Al Midilli – John Steinbeck

 

“Gündelik yaşamın çelişkilerini, sıradan insanlarının acı ve sevinçlerini, umudu ve ayakta kalma mücadelesini gözlem yeteneğiyle birleştiren, anlatısındaki küçük ayrıntılarla okuru derinden yakalamayı başararak dünya edebiyatında özel bir yer edinen John Steinbeck, bu kez Jody’ye odaklanıyor. Doğanın kâh çetin kâh teskin edici koşulları, Salinas Vadisi’nin engin topraklarındaki mütevazı bir çiftlik evinde yaşayan insanların birbirleriyle ilişkilerini de belirlemektedir kuşkusuz. Otoriter babasının sürpriz bir biçimde hediye ettiği al midilli de Jody için yeni bir dünyanın kapılarını açar. Steinbeck, Jody’nin beklenti ve hayalkırıklığı, sorumluluk ve kaygı, sabır ve hüsran gibi yetişkinler dünyasının alışıldık halleriyle ilk karşılaşmalarını doğa ve hayvan sevgisiyle bütünleşmiş bir biçimde resmederek hüzünlü ve bir o kadar gerçek bir anlatı çıkarıyor ortaya. Yaşanan toplumsal kırılmaların sesi ise her satırda kendini hissettiriyor…” Al Midilli’den bir bölüm yayımlıyoruz.

Armağan

Billy Buck günün ilk ışıklarıyla barakadan çıktı, verandada bir an durup gökyüzüne baktı. Tıknaz, çarpık bacaklı, pos bıyıklı bir adamdı. Elleri kocaman, avuçları ise geniş ve kuvvetliydi. Derin düşünceler içindeymiş gibi duran ela gözleri nemli, kovboy şapkasının altından çıkan saçları yıpranmış ve diken dikendi. Billy verandada dikilirken hâlâ gömleğini kotunun içine sokuşturmaya çalışıyordu. Kemerini şöyle bir çözüp tekrar bağladı. Kemerdeki her deliğin kenarındaki aşınmış, parlak yerler Billy’nin orta kısmının yıllar içinde nasıl yavaş yavaş genişlediğini gösteriyordu. Billy havaya baktıktan sonra sırasıyla burun deliklerine işaret parmağını dayayıp gürültüyle sümkürdü. Ardından ellerini ovuşturarak ahıra doğru yürüdü. Bölmelerde duran iki atla yatıştırıcı bir sesle konuşarak onları tımarlayıp fırçalamaya koyuldu. Tam işini bitirdiği sırada evdeki üçgen zilin çaldığını duydu. Billy kaşağıyla fırçayı birbirine tutturup tırabzanın üstüne bıraktı ve kahvaltı için eve yöneldi. Hareketleri öyle bilinçliydi ve zamanı o kadar iyi kullanıyordu ki eve vardığında Bayan Tiflin hâlâ zili çalıyordu. Kadın kır saçlı başını ona doğru sallayıp mutfağa girdi. Billy Buck merdivene oturdu, çünkü o bir sığırtmaçtı ve yemek odasına giren ilk kişi olması uygunsuz kaçardı. Bay Tiflin’in evin içinde çizmelerini ayağına geçirmek için yere vurduğunu duydu.

Zilin tiz sesi Jody adındaki oğlanı da harekete geçirmişti. Daha küçüktü, on yaşındaydı, saman sarısı saçları vardı. Ela gözleri utangaç ve kibardı, düşüncelere daldığı zamanlarda da ağzını oynatırdı. Zil onu uykusundan kaldırmıştı. Kulaklarını tırmalayan sese itaatsizlik etmek aklından bile geçmedi. Tanıdığı hiç kimse bu çağrıya itaatsizlik etmezdi. Dağınık saçlarını gözünün önünden çekti, geceliğini çıkardı. Mavi patiskadan gömleğini ve tulumunu bir çırpıda üzerine geçirdi. Yaz sonu olduğundan, giymekle uğraşması gereken ayakkabılar yoktu elbette. Mutfakta annesinin lavabonun önünden çekilip ocağa doğru gitmesini bekledi. Sonra elini yüzünü yıkadı, saçlarını ıslatıp parmaklarıyla geriye doğru taradı. Lavabonun başından uzaklaşırken annesi sert bir edayla ona doğru döndü. Jody utangaçça gözlerini kaçırdı.

