Tarihi Değiştiren İcatlar: Matbaa
“Ortaçağ’ın interneti” dünyayı hızlandırıyor…

 

“Barut, savaşları nasıl değiştirdiyse, matbaa da zihinlerimizi öyle değiştirdi.”
Wendell Phillips

Matbaanın bulunması, genellikle medeniyeti ateşleyen birkaç temel icattan biri olarak kabul edilir. Her ne kadar popüler kültürde matbaa denince ilk akla gelen isim Gutenberg olsa da, Çinliler daha o doğmadan asırlar önce baskı tekniğini geliştirmişlerdi.

Evet, kâğıdı bularak ilk adımı atan Çinliler, onu tamamlayacak ikinci bir adım daha atmış; mürekkep, blok baskı tekniği, ahşap ve kilden yapılmış baskı kalıpları gibi yeniliklerle, yazılı kültürün hâkimiyetini Batı’dan asırlar önce ilan etmişlerdi.

İlk baskı faaliyetlerinin, Uzakdoğu’da, Çin’de 618-906 arasında hüküm süren Tang Hanedanı döneminde, 4 ilâ 7. yüzyıllar arasında tam olarak kesinleştirilmemiş bir zaman diliminde başladığı tahmin ediliyor.[1] Baskı ihtiyacının çıkış noktasıysa inanç olmuştu. Ahşap üzerine oyulan kısa dinî metinler, tekstil ürünlerinin üzerine basılıyor, inançlılar bunları tapınak ziyaretlerinde üzerlerinde taşıyorlardı.

Nasıl başladı?                                                                      

Çin’de basılı ilk metin olarak, Sui Hanedanı’nın kurucu imparatoru Wen-ti’nin, Budizmle ilgili metin ve illüstrasyonların basılmasını emrettiği imparatorluk buyruğunu görüyoruz.[2]

Peki, bu baskı işini nasıl gerçekleştirmişlerdi?

1c

Söz konusu emir, önce ince bir kâğıt üzerine yazılmış, ardından ahşap bir plakanın üzerine yapıştırılmıştı. Metindeki karakterlerin kâğıt üzerinden ahşaba oyulmasıyla, metni basmakta kullanılacak ahşap blok hazır hale geliyordu. Basılacak bir kitapsa, her sayfası için ayrı bir ahşap oyma hazırlanıyordu (bir kâğıdın üzerine yazılan değil de, ahşap üzerine kazınan bir metni gözünüzde canlandırın). Bu haliyle, özellikle Çince gibi bir dilde bu sayfa kalıbı hazırlama işi bir hayli zaman alıyordu. İşin buraya kadar olan kısmı oldukça zahmetliydi, evet. Ancak bir kez kalıplar hazırlandığında, deneyimli bir usta günde bin sayfa kadar basabiliyordu.

Resmî buyruk ve dinî ayetlerin ardından, daha uzun metinler ve kitaplar da yine aynı teknikle üretilmeye başladı. 11. yüzyılın başlarından itibaren Song Hanedanı (960-1269) döneminde basılı kitaplar yaygınlaşacak ve ucuzlayacaktı.

İlk basılı kitaplar, 9. yüzyılda, Çin’in Shu şehrinde (bugün Szechuan vilayeti) görüldü.[3] Kısa zamanda baskı tekniği diğer vilayetlere de yayıldı ve 9. yüzyılın sonlarında tüm Çin’de yaygınlaşmıştı. Basılı kitaplar arasında; Konfüçyanizm ile ilgili klasikler, Budist yazmaları, sözlükler ve matematik kitapları bulunuyordu. Teknik hızla gelişti.

1000 yılına gelindiğinde modern anlamdaki kitaplar, parşömen tomarlarının yerini almıştı. İki renkli baskıya (kırmızı ve siyah) ise 1340’ların başından itibaren rastlanıyordu.[4]

Tang Hanedanı dönemine gelindiğinde ahşap baskıyla üretilen kitapların sayısı halen belli bir ölçüyü geçemiyordu. Tang Hanedanı’nın son başbakanlarından Feng Tao’nun girişimleriyle, Çin kültürünün önemli yapı taşlarından olan Beş Klasik’in[5] blok baskıyla çoğaltılması yayıncılık ve matbaacılık açısından bir devrimdi. Ama Çin’deki asıl kültürel patlama, hareketli baskı karakterlerinin geliştirilmesiyle yaşanacaktı.

