Tarihi Değiştiren İcatlar
Bilginin ve hayallerin beşiği; Kağıt

 

“Vizyoner kişi her şeye boş bir kâğıtla başlar ve sonra dünyayı yeniden şekillendirir.” 
Malcolm Gladwell, yazar, New Yorker

Şimdi, elinizde tuttuğunuz bu sayfanın kâğıdının nasıl ortaya çıktığının hikâyesini okuyacaksınız.

Bu, aslında kısaca, yazılı medeniyetimizin, bir diğer deyişle, bilgi çağının nasıl başladığının ve insanoğlunun karanlıktan aydınlığa nasıl yürüdüğünün kısa bir öyküsü…

İnsanoğlunun asırlardır yazı yazmak için en çok kullandığı malzeme elbette ki kâğıt oldu. Ve her şey gibi, onun da bir hikâyesi vardı. MÖ 3000’de Antik Mısır’da başlayıp Çin’de ete kemiğe bürünen ve daha sonra Batı’da son halini alan bir maceraydı bu.

Her ne kadar bugün kullandığımız türü, Antik Mısırlıları oldukça şaşırtacak nitelikte olsa da; kâğıt asırlardır süren yolculuğu boyunca temel karakteristik özelliklerini korumayı başarmıştı. Ama kâğıda giden uzun ve çileli yolculuğun başlangıcında elbette yazı vardı.

Bugüne kadar geliştirdiğimiz en önemli yetenek nedir desek, cevabım şüphesiz yazmak olurdu. Yazı her şeyin başıydı. Tarihin başlangıcı bile, insanların yazıyı bulduğu andan itibaren olarak kabul edilir. Yazı bulunup ilk kayıtlar düşülmese, tarih denen bir disiplin olmayacak, insanlığın ortak hafızası bomboş kalacaktı. Aynı şekilde yazı olmasa, gelecek de olmazdı. Şüphesiz ki insan, yazarak bilgisini kendisinden sonraki kuşaklara aktardı. Bu bilgi birikimi de katlanarak büyüdü ve bizi bugünlere kadar getirdi.

Yazmaya nasıl başladık?

Yakın döneme kadar yazıyı bulanların Sümerler olduğuna inanılıyordu. O halde yazının hikâyesine gelin onlarla başlayalım.

İlk bulgulara göre, MÖ 5300-1940 arasında, bugünkü Irak topraklarında hüküm sürmüş bir medeniyet olan Sümerler, aynı zamanda ilk sulama kanallarını yaparak sistematik tarımı da başlatmışlardı. Verimli topraklardan aldıkları ürünler çoğaldıkça yeni meslek dalları doğmuş ve alışveriş dediğimiz etkileşim biçimi hayata geçmişti. Hatırlarsanız, alışverişin başında takas vardı. Tarım ve ticaret sayesinde mallar birikmeye başlayınca insanoğlu, tıpkı banka gibi, elindeki fazla malları tapınaklarda saklama yoluna gitti. Kuşkusuz tapınaklardaki rahiplerin, bu malları kayıt altına alması gerekiyordu. İşte bu aşamada yazı, insanoğlunun hayatına semboller olarak girdi.

Tapınak görevlileri, kendilerine teslim edilen malları, bugün “piktograf” adı verilen ilkel resimlerle, kil tabletler üzerine kaydetmeye başladılar. Hayvanlar için hayvan, bitkiler içinse bitkinin türünü sembolize eden çizimler yapılıyordu. Rakamlarsa genelde hilal ve daire şeklinde işaretleniyordu. Zaman içinde ihtiyaçların niteliği ve iletişimin çapı genişleyince, bu resimler yerlerini şekil ve sembollere bıraktı.

Sümerler, çivi benzeri aletlerle meramlarını killere kazımaya başlayınca da hepimizin bir şekilde aşina olduğu çizi yazısı insanoğlunun hayatına girdi.