“Gecikmeden kesmem lazım o saçı,” dedi annesi. “Kahvaltı masada. Otur da Billy gelebilsin.”

Jody, yer yer aşınmış beyaz muşamba örtülü masaya oturdu. Yağda yumurtalar servis tabağına ayrı ayrı dizilmişti. Jody tabağına üç yumurta koydu, ardından üç kalın dilim pastırma aldı. Yumurtalardan birinde dikkatini çeken kan damlasını dikkatle ayırdı.

Billy Buck içeri girdi. “Bir zararı yok onun,” dedi. “Horozun bıraktığı bir işaret sadece.”

Jody’nin uzun boylu, sert bakışlı babası içeri girdi. Jody döşemedeki seslerden onun çizme giydiğini anlamıştı, ama yine de emin olmak için masanın altına baktı. Babası masanın üstündeki gaz lambasını kapattı, çünkü artık pencereden yeterince ışık giriyordu.

Jody o gün babasının ve Billy Buck’ın at sırtında nereye gideceğini sormadı, ama yanlarında gidebilmeyi çok istiyordu. Babası disiplinli bir adamdı. Jody onun her dediğini sorgusuz sualsiz yapardı. Carl Tiflin oturup yumurta tabağına uzandı.

“İnekler hazır mı, Billy?” diye sordu.

“Aşağıdaki çayırdalar,” dedi Billy. “Onları tek başıma da götürebilirim.”

“Elbette götürebilirsin. Ama insan yanına yoldaş ister. Üstelik boğazın fazlaca kurur.” Carl Tiflin bu sabah pek neşeliydi.

Jody’nin annesi kapıdan başını uzattı. “Ne zaman dönersiniz, Carl?”

“Bilemem. Salinas’da birkaç adamı görmem lazım. Akşama kadar gelmem herhalde.”

Yumurtayı, kahveyi ve somunları hızla silip süpürdüler. Jody iki adamın peşinden dışarı çıktı. Atlarına binmelerini, altı yaşlı süt ineğini çitle çevrili çayırdan çıkarmalarını ve Salinas’a doğru tepeye tırmanmaya başlamalarını izledi. Yaşlı inekleri kasaba satacaklardı.

Onlar tepeyi aşıp gözden kaybolduktan sonra Jody evin arka tarafındaki tepeye tırmanmaya başladı. Köpekler evin köşesinden koşarak çıktı, yüzlerinde haz dolu korkunç bir sırıtışla yaltaklanarak yaklaştılar. Jody başlarını okşadı – kocaman kalın kuyruğu ve sarı gözleriyle Kocabaş, bir çakalı öldüren ama bu sırada bir kulağını kaybeden çoban köpeği Herkül. Herkül’ün sağlam kulağı çoban köpeklerinde görülmemiş ölçüde dik dururdu. Billy Buck bunun hep böyle olduğunu söylemişti. Coşkulu karşılaşmanın ardından köpekler görev bilinciyle burunlarını yere yaklaştırıp önden gittiler. Zaman zaman da başlarını çeviriyor, çocuğun gelip gelmediğini kontrol ediyorlardı. Kümeslerin oraya geldiklerinde bıldırcınların da tavuklarla beraber yemlendiğini gördüler. Belki bir gün koyun gütmesi gerekir diye pratik yapmak isteyen Herkül tavukları biraz kovaladı. Jody yukarı doğru devam ederek boyundan büyük mısırların bulunduğu bostana girdi. Balkabakları henüz yeşil ve ufaktı. İleriye, buz gibi kaynak suyunun borudan yuvarlak bir ahşap yalağa döküldüğü çalılığın kenarına doğru yürüdü. Eğildi ve yeşil yosunlu ahşaba yakın bir yerden kana kana su içti. Suyun en lezzetli yeri burasıydı. Sonra arkasını dönüp çiftliğe baktı: Kırmızı sardunyalarla çevrelenmiş beyaz badanalı ev ve servi ağacının oradaki, Billy Buck’ın tek başına yaşadığı uzun işçi barakası. Jody servi ağacının altındaki kocaman kara kazanı görebiliyordu. Domuzlar burada haşlanırdı. Güneş artık tepenin ardından çıkmış, evlerin ve ahırların beyaz badanası üzerinde parlıyor, ıslak otları usul usul kurutuyordu. Jody’nin hemen arkasındaki çalının içinde kuşlar cıvıldaşıyor, kuru yaprakların arasında epeyce bir hışırtı çıkarıyorlardı; yamaçlardan sincapların tiz çığlıkları geliyordu. Jody çiftlik binalarına göz gezdirdi. Havada bir belirsizlik vardı; bir şey değişmiş, kaybedilmiş ve aşina olunmayan yeni bir şeyler kazanılmış hissi. İki kocaman kara akbaba yere yakın süzülerek yamaçtan inerken gölgeleri de önlerinden hızla ilerliyordu. Civarda bir hayvan ölmüştü. Jody bunu biliyordu. Bir inek ya da bir tavşanın kalıntıları olabilirdi. Akbabalar hiçbir şeyi gözden kaçırmazdı. Her dürüst insan gibi Jody de akbabalardan nefret ederdi, ama onlara bir şey yapılamazdı, çünkü leşleri ortadan kaldırırlardı.

