“Yaşarken zorlanıyorsanız, yazarken daha da zorlanırsınız.”

 

Şair Akif Kurtuluş, Mihman adında bir roman yazdı. Yayıncısının “lirik bir polisiye” diye tarif ettiği Mihman gerçekten de bir dil işçisinin yarattığı lezzeti, sonuna kadar sunuyor. Akif Kurtuluş, kitabını sürükleyen polisiye hikâyenin yanı sıra, ülkeyi kavuran savaşı, o savaşın tarafları arasında açılan derin yarayı, uçurumu görmemizi sağlıyor. Hem edebiyatımızda hem de barışı kuracak yeni dilde, Mihman romanının önemli bir yeri olacak.

Şiirlerinizde olduğu gibi ayrı bir lezzet yakaladık kitabınızda. Bu kez farklı bir tarzda, polisiye bir tat içeren güzel bir ilk roman. Aslında içerik olarak yabancısı olmadığımız hatta tam da yaşanan gerçeklerin sizin cephenizden resmedilmesi gibi. Bu roman nasıl yazıldı?
Çok olumlu geri dönüşler alıyorum Mihman hakkında. Siz de sevmişsiniz anladığım kadarıyla. Teşekkür ederim. Ben aslında kusurları da paylaşılsın isterim. Kusursuz değildir ve doğrusunu isterseniz kimi yerlerde benim de tereddütlerim var. Öyle değil de böyle mi yazsaydım, diye. “Biz bize” konuştuğumuz için belki de, “yabancısı olmadığımız” diyorsunuz. Ama “yaşanan gerçekler” ile “hakikat” arasında büyük uçurumlar var. O nedenle “benim gerçeklerim” diye lafa girmem, benim için de kolay değil. Yine de sonuçta doğrudur tabii; her romanda ilk açılan pencere, yazarın penceresidir. Nasıl mı yazıldı? Çok debelendim. Bu kadarını söyleyeyim.

Türk edebiyatında Kürtler neredeyse hiç yer almazken, siz Karadenizli bir şair-yazar olarak, farklı bir kültüre ve coğrafyaya dair kanayan bir yaraya parmak basıyorsunuz. O bölge hakkında yazmak sizi zorladı mı?
Karadenizli olmaktan çok, Çamlıhemşinli olmak, aslında Hemşinli olmak, diyelim. Ama Hemşinli olmak benim için hiçbir zaman ayırıcı, kendi dışımdakileri bunun üzerinden algılayan bir kimlik olmadı. Bu devletin yurttaşı olmamın, Türkiyeli olmamın da farkı yok doğrusu. Mihman’daki taksi şoförünün ağzıyla söyleyecek olursam, “yarayan kana” parmak basmak… Başka yerde de bunu ifade ettim. Yaşarken zorlanıyorsanız eğer, yazarken daha da zorlanırsınız. Birçok anlamda zorlandım.

Kitap kapağı bir yalnızlık duygusu taşıyor. Kitapta geçen bir cümleyi yöneltmek istiyorum: “Bir kitabın kapağı, ne kadar yalnızlık kokabilir?”
Siz ne kadar yalnızsanız… Ama unutmayın, yalnızlık, ıssızlık değildir. Kimsesizlik değildir. Bir başına olmak da değildir. Aslında doğru ne biliyor musunuz? Yalnız, yalnızlığını anlatamaz. İçinde “yalnız” geçen bir cümle kurmaz, kuramaz. Bilmez yalnız olduğunu. Yalnızlığından bahsedenlerin tamamı, duyduklarını, kulağa hoş gelen sözleri bize aktarıyordur.

Sizce başarı yalnızlığı mı getiriyor? Ya da başarıya ulaşmış insanların genel olarak yaşadıkları bu yalnızlık duygusunun nedenleri ne?
Hiç düşünmedim. Edebiyat, başarı gibi bir sözcükle yan yana gelmez. Sağlıklı, gürbüz ve başarılı insanların da bir yazısı olur ama o edebiyat mıdır? Sanmıyorum. Dolayısıyla, başarıya ulaşmış insanların yalnızlık duygusunun nedenlerini bilemiyorum. Bana tam tersi gibi geliyor. Başarısız insanların bir şeylerinden söz edebiliriz de, o da yalnızlık mıdır? Olursa ancak başarısız insanların yalnızlığı olabilir.