Bir süre sonra kelimelerde geçen aynı sesleri aynı şekillerle ifade etmeye başladıklarında yazı, daha sistematik bir yapıya büründü ve kolaylaştı. Bu, aynı zamanda modern alfabelere giden ilk adımdı. Çivi yazısı, Sümerlerin yanı sıra Akadlar, Elamlar ve Hititler tarafından neredeyse 3000 yıl kadar kullanıldı. Buna rağmen sırrı, ancak 1844’te, Henry Ravlinson[1] (1810-1895) adlı İngiliz subayı tarafından çözülebildi.

1a

Peki, ilk yazıyı kim yazdı?

Hatırlarsanız, yazı konusuna girerken, “Yazının Sümerler tarafından bulunduğuna inanılıyordu” şeklinde bir ifade kullanmıştım. Şimdi onu açayım.

1988 yılında Alman arkeolog Günter Dreyer, Mısır’ın ortalarında, Nil Nehri yakınlarındaki Abidos’ta küçük bir kemik parçası ve fildişinden tabletler buldu.[2] Üzerlerinde hiyeroglif[3] formatında, bir tapınağa teslim edilen zeytinyağı ve keten kumaş toplarına dair kayıtlar vardı. Buluntulara karbon testi[4] uygulandı ve MÖ 3300 ilâ 3200 arasına ait oldukları tespit edildi.[5] Ama aynı şekilde, Sümerlerden kalan en erken çivi yazısı tableti de MÖ 3200 yılına işaret ediyordu. Dolayısıyla şu an için yazıyı ilk kimin bulduğu henüz net olarak açıklığa kavuşmuş değil. Ancak emin olduğumuz şey, Nil ile Dicle nehirleri arasındaki havzada, Mısırlılar ve Sümerliler tarafından geliştirildiğidir.

Kil tabletlerden papirüse…

İnsanoğlunun yazıyı bulması büyük bir devrimdi.

Ama üzerine yazılacak malzeme konusunda başlangıçta çok da şanslı değildi.

İngilizcede kâğıt anlamına gelen ‘paper’, Mısır kaynaklı papirüsten türemişti. Papirüs, Mısır’da çokça bulunan, özellikle Nil Nehri kıyısında yetişen bir kamış türüdür. 3. milenyumdan itibaren Mısırlılar, bu kamışı, gövde katmanları düzgün bir yüzey oluşturacak biçimde üst üste yapıştırarak sıkıştırdıklarında, üzerine rahatlıkla yazı yazabildiklerini fark etmişlerdi. Papirüsün icadıyla birlikte o güne kadar kullanılan tüm alternatif yazı malzemelerinin pabucu dama atıldı.[6] Mısırlılar, Yunanlar ve Romalıların gözdesi olan papirüs, MS 4. yüzyılda parşömenin yaygınlaşmasına kadar, tüm Akdeniz ülkelerinin temel yazı malzemesi olarak egemenliğini sürdürecekti.

Parşömen bayrağı devralıyor

Parşömen, üzerine yazı yazmak, resim yapmak için özel olarak hazırlanmış deri olarak tanımlanır. Başta oğlak, koyun, keçi ve dana olmak üzere, ceylandan eşeğe, balıktan deveye, çok çeşitli hayvan derisinden parşömen yapılabilir. MÖ 2. yüzyılda Bergama’da bulunmuş, icadını takip eden 1500 yıl boyunca, en önemli, zaman zaman da tek yazı malzemesi olmuştu. Parşömen, kutsal kitapların üzerine yazıldığı ilk malzeme olmasının yanı sıra, Antik Çağ bilimini de Rönesans’a taşımıştı. Hiçbir parşömenin diğerinin aynısı olmaması, her iki yüzüne de yazılabilmesi, çok zor yırtılması, alev almaması, olağanüstü dayanıklılığı, hat ve tezhip sanatına uygunluğu gibi nedenlerden dolayı asırlar boyunca el üstünde tutulacaktı.

Yine bir devrim, yine Çin…

Ancak bildiğimiz anlamıyla kâğıt, yine, birçok icada beşiklik eden Çin’de doğmuştu.

Kâğıt, medeniyetleri kalkındıracak ve yayılmalarında büyük bir rol oynayacaktı. Her şeyden önce, tıpkı matbaa gibi, o da hayatı inanılmaz derecede kolaylaştırmıştı.

