‘Sinemamız henüz belirgin bir dile sahip değil, şu andaki dil çeşitliliği ile modern bir arayış içinde.’

 

Ahsen Yalvaç, ‘Türk Sineması ve Arabesk’ adlı kitabında sinemamızın son dönemlerdeki yapıtları üzerinden yeni bir okuma öneriyor ve sinemamızın yenileşme sürecini ‘arabesk’ kavramıyla analiz ediyor, kuramsal bir çerçeveye oturtuyor. Türkiye Sineması üzerine yapılan çalışmaların büyük bir bölümünde göremediğimiz derinlikte, bir tezi olan, tartışılmayı bekleyen bir kitap ‘Türk Sineması ve Arabesk’…

Çalışmanız, Türkiye Sinemasının ‘Arabesk’ kavramıyla ilişkilenişinin sorgulaması açısından bir ilk… Siz Türkiye Sinemasının, ‘arabesk’le, nasıl bir ilişki kurduğunu düşünüyorsunuz?
1980’lerden itibaren küreselleşmenin etkilerinin artmasıyla birlikte, tek tipleştirici anlatım kalıplarını sorgulayan Türk sineması, toplumun tarih ve kültürünü farklı biçimlerde yansıtma çabalarına odaklandı. Arabesk, 1990’lar öncesi Türk sinemasının üç farklı versiyonunda egemen bir üsluptu ve kültürümüzün ve ulusal kimliğimizin karşıtlıktan beslenen, zıtlaşmacı bir biçimde temsil edilmesine araç oldu.  1990 ve 2000’li yıllarda ise birçok modern, cesur ve yetenekli yönetmenimiz, toplumun kültürel ve tarihi karmaşıklığını daha önceki sinemanın kutuplaştırıcı tutumuna başvurmadan araştıran filmler yapmaya, alışılmış filmleri yeniden yapılandırmaya başladı. Yeni perspektifler getirerek kendi tür ve anlatım biçimlerini geliştirmeye koyuldular.

Bana göre, bu yeni ve modern eleştirel perspektifi ‘Arabesk’ nosyonu sağladı ve Türk sinemasını içinde bulunduğu kör çıkmazlardan kurtardı. Arabesk, sayısız kültürel çağrışımlarıyla yeni bir boyut getirdi ve Yenilikçi Türk sinemasını hem yarattı, hem modern bir kimliğe kavuşturdu. Arabesk, Türk modernleşme deneyimiyle ilişki bağlamında, Türk sinemasının evriminin anlaşılmasında bize önemli içgörüler sunmuştur.

Üçüncü Sayfa, Tabutta Röveşata, Güneşe Yolculuk, Kasaba filmlerini örnekliyorsunuz kitabınızda. Dolayısıyla, bu “yeniden kendini yaratan eğilim”, 90’larla başlayan bağımsız filmler mi?
Evet, tüm bu bağımsız filmler sinemada belirgin bir dil ve anlam yaratma çabalarına odaklı.

ahsen_yalvac_7 ahsen_yalvac_2

Türkiye’deki Arabesk tartışmalarını düşündüğümüzde bizim kafamız şöyle çalışır; sivil hayattan gelen, insanların şehirde egemen kültürün çevresinde ürettikleri yerel kültürel biçimlenme, gelir ve ana akımı deforme eder, bozar, değiştirir. Yerine geçer hatta… Aktörleriyle, sanatıyla, tırnak içinde ‘estetiği’ ile… Bu bakış açısı artık mahkûm edildiyse de genel anlayış buydu. Siz farklı bir ilişkilendirmeden söz ediyorsunuz. Biraz açar mısınız?
Yenilikçi Türk sineması Arabesk’i önceki sinemalardan farklı olarak yalnızca kendiliğinden bir kültürel ürün olarak görmüyor. Bu nosyonu modern bir biçimde ele alıp bambaşka bir şeye dönüştürüyor. Öyle ki Arabesk hemen hemen toplumun tüm kesimlerince hor görülen, küçümsenen bir kültürken artık yeni sinemada sevgi ve saygıyla kabulleniliyor. Zira cesur ve modern yönetmenlerimiz bize ait olan her ne varsa açıkça sergileyerek ve kabullenerek toplumumuzdaki konu zenginliğinden de yararlanıyorlar. Yıllarca Arabesk’in rafine türlerinde kimlik bulan önceki dönem Türk sinemasını yeniden yapılandırıyorlar. Ancak burada farklı olan yönetmenlerimizin Arabesk’in tehlikeli olan duygusal mekânına odaklanmaları ve bu mekânı samimi, açık ve dürüst bir biçimde göstermeleri. Böylece seyircinin algısı ile ilgili olarak da özel bir alan yaratılıyor. Seyirci film karelerini kendi yaşam tecrübesinden ve filtresinden geçirerek sorular soruyor ve düşünüyor. Arabesk bu filmlerde karakterlerin gerçeklerden kaçarak sığınabilecekleri bir mekân değil artık. Yeni filmlerde arabesk yaşam biçimleri ne dramatize ediliyor ne de romantize. Sadece olduğu gibi gösteriliyor. Arabesk’in duygusal mekânına tutuklu karakterlere neler olabileceği ve şehrin göstergelerini doğru okumanın ne kadar önemli olduğu anlatılıyor gayet dürüst bir biçimde.