AKİF.KURTULUŞ1 AKİF.KURTULUŞ2

Yusuf’un ölümü ve annesi Nalan’ın tavrı kitabın en dikkat çeken ayrıntılarından. Nalan oğlunun ölümüyle, alışagelmiş şehit cenazelerinde olduğu gibi “vatan sağ olsun” demek yerine; aynı çatışmada ölen gerillaların annelerine seslenerek “acıyı ana yüreğinde eşitliyor”. Daha önce “Barış Anneleri Girişimi” bu konuda adım atsa da, pek bir sonuç alamadılar, hatta sert tepkiler aldılar kimi zaman. Sizce evlatlarını yitiren anneler, yüreklerinin acısını birleştirebilirse barışa nasıl bir katkı sağlar? Barışın umudu olur mu bu durum?
Nasıl bir katkı sağlayacağını ölçemem, haliyle. Tek tük örnekleri de var bunun. Aynı acının ana yüreğinde eşitlenmesi, bizi boğan savaş dilinin karşısında başka bir duyguya, farklı bir dile işaret eder. Diğer ananın acısını, aynı acıyı yaşayan ananın sahiplenmesi, birlikte yaşamak istediğimize ilişkin umut verir bize. En azından bana.

Nalan, oğluyla aynı çatışmada ölen gerillanın annesini ziyarete gittiğinde, Asiye “Tülbentimi yere atmayacağım” diyor. Bu kitabın sayfaları arasında gizlenmiş çok çarpıcı bir film sahnesi gibiydi. Barış bu kadar uzak mı?
Aşiretler arası çatışmalarda, aşiretin sözü geçen kadınları tülbenti attığı zaman, erkekler silahlarını indirirdi. Arkasından kalıcı bir barış gelsin gelmesin, silahlar susardı. Asiye’nin tülbendini yere atmaması, barış umudunun uzaklığıyla ilgili değil. Yere atılan tülbent, artık bir metafor değerinde. Çünkü kadınlar da savaşıyor. Hakkâri’de kadınlar, üstelik bu yıl içinde yaptılar bunu. Barışı getirmeyeceğini biliyorlardı ama barış istediklerini göstermek için, yine de yaptılar bunu. Asiye, kaç yüz yıllık bir geleneğin simgesi tülbendini yere atmıyor. Çok daha anlamlı bir şey yapıyor bence. Aynı çatışmada ölen Türk gencinin anasına veriyor. Bundan daha sağlam bir barış isteği ve umudu olamaz…

Kimsenin kimsenin acısını anlamadığı bir çağda, Nalan’ın acılarını yaşama biçimine saygı gösterilmesini beklemek de biraz hayal sanırım…
Öyle düşünmüyorum. Eğer bir romanda bir tek kişi, Selami Bey, “Acısını nasıl paylaşacağını acıyı yaşayana bırakalım” diyorsa, bu hayat sandığımız kadar imkânsız değildir. Romandaki o bir tek kişi, hayatta bir tekten çok fazladır.

“Hayatı aklıyla değil, vicdanıyla katlanılmaz bulur insan. O saatten sonra yolun karşı tarafına geçmek, an meselesidir. Artık karşı tarafa, ömrün boyunca attığın en küçük adımı atarak geçersin.” Kitapta kahramanınızın sorduğu soruyu size yöneltmek istiyorum. İnsanlar hayatlarını nereye kadar taşıyıp taşıyamayacaklarını biliyorlar mı?
Bilseler, edebiyat olmazdı. Kariyer planlaması yapanların edebiyatı onun için yok.