Bir süre sonra çocuk sallana sallana tepeden aşağı indi. Köpekler çoktan ondan umudu kesmiş, kendi işlerine bakmak üzere çalıların arasına girmişlerdi. Bostandan geçerken bir an durup yeşil bir kavunu topuğuyla ezdi, ama yaptığından pek memnun olmadı. Kötü bir şey yaptığını gayet iyi biliyordu. Ezik kavunu örtmek için üzerine tekmelerle toprak attı.

Eve döndüğünde annesi ellerini yakalayıp parmaklarını ve tırnaklarını kontrol etti. Gerçi okula giderken temiz olmasını sağlamanın pek faydası yoktu, çünkü yolda başına kim bilir neler gelecekti. Kadın çocuğun parmaklarındaki kara çatlaklara bakıp içini çekti, sonra da kitaplarını ve sefer tasını verip bir mil uzaktaki okula yolladı. Bu sabah çocuğun ağzının fazlaca oynadığını fark etmişti.

Jody yolculuğuna başladı. Ceplerini yolda bulduğu minik beyaz kuvars taşlarıyla doldurdu. Her gördüğü kuşu ya da yolun üzerinde güneşlenmeyi fazlaca uzatmış tavşanları taşlayarak yürüyordu. Köprünün oradaki kavşağa gelince iki arkadaşıyla buluştu ve birlikte yürümeye koyuldular. Yürürken komiklikler ve saçma sapan şeyler yapıyorlardı. Okul açılalı daha iki hafta olmuştu. Öğrenciler arasında hâlâ biraz isyan ruhu kalmıştı.

Jody tepeyi aşıp tekrar çiftliğe yukarıdan baktığında öğleden sonra dört olmuştu. Gözleri atları aradı, ama çitle çevrili çayır boştu. Babası daha dönmemişti. Bunun üzerine adımlarını yavaşlattı, öğleden sonra yapacak bir sürü işi vardı. Çiftlik evinin verandasında annesini çorapları tamir ederken buldu.

“Mutfağa iki çörek bıraktım senin için,” dedi annesi. Jody hemen mutfağa doğru süzüldü. Geri geldiğinde çoktan birinin yarısını bitirmişti ve ağzı doluydu. Annesi o gün okulda ne öğrendiğini sordu, ama ağzından çörek parçaları saçarak verdiği cevabı dinlemedi. Bir noktada da sözünü kesti: “Jody, bu gece odun sandığını tam doldur. Dün gece çubukları çapraz koymuşsun ve yarısına kadar bile dolmamış. Bu sefer çubukları düzgün koy. Bir de tavuklardan bazıları yumurtalarını saklıyor ya da köpekler yiyor. Otların arasına gizli yuva yapmışlar mı diye bir bak.”