Meral Özbek’in 90’ların başında yayınladığı ‘Popüler Kültür ve Orhan Gencebay Arabeski’ kitabının yarattığı tartışma ilginçtir. Bu kitap, Arabesk kavramıyla ilgili düşünce kalıplarını tartışmaya açmış ve Arabesk’in dönüştürücü içeriğini ve sivil karakterinin kültürel dolaşımdaki potansiyellerine dikkat çekmişti. Benzer bir yaklaşımda olduğunuz söylenebilir mi?
Meral Özbek’in Arabesk’e yaklaşımından etkilendim. Ancak ben yenilikçi sinemadaki tüketimini ve tutku boyutunun ne kadar önemli olduğunu tartıştım.

O çalışmada söz konusu edilen sanatsal üretim, Orhan Gencebay arabeski, arabesk kültürün üreticisi ve sürdürücüsü kitleleri etkisi altına alıyordu. Merkezi etkileyebilmesi yılları aldı. Oysa sizin örneklemenizde bahsettiğiniz filmlerin yaratıcıları da izleyenleri de başka toplumsal kesimlerden geliyor gibi… Ne söyleyebilirsiniz?
Bence ait oldukları toplumsal kesimden ziyade misyonları önemli. Bu misyon yönetmenlerimizin kendilerine bir iktidar edinme ya da öncülük etme gibi bir istekten kaynaklanmıyor. Klişe sanatsal paketlerden ve anlamsızca politik film yapma stratejilerinden kaçtıklarını düşünüyorum sadece. Radikal çözümler önermiyorlar, devrim gibi bir beklentileri yok. Modern bir arayış içindeler.

ahsen_yalvac_4 ahsen_yalvac_3

Sizin kavramsallaştırmanızda, Türkiye Sinemasının bağımsız yönetmenlerinin, şehrin çeperlerinden gelen yerel kültürle ve o kültürün tutkulu, kalbi insanlık halleriyle ‘demokratik’ bir ilişki kurmasını mı anlamalıyız? Size göre arabeskin yeniden yarattığı ‘Türk Sineması’ bu eğilimin sineması mı?
Ben bu ilişkiye hem ‘içeriden’, hem ‘dışarıdan’ bakarak bir yaklaşım oluşturma derdim. Zira kanımca bir konuya veya insana sağlıklı yaklaşım meselelere bir ara yüzeyden bakmakla mümkün. Belli yönetmenler hala çizgilerini koruyorlar. Ancak Hollywood görselliğinden etkilenen filmler de yapılıyor 2000’li yıllarda.

‘Halkın Sineması’ veya ‘Yeşilçam’… Bu eğilimlerin baskın olduğu yıllardaki melodram kalıplarının içerdiği duygu, anlattığınız anlamda ‘Arabesk’e uzak bir üslup muydu?
Yeşilçam filmlerini katı bir biçimde eleştirmek doğru değil. Onlar çoğunluğumuzun birlikte büyüdüğü ve kendimiz ve toplumumuzla ilgili bir şeyler öğrendiğimiz filmler. Ancak çizdikleri pembe tablo özünde zıtlaşmacı bir yaklaşımı benimsediği için eleştirilmeliler bence. Zira zıtlaşmacı yaklaşımlar Arabesk’in ta kendisi.

‘Halkın sineması’ ve ‘Yeşilçam’ bence Arabesk’in rafine ve incelikli tezahürleriydi. Mesele konularımız değil ama bu konuların ele alınış biçimleri. Türk sinemasının üç farklı versiyonunda da konular zıtlaşmacı bir bakış açısıyla, çoğu zaman ya apolitik, ya banal ya da siyaseten militan bir biçimde ele alınmıştır. Bu yüzden Arabesk sinemamızda egemen bir üslup olmuştur.

