalardan birinde Sait Faik’in Son Kuşlar adlı öyküsünü okudu. Çok etkilendim. Okumadan sonra yanına gidip sen mi yazdın ağabey bunu diye sordum. Hayır dedi. Sait Faik yazdı dedi. O kim ağabey dedim. O da benim gibi bir ağabey dedi. Büyük ihtimalle o an anlatması zor geldiği için, böyle bir cevap verdi. Ben onu epey bir süre üst mahalledeki Dev Genç’li ağabeylerden sandım. Ortaokula kadar da bizim mahalleye geleceğini düşünüp, onu bekledim hatta. Sonra edebiyat dersinde çalıştığımız kitapta gördüm ve o zaman anladım. Sait Faik çoktan ölmüştü.”

Sait Faik’in sizin kendinizi, edebiyatınızı kurmanızdaki etkisi nasıl oldu? ‘Ağabey’lerden dinlediğiniz öyküleri, iyi bir okur olarak okuduğunuzda ‘tad’ aynı mıydı?
Sait Faik, biziö öykü evrenimizi kuranlardan birisi. Yazdığımız her iyi öyküde biraz da ona teşekkür ediyoruz aslında. Dinlediğim öyküler bir şarkı gibi geliyordu bana. Öykü dinlemekle, şarkı dinlemek çok benziyor küçükken. Okumaya başladıktan sonra ise sinema izliyorum gibi geldi bana.

“Çoğu yazar Gogol’un ‘Palto’sundan çıktık der. Türkiye’de de, bence, hepimiz Sait Faik’in ‘Sandal’ından çıktık.” demişsiniz. Siyasi duruşu, edebi tercihleri ne olursa olsun, Türkçe ile ilgi kuran herkesin beğenisini kuşaklardır kazanan çok az yazardan biri. Sizce onun kullandığı dilde, bu ülkedeki herkesi buluşturan ne vardı?
Samimiyet. Bir de galiba kimsesizlerin kimsesi olması. Öyküsüyle değil yaşamıyla da.

Ahmet Büke; 1970 Manisa doğumlu. 1997 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat bölümünden mezun oldu. Ölümsüz Öyküler Yayımevinin düzenlediği “Xasiork 2002 Kısa Öykü Yarışması”nda “Kayıp Dua Kitabı” isimli hikâyesi birincilik ödülüne layık görüldü. 2008′de “Alnı Mavide” ile Oğuz Atay Öykü Ödülü’nü, 2011′de Kumrunun Gördüğü adlı kitabı ile Sait Faik Hikâye Armağanı’nı aldı. Tüm öykü kitapları ‘İzmir Postası’nın Adamları’, ‘Çiğdem Külahı’, ‘Alnı Mavide’ ‘Kumrunun Gördüğü’, ‘Ekmek ve Zeytin’ Can Yayınlarında…

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.