‘Çıplaklık insanın güzelliğinin en net ve katışıksız görünümüdür.’

 

“Ahmet Tulgar’ın yeni öykülerini bir arada bulacağınız Duygusal Anatomi, güncel gelişmelerin, olayların, haksızlık ve baskıların edebiyata nasıl hem “zamanında” hem de nitelikli bir biçimde yansıyabileceğini göstermesi bakımından önemli. Tulgar’ın sözünü ettiği “duygusal anatomi” kuşkusuz yalnızca iç dünyalarımızı ilgilendiren bir “deşme” çalışması değil. Toplumsal hassasiyetlerimizin, kırılma noktalarımızın ve “iç kırmızısı” çizgilerimizin de bir fotoğrafı aynı zamanda.” Ahmet Tulgar ile Duygusal Anatomi’deki hikâyeleri ve kitabın hikâyesini konuştuk.
 

Duygusal Anatomi’de de tıpkı Birbirimize’de olduğu gibi insanların sosyal sınıflarından söz edilemez, bir sınıfsızlık havası hâkim. Sınıfsızlık sizin edebiyatınız açısından nasıl bir değer taşıyor?
‘Çocuklar ve Canavarları’ adlı romanımda roman kahramanı Sarp Kaya, ‘sınıfsal olarak siyaseten düşman olduklarını edebiyatta affettiğini’ söyler. Evet, ben de bir sosyalist olarak elbette toplumlara sınıfsal perspektifle bakar, tarihin sınıf mücadeleleri tarihi olduğunu kabul ederim. Ama edebiyatın esas gücü bütün farklılıklar üzerinden ve farklılıklarla insana, insani cehvere ulaşabilmesindedir. Edebiyat insanı oluşumu, ‘o insan’ oluşu içinde öylesine net ve aynı zamanda bütün katışıklıklarıyla ve katışıksız olarak ortaya koyar ki, onu öyle, öyle olduğu haliyle anlar ve severiz. Anlamak ve sevmek yine ‘Çocuklar ve Canavarları’nda söylendiği gibi zaten affetmektir.

Kitabın ilk hikâyesi Nehir’de “Çırılçıplaksın. Yazdıklarınla yıkanıyorsun. Bu üslubun Kürt yazınının geleceği olduğunu düşünüyorum,” diyor karakterlerinizden biri. Bu ifadeyi biraz açabilir misiniz? Kürt yazınının yaşanan acıların ya da travmaların veya yaşanan her şeyin anlatılıp bir tür arınma aracına dönüşebileceği gibi bir durum mu anlatılıyor burada?
Arınmadan çok uyanma diyelim. Ya da bir yeniden doğuş. Kürt yazını beni çok heyecanlandırıyor. Bir halkın toplum oluşu süreci çok heyecan verici. Kürtler görkemli bir direniş ve mücadele ile müthiş bedeller ödeyerek modern bir toplum inşa ediyorlar. Ve doğal olarak da hem geçmişlerine bakıyorlar yoğun olarak hem de heyecanla geleceği tasavvur ediyorlar. Bu, Kürt yazınına belirgin bir içe dönüklük ve dışa açıklık katıyor. Kendilerine karşı son derece öfkeli de olabiliyorlar ama kendilerine sevgileri ve duydukları gurur da çok güçlü Kürt Özgürlük Hareketi adına söz alanların. Varolan kavramların yetmediği yerde yeni kavramlar üretmeleri, kavramları yeniden biçimlendirmeleri çok heyecan verici Kürt siyaset yazarlarının.

IMG_9508

Renâs’ın Yolu biçem olarak diğerlerinden epey farklı bir noktada. Bir mekân, bir “sabit nokta”, belki referans noktası hikâyesi… O mühim, o her anıya ev sahibi mekânın bir karşılığı var mı? Ev mi, memleket mi, neresi?
Dağ orası. Hem ev edildi Kürtler tarafından hem de eve dönebilmek, daha iyi koşullarda ve onurla eve dönebilmek için bir çıkış noktası. Kürtler için dağ ne kadar ev ise, ev de o kadar dağdır. Hemen her ev dağın yolunu gözlüyor. Sevdikleri orada, evlatları, sevgilileri. Ama orası bir yandan da sığınılacak yer, dağ yani. Devlet, Kürtler’in evlerini, köylerini tekinsiz hale getirirken, Kürtler de dağı ev yaptılar. Renâs da, dağdan hasta anasını ziyaret etmek için eve doğru yola çıkarken, yeniden dağa dönmeye kararlıdır.

Sendikacı’da Ayan Çocuk küçükken yaşadığı tacizi anlatıyor hikâyenin bir kısmında. Çocukluğunda anlatırken travmasızlık doğal görünüyor fakat büyüdüğünde, bu tacize ilişkin bir işarete veya bir travmaya rastlamıyoruz sanıyorum, yoksa yanılıyor muyum?
Geçerken travmanın sürdüğünü söylüyor aslında Ayap Çocuk. Zaten suikastten epey sonra da olsa Berlin’e gidip o militanla konuşmak istemesi, militanın suikast motivasyonunu merak etmesi de bu travmanın devam ettiğini gösteriyor.