Jody çöreklerini yiyerek çıkıp işleri yapmaya koyuldu. Darıları attığında bıldırcınlar da inip tavuklarla beraber yemlendi. Nedense babası bıldırcınların gelmesinden gurur duyuyordu. Bıldırcınlar orayı terk eder diye korktuğundan evin civarında ateş edilmesine asla izin vermiyordu.

Tahta kutu dolduğunda Jody 22’lik tüfeğini alıp yukarıya, çalılığın oradaki pınara yöneldi. Tekrar su içtikten sonra tüfeğini etraftaki her şeye doğrultmaya başladı: kayalara, uçan kuşlara, servinin dibindeki kocaman kara kazana… Ama ateş edemedi, çünkü kurşunu yoktu ve on iki yaşına kadar da olmayacaktı. Babası onun tüfeği eve doğrulttuğunu görseydi kurşunları vermeyi bir yıl daha geciktirirdi. Jody bunu hatırladı ve bir daha tüfeği tepeden aşağı doğrultmadı. Kurşun için iki yıl bekleyecekti zaten. Babasının armağanlarının hepsi bazı şartlarla gelirdi ve bu da değerlerini biraz azaltırdı. İyi disiplin böyle bir şeydi.

Babası dönmediği için karanlığa kadar akşam yemeği yemediler. Nihayet Billy Buck’la birlikte döndüklerinde, Jody nefeslerinden o nefis konyak kokusunu aldı. İçten içe sevindi, çünkü babası konyak koktuğu kimi zamanlarda onunla konuşurdu, hatta bazen kendi çocukluğundaki vahşi zamanlarda yaptığı şeyleri anlatırdı.

Yemekten sonra Jody şöminenin başına oturup utangaç, nazik gözleriyle odanın köşelerini araştırmaya başladı. Babasının artık baklayı ağzından çıkarmasını bekliyordu, çünkü bir şeyler sakladığını anlamıştı. Ama hayal kırıklığına uğradı. Babası ona sert sert parmağını salladı.

“Artık yatsan iyi olur, Jody. Yarın sabah bana lazımsın.”

Bu çok kötü değildi. Jody kendisine söylenenleri yapmayı severdi, yeter ki rutine binmesin. Gözlerini yere çevirdi ve aklındaki soruyu sormadan önce biraz ağzını oynattı. “Yarın ne yapacağız, domuz mu keseceğiz?” dedi usulca.

“Boşver şimdi. Artık yatsan iyi olur.”

Kapı arkasından kapandıktan sonra Jody babasının ve Billy Buck’ın kıkırdadığını duydu ve kendisine bir tür şaka yaptıklarını anladı. Daha sonra yatakta uzanıp diğer odadaki mırıltılara kulak kabartırken de babasının bir şeye itiraz ettiğini duydu. “Ama Ruth, çok para vermedim ki.”

Jody ahırın orada baykuşların fare avladığını, yandaki meyve ağacının bir dalının rüzgarda evin duvarını tıkırdattığını duydu. Bir ineğin böğürmesini dinlerken uykuya daldı.

Sabah zilin çağrısıyla uyanan Jody her zamankinden çabuk giyindi. Mutfakta yüzünü yıkayıp saçını geriye doğru tararken annesi sert bir sesle uyardı. “Karnını adamakıllı doyurmadan dışarı çıkmak yok.”

Jody yemek odasına geçip uzun, beyaz masaya oturdu. Dumanı tüten bir bazlamayı servis tabağından aldı, üzerine iki kızarmış yumurta yerleştirdi, bir bazlama daha koydu ve çatalıyla üstünden bastırdı.

Babası ve Billy Buck içeri girdi. Jody döşemede çıkan seslerden onların topuksuz ayakkabılar giydiğini anlamıştı, ama yine de emin olmak için masanın altına doğru baktı. Gün ışıdığı için babası gaz lambasını kapattı. Sert ve disiplinli bir edayla Jody’e baktı. Billy Buck ise gözlerini kaçırıyordu. Çocuğun soru dolu utangaç gözlerine bakmaktan sakınarak koca bir dilim ekmeği kahveye batırdı.