Bi Sheng’in hareketli harfleri yolu açıyor

Az önce değindiğim gibi, blok ahşap kalıplarla baskı işi bir hayli zahmetliydi. Çinliler için bu zahmeti ortadan kaldıran isimse Kuzey Song Hanedanı İmparatoru Renzong döneminde yaşamış mucit Bi Sheng (990-1051) oldu. Sheng, 1045-1048 arasında bir tarihte,[6] başkent Bianliang’da (bugün Kaifeng) yaptığı sayısız denemeler sonrasında, hareketli ve yeniden kullanılabilir kilden baskı harfleri geliştirmeyi başardı.[7]


Sheng sıfırdan bir icatta bulunmamış, o dönemde kullanılan ahşap oyma baskı uygulamasını daha da geliştirmişti. Önce bir ahşap parçasını küçük parçalar halinde dilimlemiş, bunların her birini Çin alfabesini oluşturan harfleri oluşturacak şekilde oymuştu. Basılması gereken bir metni oluşturan harfleri demirden bir pano üzerine diziyor, dizili harflerin üzerine mürekkep niyetine kullanılan boyayı sürüyor ve son olarak da kâğıdı panonun üzerine yatırıp baskı uyguluyordu. Baskının ardından bu harfler tekrar tekrar kullanılabiliyordu. Çin alfabesinde en sık kullanılan 3000 karakteri oymak, Sheng’in bir hayli vaktini almıştı. Ancak bu kadar çok karakterin içinden istediğini bulmak kolay bir iş olmadığından, Sheng bunları bir düzine kadar panoda telaffuzlarına göre gruplandırma yoluna gitti. Durmadı. İlerleyen yıllarda, toprak ve kilden de tekrar kullanılabilir karakterler yaptı. Bu kez, pratik olması açısından demirden iki pano hazırlamıştı. Bunlardan biri baskı sırasında kullanılırken, diğeri bir sonraki sayfanın baskısında kullanılacak karakterlerin hazırlanmasında kullanılıyordu. İlkindeki baskı bittiğinde, ikincisi devreye giriyor ve ilkindeki karakterler tekrar dizilerek yeni sayfanın baskısı hazırlanıyordu. Dönemine göre oldukça hızlı ve pratik bir yöntemdi. Ancak uzun vadede, Çince çok sayıda karakter barındırdığı için, Sheng’in bu tekniği geniş bir alana yayılamadı. Yaklaşık dört asır sonra Alman Gutenberg, Sheng’in bu yöntemini, çok daha sade Avrupa dilleriyle tekrar canlandıracak ve bilgi roket hızıyla yayılmaya başlayacaktı. Bu nedenle de matbaanın tarihi Gutenberg’le başlamış kabul edilecekti.

Veba matbaayı nasıl tetikledi?

Diğer bütün icatlar gibi matbaa makinesi de, doğru zamanda ve doğru yerde, şartlar uygun olduğunda ortaya çıkmış ve tarihin kendisine yüklediği rolü başarıyla oynamıştı. Bu öyle bir roldü ki, radyonun icadına kadar dünyadaki bilgi denizini tek başına doldurmayı sürdürecekti.

Matbaa için doğru yer ve zaman, 1400’lü yılların Avrupa’sı olmuştu. Diğer bütün icatlar gibi matbaa da sadece tek bir kişinin matbaanın ortaya çıkarılmasındaki bütün problemleri yetenekli sezgileri ile çözmesinin bir sonucu değildi. Daha çok blok baskı, paçavra kâğıdı, yağ esaslı mürekkep, değiştirilebilir metal basma harfler ve sıkıştırılmış baskı gibi birden fazla icat ve yeniliğin bir araya getirilmesiydi. Ama bunun öncesinde, dilerseniz, bu Ortaçağ internetini Avrupa’da ortaya çıkaran sürece kısaca bir göz atalım.