Nasıl mı?

Kâğıttan önce, onun görevini Uzakdoğu’da kaplumbağa kabukları ve bambu kamışları görüyordu. Ancak bu malzemeler, hem ağır hem de hantal olmalarından dolayı çok kullanışlı değillerdi. Kenevir lifi ve ipek de alternatif olarak kâğıt yapmak için kullanılıyordu ama istenen kaliteyi sağlamaktan uzak olduğu gibi, özellikle ipek, pahalıydı. Uzun lafın kısası, o dönemlerde âlim olmak, sadece zihinsel değil, fiziksel güç de istiyordu. Söz gelimi Çin’de, Savaşan Devletler Dönemi’nde (MÖ 475-221) yaşamış ünlü âlim Hui Shi’nin (MÖ 380-305) seyahatlerinde, kitaplarını taşımak için beş tane yük arabasına ihtiyaç duyduğu kayıtlara geçmişti. Ancak MS 105’te, Eastern Han Hanedanı döneminde yaşamış Çai Lun (MS 50-121) adlı bir saray görevlisi hadım; eski balık ağlarını, ağaç kabuklarını ve eski kumaşları kullanarak, MÖ 2. yüzyıldan bu yana bir şekilde kullanılan kâğıt türevlerinde dikkate değer bir iyileştirme sağladı. Böylelikle, tarihe “kâğıdı bulan kişi” olarak geçmeyi garantilemişti.[7]

Lun’un tekniği basitti. Dutağacı kabuğu, kenevir ve kumaş paçavralarını suyla karıştırıp ezerek lapa haline getirmiş, suyunu çıkarmış, geride kalan ince tabakayı da kuruması için güneşin altında bekletmişti. Lun’un malzemeleri kolayca ve düşük maliyetle temin edilebiliyordu. Çinliler fazla miktarda kâğıt üretmenin yolunu bulmuşlardı. Diğer materyallerden elde edilen kâğıt türevlerine kıyasla daha hafif, daha parlak, beyaza yakın ve temini ucuz olduğu için Çinliler bu kâğıda Cai Lun Kâğıdı adını vererek, söz konusu saray görevlisine bir şekilde saygılarını ifade etmişlerdi.[8]

Talas Savaşı’nda ne oldu biliyor musunuz?

Kâğıt diğer tüm yenilikler gibi doğduğu yerde kalmadı. Çinlilerin kullandığı bu kâğıt yapım tekniği, önce Kore’ye, ardından da 610 yılı dolaylarında Japonya’ya geçti.[9] Bu iki ülkenin bazı bölgelerinde kâğıt, bugün halen eski geleneklere göre ve elde üretilmeye devam ediyor. Bunun için, genellikle ağaç kabuklarının içindeki lifli kısımlar, özellikle de karadut ağacı (Japoncada “kozo”) kullanılıyor.

Kâğıdın Ortadoğu’ya gelmesiyse 751’deki Talas Savaşı’yla olacaktı. Çin’deki Tang Hanedanı ile Arap İmparatorluğu arasında gerçekleşen ve Arapların tartışmasız zaferiyle sonuçlanan bu savaş sonunda birçok Çinli esir alınmıştı. Araplar, bunların arasında kâğıt yapımını bilenlerin olduğunu keşfetmekte gecikmedi. Söz konusu esirler Semerkant’a götürüldü ve kâğıt üretimine geçildi.[10] Arap dünyasının batıya doğru genişlemesiyle de kâğıt üretim atölyeleri sırasıyla Bağdat, Şam, Mısır ve Fas’ta kuruldu.11. yüzyıldaysa kâğıdın Çinli keşişler tarafından Hindistan’a tanıtıldığını görüyoruz. Ancak ilginçtir; kâğıdın Avrupa’ya gelmesi ancak 1150 dolaylarında, İber Yarımadası’nda (bugünkü İspanya ve Portekiz) yaşayan Müslümanların kâğıt üretimine soyunmasıyla olacaktı. Kâğıt, özellikle Rönesans ve ardından Sanayi Devrimi döneminde yaşanan teknolojik gelişmelerle de bugünkü halini alacaktı.