Yılmaz Güney? Arabesk, 80’lerin ruh haliyle ifadesini buluyor belki ama bahsettiğiniz duygusal yoğunluk ve tutku, sokağın dili ile ilişkilenme anlamında Yılmaz Güney Sinemasını nereye koyarsınız?
Yılmaz Güney bize Yeşilçam sınırları içinde dahi modern imgeler yaratılabileceğini gösteren çok özel bir yönetmen. ‘Yol’ filmi çok güzel bir örnek. Hem sanatsal hem ticari olarak başarılı filmlere imza atmış bir usta. Bu anlamda önemli ve değerli.

ahsen_yalvac_5 ahsen_yalvac_6

“Daha önceki sinemalar; Yeşilçam, Yeni Sinema ve Halk Sineması, Türk kültürünün ve Türklerin nerede olduğu konusunda birbiriyle çatışan fikirlerin tartışıldığı bir arena olmuştur.” Biraz açar mısınız?
Yeşilçam kendisine Amerikan sinemasını örnek alarak Amerikan değerleriyle bütünleşmekte sakınca görmedi. Filmlerde çizilen pembe tablo özünde zıtlaşmacı bir ideolojiyi saklamaktaydı. Şehirler bile – çoğunlukla İstanbul anlatılmıştır- en fotojenik ve en güzel manzaralarıyla gösterilmiştir. Oysa şehirleri avuç içimizdeki çizgiler gibi tanımak daha anlamlı ve gerçektir.

Yeni sinema Avrupa sanat sinemasını örnek aldı. Bir yönetmen sinemasıydı. Alternatif yapım biçimlerine dayanan bu sinema uluslararası festivallerde ve yarışmalarda derece almak için yarışıyordu. İyi bir film yapabilmek için Batılı bir yönetmenin yaptığını yapmak gerektiğini ileri sürmekteydiler. Yeni sinema sinemanın evrensel bir sanat olduğunu ve Türk sinemasının Batı sinemasından ayrı düşünülemeyeceğini iddia ediyordu.  Ancak bu filmler Avrupa filmlerinin felsefe ve bakış açısından ziyade yalnızca sinemasal uygulamalarının etkilerini taşıyordu. Kimlik açısından bu filmler Batı aynasının yansımalarıydı. Sonuç olarak, Yeni sinema filmleri ilgiyle karşılanmamıştır.

Halkın sineması kültürel değerlerde bir samimiyet ve masumiyet arayışını temsil ediyordu. Bu sinemanın kurucusu ve teorisyeni Halit Refiğ, Halkın sinemasının Yeşilçam gelenekleri içinde kalmasını, ama kapitalist üretim biçimine dayanmaması gerektiğini ileri sürüyor, Sinematek grubunu Batılı elitist yaklaşımları dolayısıyla eleştiriyordu. Refiğ’e göre Türk halkının sineması, Türk toplumuna yabancı ithal konulardan değil, feodal ve İslami tonlarıyla gerçek Türk kültür ve uygarlığından ilham almalıydı. Batı’ya uzlaşmaz bir biçimde karşı çıkan bu anlayış, filmlerinde en naif biçimiyle ‘gerçek masumlar’ yaratmaya çalıştı.

Üç farklı sinema versiyonu, sinemamızdaki ulusal-kültürel kimlik konusu ile bağlantılıdır ve Avrupa ve Amerikan sinemasının hegemonyasına karşı bir cevap olarak ortaya çıkmıştır. Türk sineması veya gelişmekte olan ülkelerin sinemaları kendi kimliklerini tanımlarken ya bu sinemalardan olan farklılıklarına vurgu yapmış, ya da onların kurallarına açıkça muhalefet etmiştir. Amerikan toplumunun değerlerine özenme, Avrupa filmlerinin yüzeysel taklidi, ya da gerçek masumiyeti arayarak köklere dönme arzusu Arabesk’in incelikli tezahürlerinden başka bir şey değildir.

Bahsettiğiniz filmler de dâhil olmak üzere, 90’larla gelişen bağımsız yönetmenlerin oluşturduğu tarzın sizce Türkiye Sinemasında kökleri, öncülleri yok mu?
Bu kökleri her üç sinemada da görmekteyiz. Zira yenilikçi sinemadaki samimiyet ve yönetmen sineması olma unsurları bence bu sinemanın önceki sinemalardan etkiler taşıdığının bir göstergesi. Yeni sinema sinemamıza elle tutulur bir katkı sağlamamış da olsa kendisinden sonra gelen bir yönetmenler kuşağına zemin hazırlamıştır.