Carl Tiflin, “Kahvaltıdan sonra bizimle geliyorsun,” dedi sertçe.

Bunun üzerine Jody çiğnediği lokmaları yutmakta zorlanmaya başladı, çünkü kötü bir şey olacakmış gibi geliyordu artık. Billy tabağını eline alıp içine dökülmüş kahveyi de kafasına diktikten ve ellerini pantolonuna sildikten sonra iki adam masadan kalktı ve birlikte sabah aydınlığına çıktı. Jody de saygılı bir havayla hemen arkalarından gidiyordu. Aklına gelen türlü türlü şeyi kovmaya, zihnini tam bir hareketsizlik halinde tutmaya çalışıyordu.

Annesi seslendi: “Carl! Okulundan kalmasın yalnız.”

Bir dalında domuz asmakta kullanılan çengel sallanan servinin ve kocaman kara kazanın yanından geçtiler, demek ki domuz kesmeyeceklerdi. Güneş tepenin üstünde belirdi, ağaçların ve evlerin uzun, karanlık gölgeleri ortaya çıktı. Ahıra kestirmeden gitmek için tarladan geçtiler. Jody’nin babası kapının kancasını kaldırdı ve içeri girdiler. Aşağı inerken güneşe doğru yürümüşlerdi. Gözleri kamaştığından ahır kapkaranlık geldi. Saman ve hayvanlar sayesinde içerisi ılıktı. Jody’nin babası bölmelerden birine doğru ilerledi. “Gel buraya!” diye buyurdu. Jody artık etrafı görmeye başlamıştı. Bölmeden içeri baktı, sonra hızla geri çekildi.

Bölmenin içinden al bir midilli ona bakıyordu. Gergin kulakları öne doğru devrilmişti ve gözlerinde bir itaatsizlik pırıltısı vardı. Uzun tüyleri sertleşip kabarmış, yelesi ise mısır püskülü gibi olmuştu. Jody bir an yutkunamadı, boğulacağını sandı.

“İyi bir tımara ihtiyacı var,” dedi babası. “Ayrıca bir kez olsun ona yem vermediğini ya da bölmesini kirli bıraktığını duyarsam hemen satarım.”

Jody midillinin gözlerine bakamıyordu. Bir süre gözlerini ellerine diktikten sonra çok utangaçça sordu: “Benim mi?” Kimse cevap vermedi. Elini midilliye uzattı. Gri burun yaklaştı, gürültüyle kokladı, sonra dudaklar geri çekildi ve kuvvetli dişler Jody’nin parmaklarının üzerine kapandı. Midilli başını aşağı yukarı salladı. Neşeyle gülüyor gibiydi. Jody berelenmiş parmaklarına baktı. “Eh,” dedi gururla – “Eh, bayağı iyi ısırıyor.” İki adam biraz rahatlamışçasına güldü. Carl Tiflin ahırdan çıkıp tek başına yandaki tepelerden birine doğru yürüdü, çünkü utanmıştı, ama Billy Buck kaldı. Onunla konuşmak daha kolaydı. Jody tekrar sordu: “Benim mi?”

Billy işbilir bir edayla cevapladı. “Tabii ki! Yani iyi bakarsan ve eğitimini verirsen. Nasıl yapacağını göstereceğim. Daha genç. Bir süre ona binemeyeceksin.”

Jody acıyan elini tekrar uzattı ve al midilli bu kez burnunun okşanmasına izin verdi. “Keşke havuç getirseydim,” dedi Jody. “Onu nereden aldık, Billy?”

“Şerifin açık artırmasından,” dedi Billy. “Salinas’ta bir gösteri topluluğu batmış, bir sürü de borçları varmış. Şerif de onların mallarını satıyordu.”