Hayatı sorgularken bulacağı cevaplardan korktuğu için mi, sadece mevcut gerçeklerle yetinir insan?
Korkabilmesi, fena bir eşik değildir. Hiç sormayanların dünyasında yaşıyoruz. Bazıları sorabiliyorlar, sorabilenlerin çoğu da bulacağı cevaplardan korktukları için, mevcut gerçeklerle yetiniyorlar.

“Hiçbir yaralı, yolda kendisine vurup kaçanı döner diye beklemezdi. Şimdi bana vurup kaçanı almaya gidiyordum” diyor MİT’çi Mehmet Fuat ve onun için çok derin bir yüzleşmenin başlangıcı oluyor bu… Siz bu kitapta MİT görevlisi ile Nezir’in iç hesaplaşmalarıyla çok farklı gibi görünen insan hallerinin aslında birbirinden çok da uzak olmadığını gösteriyorsunuz…
Hem çok uzak, hem çok yakın… İnsan hallerinin “göründüğü” gibi ya da “görmek istediğimiz” gibi olmamasıyla ilgili. Hani Althusser’in dediği gibi: “İnsanın temel niteliği tahmin edilemezliğidir.”

Özellikle MİT görevlisi Mehmet Fuat’ın Nezir’e dair söylediği “Seni unutmak değil benimkisi. Seni hatırlayamamak değil. Seni hiç görmedim. Kırk yıl önce seni o sınıfta görseydim, hepimiz başka olurduk…” cümlesi bugün gelinen noktanın köklerinin nerelere dayandığının ipucunu mu veriyor?
Devletin Kürt politikası başta olmak üzere, tek-tip yurttaş yaratma projesinin, halka rağmen, halkın rızası hilafına yürüdüğünü kimse bana söylemesin. Marx’ın dediği hani şu “Bilmiyorlar ama yapıyorlar” lafı var ya. Bağlamından biraz kopararak söyleyeyim, halk, linç etmediği zamanlarda “bilmeden yapar” böyle şeyleri. Linç başka. Orada sadece neyi linç ettiği ayrıntıdır. MİT’çinin ortaokul öğrencisiyken yaptığı şey, görmemek yani, bilmeden yaptığıdır tam da. Ben bunu merak ettim. Koca sınıfta herkesi hatırlıyor, hatırlaması gereken önemli bir şey var çünkü. Ama birini hatırlamasına bile gerek yok. Çünkü o, sınıfta hiç olmamış. Evet, ipuçlarından biridir..

AKİF.KURTULUŞ4 AKİF.KURTULUŞ3-ANASAYFA

Peki kitapta Nezir’in MİT görevlisi Mehmet Fuat’a sorduğu gibi: “Hangimiz öbürüne gönül koyacak? Kim kimin yarasını sağacak?” MİT görevlisi Mehmet Fuat’ı intihara sürükleyen nedenler tam da bu durumdan ötürü diyebilir miyiz?
Mehmet Fuat intihar mı etti, yoksa öldürüldü mü? Ben de bilmiyorum. Bunu okur tamamlayacak sanırım. Okur kendine göre bir cevap bulacak buna. Mehmet Fuat, kırk yıl önceki failini tam bulduğu anda, katil olduğunu görüyor. Bu mudur sonunu hazırlayan? Gelin isterseniz okura bırakalım. Ben buna sağlıklı bir cevap veremem.

Çok yakın bir tarihte CHP milletvekili Hüseyin Aygün’ün kaçırılmasıyla ülke gündemi çalkalanırken, kitapta da benzer bir vakayı görüyoruz. Hatta benzer açıklamalar dikkat çekiyor…
O benzerliğe sıkıştırılması üzerine ne söylesem bilemiyorum. Yanlış yaptı PKK’lılar. Mihman yayımlandıktan hemen sonra değil de, şöyle üç beş ay sonra yapsalardı. (Gülüyor) Şakası bir yana, benzer açıklamalar, ne ilk Mihman’da yapıldı ne de Hüseyin Aygün kaçırıldığında. Nerede ne tür açıklamalar yapılacağını biliyordum. Mihman’ı yazarken, çok ders çalıştım. Bu kadarını söyleyeyim.