“Bu sinemanın bazı temel özellikleri sözlü gelenek ve türleri yaratıcı şekilde kullanması, duygusal mekânları farklı bir şekilde ele alması, yeni bir yerellik anlayışı ve insani iyi / kötü karşıtlığının ötesinde düşündüren yeni bir kimlik politikasıdır. Anlama önem verilmektedir.” “(…) bu sinemanın artık imgelerin bir birleşimi değil, farklı seyircinin kendi tecrübe ve yorumlamasına göre yeniden yapılandırdığı bir mekân yaratmasıdır.” Bu yeni sinemanın anahtar cümleleri gibi bu tespitleriniz. Bu eğilimin Türkiye Sinemasında kalıcı bir yerel üslup kurabildiğini söyleyebilir miyiz? Mesela İran Sinemasında olan…
Sinemamız henüz belirgin bir dile sahip değil. Şu andaki dil çeşitliliği ile modern bir arayış içinde. Ancak Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz, Derviş Zaim, Yeşim Ustaoğlu, Reha Erdem gibi bazı yönetmenlerimizin filmlerinde tutarlı bir üslup var. 2000’li yıllarda yapılan filmlere baktığımızda birçok bakımdan egemen sinemalara özenen bir sinema pratiği ile karşılaşmaktayız. Oysa ‘güçlü’ ile yarışabilmek onların eline uygun bir el çıkartmaktan geçmektedir. Başkalarının hayalleri tekrarlarla yeniden üretildiği zaman sinemayı sinema yapan hayal unsurundan uzaklaşılıyor.

“Tabutta Röveşata’daysa Arabesk, tutkunun diğer yüzü olan apati biçiminde karşımıza çıkmaktadır. Apati içindeki karakterler, hem dış dünyaya hem kendi bedenlerine karşı genel bir kayıtsızlık içindedirler. Eksikliğini duydukları şey duyarlılık değil, tutkunun ters yönde gelişmesinden kaynaklanan gerçek anlamda bir düşünce ve hareket eksikliğidir. Arabesk ya aşırı duygusal davranışlarla veya aşırı duyarsızlıkla kendini göstermektedir.” Bu filmle, şehrin kıyılarıyla ilgili belki de Türkiye Sinemasında ilk kez bu sertlikte konuşuluyordu. Sizi bu filmin şehre yaklaşımı mı etkiledi, yoksa kahramanın hayal kırıklıkları mı?
Tabutta Röveşata’da beni en çok yönetmenin hikâyeyi kurgularken takındığı rafine ve derinlikli bakış açısı etkiledi. Filmde bir sürü şey bir arada.

Tutku ve kendini feda etme… Zeki Demirkubuz’un ‘Üçüncü Sayfa’ kadar ‘Masumiyet’ filmi de bu çalışmanın konusu olabilir miydi? Bu filmi, bahsettiğiniz kavramsallaştırmayla değerlendirmenizi istesem neler söyleyebilirsiniz?
Masumiyet’te de Arabesk’in duygusal mekânı olanca berraklığıyla anlatılmakta. Karakterler bu filmde de kendilerini geçmişin bir ürünü olarak görüyor ve bunu değiştiremeyeceğini düşünüyor. Hareket adına yaptıkları her şey amaçsız ve sonuçsuz. Zira hiçbirinin küresel, devrimci bir amaçları yok.

Bahsettiğiniz filmler 90’ların filmleri… Bu çalışmayı yaptıktan sonraki zamanlarda, bu yıllarda hangi filmlerin tezinizi doğruladığını düşünüyorsunuz? ‘Arabesk’ ile ilişkilenme anlamında hangi filmlerden etkilendiniz?
Son yıllarda en çok Uzak, Bir Zamanlar Anadolu’da, ve Kader’den etkilendim. Yumurta, Süt ve Bal üçlemesi de etkileyiciydi.

Bugünlerde hangi konular üzerinde çalışıyorsunuz? Yeni bir kitap projeniz var mı?
Bugünlerde ‘kimlik’ üzerine çalışıyorum. Sinemamızda ve toplumumuzda kimlik konusunu sosyolojik bir çerçeveye oturtarak ve yeni filmlerle örnekleyerek ele alma gibi bir projem var. Bu konuları şehir mekânı ile bağlantılı bir biçimde ele alacağım.

ahsen_yalvac_8 ahsen_yalvac_1

Türk Sineması ve Arabesk/ Yazar: Ahsen Yalvaç / İnceleme & Araştırma /  Agora Kitaplığı – Sinema Dizisi / Kapak Tasarım – Mizanpaj: Sibel Yurt / 1. Basım Temmuz 2013 / 168 Sayfa

Ahsen Yalvaç; 1957 İzmir doğumlu… Bilkent Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalıştı. Kuala Lumpur, Moskova ve Hong Kong’ta yaşadı. Hong Kong Üniversitesi’nde Karşılaştırmalı Edebiyat ve Kültürel Çalışmalar bölümünde Türk Sineması ve Arabesk üzerine M. Phil yaptı. Halen Türk Sineması, Arabesk ve Mimari konulu çalışmalarına devam etmektedir.

SİTEDEN YORUMLAR

Birsen Erbay

04 Kasım 2013 10:35

Başarılarının devamını bekliyorum.Seni seviyorum…Ablan….

04  Kasım 2013 13:59

canım ablam teşekkürler…

Bahar

09 Kasım 2013 10:42

Keyifle okunacak bir kitap,başarılı bir söyleyişi…Tebrikler…

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.