Midilli burnunu uzattı ve vahşi gözlerinin önüne düşen perçemlerini salladı. Jody midillinin burnunu biraz daha okşadı. “Eyer… yok mu?” dedi usulca.

Billy Buck bir kahkaha attı. “Unutmuşum. Gel bakalım.”

Koşum odasında kırmızı deriden minik bir eyeri aşağı indirdi. “Bu sadece bir gösteri eyeri,” diye dudak büktü. “Çalılıklarda gezmeye uygun değil ama çok ucuza aldık.”

Jody eyere de bakamıyordu, üstelik söyleyecek bir tek kelime bulamıyordu. Parlak kırmızı deriyi parmak uçlarıyla okşadı ve uzun bir süre sonra, “Gerçi üzerinde güzel durur,” dedi. Bildiği en büyük ve güzel şeyi düşündü. “Hâlâ bir adı yoksa, ona Gabilan Dağları adını vermek isterim,” dedi.

Billy Buck onun neler hissettiğini anlamıştı. “Biraz uzun bir isim değil mi? Neden ona sadece Gabilan demiyorsun? Şahin demektir. Bu isim ona çok yakışır.” Billy memnun olmuştu. “Kuyruk kıllarını toplarsan sana bir ara kıldan urgan da yapabilirim belki. İlmekli dizgin olarak kullanırsın.”

Jody bölmenin oraya geri gitmek istedi. “Onu okula götürebilir miyim, dersin… çocuklara göstermek için?”

Ama Billy başını iki yana sallayarak reddetti. “Daha yular eğitimi bile yok. Onu buraya getirmek çok zor oldu. Neredeyse sürükledik diyebilirim. Ama sen artık okula gitsen iyi olur.”

“O zaman öğleden sonra çocukları getiririm onu görmeleri için,” dedi Jody.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Sel Yayıncılık’a teşekkür ederiz.

John Steinbeck, babası Prusya, annesi ise İrlanda göçmeni ırgat bir ailenin çocuğu olarak, 1902 yılında Kaliforniya’nın Salinas kentinde doğdu. Çocukluk ve ilk gençlik yılları boyunca okul dışındaki zamanını Salinas Vadisi’ndeki çiftliklerde çalışarak geçirdi. Eserlerinin çoğunda da mekân olarak burayı seçti. Erken yaşlarda yazar olmaya karar veren Steinbeck, 1919’da girdiği Stanford Üniversitesi’nde yalnızca yazarlığına katkısı olacağını düşündüğü derslere katıldı. Öğrenimini sürdürdüğü altı yıl boyunca tezgâhtarlık, ırgatlık, marangozluk, laborantlık, boyacılık, kapıcılık gibi pek çok işte çalıştı. Steinbeck’in ilk romanlarından başlayarak emekçilerin yaşam koşullarını ve ilişkilerini başarıyla yansıtabilmesinde bu yaşam deneyimi etkili oldu. Üniversiteyi bıraktıktan sonra New York’a giderek gazetecilik yapmayı denedi ancak yazılarının büyük kısmını yayınlatmayı başaramayarak Kaliforniya’ya döndü. İlk romanı Altın Kupa (1929) fazla ilgi görmedi. Yazarlık yeteneği 1935 yılında Yukarı Mahalle’nin yayınlanmasının ardından dikkat çekti. Bu eserini her biri birer klasik sayılan Bitmeyen Kavga (1936), Fareler ve İnsanlar (1937) ve Pulitzer Ödülü kazanan Gazap Üzümleri (1939) takip etti. Kitaplarında işçi sınıfının gündelik ilişkilerini, yaşam koşullarını ve mücadelelerini, döneminin ve çağımızın en temel toplumsal meselelerini tüm insani ayrıntılarıyla resmetti. Sardalye Sokağı, Cennetin Doğusu, Al Midilli ve daha pek çok başyapıt veren yazar 1962 yılında edebiyata katkılarından dolayı Nobel Edebiyat Ödülü ile onurlandırıldı. Eserleri edebi değerleri kadar güncellikleriyle de övgü alan ve birçoğu sinemaya da uyarlanan Steinbeck, 1968 yılında öldü.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.