Öldürülen Kürt sanatçı Delila bu kaçırılma vakasının kahramanlarından. Delila’ya bu kitapta ve bu vakayla yer vermenizin bir nedeni var mı? Yoksa simgesel bir isim mi olsun istediniz?
Delila’nın sesini tanıyorum. Ses kayıtlarını dinledim. Çok güzel bir sesi vardı. Bunu yakalamış olmanıza ayrıca sevindim, hemen söyleyeyim. Simgesel bir isim olsun istedim. Doğru.

“Mermiyi yiyeceğini anlayan çaresiz askerin yüzü, onun yüzü anladım ki insanlığın gerçek yüzüdür. Ondan başka bütün yüzler maskedir. Gördüm o yüzü ve unutmadım. Bazen insanın bir saniyeden kısa bir anda gördüğü, ömrünün yarısını alır. Otuz yıllık ömrümün yarısını ona verdim. Hâlâ da unutabilmiş değilim. Bir daha almadım o yüzü yanıma. Bildim ki o yüzü yanımda taşırsam bu dağlarda yaşayamam.” Delila’nın dağda iç sesine kulak verdiğimizde söyledikleri aslında bize bir başka insan halinin kapılarını aralıyor. Birbirini öldürmeye kodlanmış genç insanlar. Birbirlerinin yüzlerini taşımaktan vazgeçmeseydi belki farklı olurdu her şey… Ne dersiniz?
O tür kestirmelerde bulunamam. Belki bulunmak lazım. Ben o iç dünyaların seslerini duydum ve o sesleri biraz açtım. Duyulsun istedim. Savaş, savaşan insanları değiştirir… Bakın bu da bir klişe değil mi? Bilmediğimden soruyorum. Ben bunun da bir klişe olabileceğinden şüphelendim ve bu şüphemi paylaştım. Birbirlerini öldürmeye kodlanmış gençlerin arasında, diyorsunuz. O kodların arkasındaki dünyayı merak ettim. O küçük boşluktaki sesleri duymaya çalıştım. Bunu da öyle “barışa hizmet” filan gibi hamaset kokan kalıpların içinde yapmadım. Yapmamaya çalıştım. Bir arkadaşım bana, “Mihman aslında sadece Yusuf, Delila ve Siyabend’in romanı olsaydı” dedi. Olmazdı. O üçü değil savaşan. Bu toplumun kılcallarına kadar ilerlemiş bir çatışmanın tarafları sadece eline silah alanlar olabilir mi?

AKİF.KURTULUŞ5 AKİF.KURTULUŞ6

“Hepimiz hem bir başkasının kim olduğuna karar verecek kadar iktidar sahibiyiz hem de bir başka iktidarın bu soruya verdiği cevap karşısında, çaresiz…” Peki kimin kim olduğuna kim nasıl karar verecek? Etiketlerle kuşatılmış hayatımızda vazgeçtiğimiz ne olmalı ki özgürlüğümüze kavuşalım?
Gücü olan buna karar veriyor. Ben, etiketlemektense etiketlenen olmayı tercih ederim. Yoksa başka bir çarem, ikincisini tercih ederim. Bu tercihimin bana özgürlük bahşedeceğini bilemem. Bahşetmekten de geçtim, özgürlüğümü elime alacağımı da söyleyeyem.

Kızı dağa giden Ayfer, Nalan’a yazdığı mektupta “Evlat acısını yıkacak daha büyük acı yoktur canım kardeşim. Senin sesin sayıların merhametsizliğine öyle bir vurdu ki, bunu anlayacak vicdan nasip etsin Allah. Hepimize…” diyor. Sayıların merhametsizliğine en çarpıcı örneklerinden birine daha yakın bir zamanda, ölen askerler için “üç beş Mehmet” tanımını yapanlarla rastladık. Ölen kim, kalan kim?
Ölen, her zaman kalanlardır. Savaş, yaşayanları öldürmek için yapılır.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.