Zulüm Haritası isimli hikâyede “Zulüm görmüş olmak bırakın övünmeyi, kişinin kendini suçlu hissetmesine neden olur. Bir nebze de utanmasına,” diyorsunuz. Zalimin zulmünün devam etmesinde de bunun bir parça etkisi olduğuna inanıyorum. Sizce de bu yüzden mi, konuşulmadığı için, utancın kırılıp da anlatılmaması sebebiyle mi bir türlü bitmiyor ya da azalmıyor zulüm?
Konuşulmadığı için de elbette. Ve esas hesaplaşılmadığı için. Bu hesaplaşmayı kurumsallaştırmak için gerekli mekanizmalar da oluşturulmadığı için. Hem 12 Eylül askeri darbesi hem de Kürtler’e yönelik savaş ve zulüm nedeniyle Hakikat ve Adalet Komisyonları denilen yüzleşme kurumlarına acil ihtiyacı olduğunu düşünüyorum Türkiye’nin.


Kitaptaki birçok hikâyede bireysel “direnişten” çok, örgütlü ve kalabalık “mücadele/direniş” vurgulanıyor. Örgütlülük nasıl bir değer kazanıyor bireyselliğin yanında, daha mı korunaklı, daha mı etkili? Biraz bunu konuşalım isterim.
Bu, ‘nasıl bir örgütlülük’ sorusunu da beraberinde getiriyor. Kürt Özgürlük Hareketi, bireyin önünü açan, potansiyellerini gerçekleştirmesine olanak sağlayan bir örgütlülük oluşturma yolunda çok mesafe katetti. 12 Eylül 1980 öncesi sol örgütler ise görece katıydı. Bunu da hikâyelerim net olarak söylüyor. Ama ben bu örgütler içindeki insanları anlattım. Bireyi. Bireyin kendisi olarak kalma mücadelesini.

Yine aynı biçimde hikayelerde çıplaklık da tekrar tekrar vurgulanan bir metafor, bir hâl. Çıplaklığın eşitleyiciliği hakkında ne düşünüyorsunuz? Sahiden sınıf farkını yok eden, insanı yeniden “insana döndüren” bir hâli mi var çıplaklığın?
Kitabımda bir hikâyede ‘Ve insanın çıplak hâli güzelliktir zaten. Aslolan budur’ diyor anlatıcı. Çıplaklık insanın güzelliğinin en net ve katışıksız görünümüdür. Eşitlenme, sınıfsal ayrımların aşılmasını da içerir. İnsan anatomisi benim için işlevin estetiğidir. Bunu çıplak insanda bütünsel olarak görürüz.

Kitap boyunca izini sürdüğüm kitaplar oldu: Mrs. Dalloway, Dorian Gray’in Portresi, Yüzyıllık Yalnızlık, Yapısalcılık… Bu kitaplar bu öykülere nasıl “sızdı”? Sizin dönüp dönüp yeniden okuduğunuz, sevdiğiniz kitapları bir biçimde okura işaret etmeyi mi arzu ettiniz?
Çok okuyan bir insanım. Bir yazar, bir edebiyatçı olarak büyük edebiyat ailesinin içinde olmakla gurur duyuyorum. Ve yeri geldiğinde, anlattığım hikâyenin içinde, geçerken sevdiğim bir kitaptan bahsetmek hoşuma gidiyor. Ama bazı hikâyelerde bu işaret etmenin işlevi çok daha fazladır. Mesela ‘Bahçıvan’ hikâyemde ‘Lady Chatterley’den bahsetmem gibi.

Yazarlara sorulmaması gereken “ayıp” sorulardan birini sormak istiyorum izninizle: Bu hikâyelerin ne kadarı otobiyografik, otobiyografik yanı var mı?
Kitabımın başında dediğim gibi: Burada değilim. Hikâyelerimdeki olayların geçtiği yerlerdeyim.

IMG_9512

Duygusal Anatomi / Yazar: Ahmet Tulgar / Can Yayınları / Öykü / Yayına Hazırlayan: Faruk Duman / Düzelti: Aylin Samancı, Burçak Karabağ / Mizanpaj: Bahar Kuru Yerek / Kapak Tasarımı: Utku Lomlu / 1. Basım: Mayıs 2015 / 127 Sayfa

Ahmet Tulgar, İstanbul’da 1959’da doğdu. Sankt Georg Avusturya Lisesi’ni bitirdikten sonra Viyana Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi, Boğaziçi Üniversitesi’nde İngiliz Dili ve Edebiyatı okudu. 1984-87 yılları arasında siyasi mahkûm olarak cezaevindeydi. Yirmi beş yıl boyunca çok sayıda gazete ve dergide çalıştı, yazdı. Çok sayıda siyasi televizyon programı yaptı, sundu. Makale ve denemelerini Şehrin Surlarındalar (1992), Tam Yakalandığımız Yerden (2004), Ne Olmuş Yani? Korsan Yazılar (2005), Ben Onlardan Biriyim (2007), Diller, Çehreler Barış (2010), Henüz Zaman Var (2013) söyleşilerini Mahallede Herkes Kahramandır (2004) adlı kitaplarda topladı. İlk öykü kitabı Evsiz Ülke Hikâyeleri 1989’da, ikinci öykü kitabı Birbirimize 2009’da yayımlandı. İlk romanı Volkan’ın Romanı 2006’da, ikinci romanı Çocuklar ve Canavarları 2012’de yayımlandı. Makaleleri Almanca, İngilizce, Fransızca olarak çeşitli yayın ve derlemelerde yer aldı. Volkan’ın Romanı, 2013’te Makedonya’da Romani i Vollkanit adıyla Arnavutça olarak yayımlandı.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.