Kâğıdın tarihi üzerine yaptığı çalışmalarla bilinen Amerikalı yazar Dard Hunter, bir keresinde şöyle demişti:

“Eğer insanoğlu kendini belli bir medeniyet seviyesine ulaşmış sayabiliyorsa, bu kademeli gelişimde diğer bütün faktörlerin hepsinden daha çok, kâğıt ve matbaanın icadı rol oynamıştır.”[11]

Hunter haklıydı. Hem de çok… Matbaadan önce kâğıdın bulunması, bilgiye atılan ilk büyük adımdı. İkinci adımsa her şeyi değiştirecekti…

Matbaayı keşfetmeye hazır mısınız?

(…)

[1] İngiliz Sömürge İmparatorluğu’nun, denizaşırı uzantısı olan British East India Company bünyesinde subaydı. İlerleyen yıllarda hem politikaya atıldı, hem de Ortadoğu üzerine yaptığı çalışmalarla, Asuroloji’nin babası olarak anılacak kadar Ortadoğu tarihine hâkim oldu. Orta Asya’da İngilizlerin egemenlik kurması gerektiğini savunanların başında geliyordu. Görev gereği gittiği İran’da erken dönem yazıtlarına merak salmış, zamanla bu merakı, özellikle bir sonraki durağı olan Bağdat’taki çalışmalarıyla uzmanlığa dönüşmüştü.
[2] http://www.historyworld.net/wrldhis/PlainTextHistories.asp?historyid=ab33
[3] Eski Mısırlıların kelimeleri yazmak için kullandıkları işaret dilidir. Resim yazısı olarak da bilinir. Eski Mısırlılar, Hititler, Maya ve Aztekler hiyeroglif yazısı kullanırlardı. MÖ 4000 yıllarından MS 4. yüzyıla kadar Mısır’da aritmetik, astronomi, geometri ve kısmen de teoloji alanında bu yazı türü kullanıldı.
[4] Karbon-14 testi olarak da bilinir. Yaklaşık 50 bin yıla kadar olan, biyolojik orijinli arkeolojik eserlerin yaşını belirlemede kullanılan bir yöntemdir. Yakın geçmişte insanoğlu tarafından kullanılan kemik, kıyafet, tahta ve bitki fiberleri gibi nesnelerin yaş tayininde kullanılır.
[5] Were Egyptians the first scribes?
http://news.bbc.co.uk/2/hi/science/nature/235724.stm
[6] Papirüsten önce; çanak-çömlek parçaları, yassı taşlar, bronz, kurşun, kalay, bakır, gümüş ve altın madenlerden yapılan levhalar kullanılırdı. Bunların yanı sıra, bitki kökleri ve yapraklarından yapılan yazı malzemeleri, balmumu ile sıvanmış tahta levhalar, fildişinden yapılan levhalar ve keten kamışından yapılan organik yazı malzemeleri de kullanılmıştır. Ancak bunların hiçbiri papirüs kadar etkili, önemli ve kalıcı olamamıştır (Dipnot kaynak: Mehmet Atılgan, “Antik Çağın En Önemli Yazı Malzemesi: Papirüs”, Bilgi Dünyası, 2006, s. 293).
[7] Farklı kaynaklarda Tsai Lun ya da Ts’ai Lun olarak da geçen Cai Lun, Michael H. Hart’ın Tarihteki En Etkili 100 İnsan kitabında da yer almıştır.
[8] Joseph Needham, “Chemistry and Chemical Technology”, Science and Civilisation in China, Cilt 5, 1987.
[9] Stephen Goerl, A Pictorial History of Paper, Bulkley, Dunton Pulp Co, 1940, s. 10.
[10] Barry Hoberman, “The Battle of Talas”, Saudi Aramco World, Eylül/Ekim 1982, s. 26-31.
[11] Dard Hunter, Papermaking, The History and Technique of an Ancient Craft, Pleiades Books, 1947, s. 4.

*Bu okuma parçasının yayını için Timaş Yayınlarına ve yazara teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.