Eğer matbaa makinesinin icadına giden olaylar zincirini bir süreç başlattıysa, o da Batı Avrupa’daki şehirlerin, ticaret yollarıyla Çin’e bağlanacak şekilde büyümeleriydi. Bu dışa açılım ve ticaret, Avrupalıları, matbaanın icadı için önemli olan üç şeyle; paçavra kâğıdı, blok baskı ve en ilginci Kara Ölüm’le (veba) tanıştırmıştı.

Veba, Avrupa’yı kırdı geçirdi.[8] Hayatta kalmayı başaranlar, ölenlerin mallarını miras almış ve bu şekilde geride kalanlar bir anda zenginleşmişti. O dönemde, Batı Avrupa’daki en gelişmiş sanayi tekstil endüstrisi olduğu için, giyim kuşama harcanan para arttı. Ancak elbiseler eskiyor ve geriye paçavralar kalıyordu. Sonuç olarak, 14. yüzyılda elde, paçavra kâğıdına dönüştürülecek bolca kumaş artığı vardı. Üstelik paçavralar, o güne kadar kitap yapımında kullanılan parşömen (koyun derisi) ve tirşeden (dana derisi) daha ucuzdu. 1300’lü yıllarda bile, kâğıdın fiyatı parşömenin fiyatının altıda biri kadardı ve maliyeti giderek de düşüyordu. Bir İncil kopyası yapabilmek için 170 dana derisi veya 300 koyun derisi gerektiğini düşünürsek, kâğıdın ne kadar ucuz olduğunu daha da iyi anlayabiliriz.

Ancak veba, kitapları kopyalamakla görevli çok sayıda keşiş, kâtip ve yazıcının da canını almıştı. Manastırdaki kalabalık ortamlar, keşişler için tam bir ölüm tuzağıydı. Doğal olarak kâğıt ucuzlamış, ancak kitap çoğaltmanın maliyeti astronomik bir şekilde fırlamıştı. Bu işe bir çözüm bulunmalıydı.

image1

Bir kişi bile tarihi değiştirebilir…

Avrupa’ya gelişinden yüzyıllar sonra bile ahşap blok baskı hâlâ çok az kullanılan bir sistemdi. Çünkü ahşap baskı kalıpları, baskıların işlenme süreleri ile kıyaslandığında çok çabuk eskiyordu. Blok baskıların yapımının zaman alması ve de yüksek maliyetli olması sebebiyle, sadece oyun kâğıtları ve birkaç sayfalık kitapçıklar bu yolla basılıyordu ama dahası yoktu.

Asırlar boyunca bilginin kitaplar aracılığıyla dağılımı, sadece din adamlarına özgü bir ayrıcalık olmuştu. Zaten kitaplar da genellikle manastır ya da camilerde, hattatlar tarafından yıllar süren çalışmalar sonunda hazırlanabiliyordu. Her bir sayfanın her bir harfinde, el emeği göz nuru vardı. Bu nedenle bu el yazması kitaplara, hem kendi dönemlerinde ulaşılması zordu, hem de asırlar sonra paha biçilmez değerde olacaklardı. Gerçi bu daha çok akademik bir sorundu, çünkü Ortaçağ’da halkın çoğu okuma yazma bilmiyordu.

Ancak bu tablo, 1450’de, radikal bir icatla kökünden değişecekti. Almanya’nın Mainz şehrinde Johannes Gutenberg[9] adında bir Alman, hareketli harfler kullandığı baskı makinesiyle bilginin tabana yayılmasında internetten önceki ilk büyük adımı attı. Kısa zamanda, kitapları çok sayıda çoğaltmak ve göreceli olarak daha ucuza mal etmek mümkün olmuştu. Baskı makinesi tekniği, takip eden asırlarda dinî, sosyal ve siyasi alanda büyük değişimlere yol açacaktı.

Zamanın ruhunun ortaya çıkardığı mucit

Gutenberg’in çocukluğuyla ilgili çok fazla şey bilinmese de, hayatının izini 1434’te Strasbourg’a yerleşmesinden itibaren sürebiliyoruz. Almanya ile Fransa arasındaki bu şehirde, küçük çaplı bir atölye kurup, kutsal mekânlara yolculuk eden Hıristiyan hacılar için başta ayna olmak üzere farklı adak malzemeleri üretimine başlamıştı. Bu, kârlı bir işti. Özellikle de ahşaptan oyma resim ve mühürler iyi para getiriyordu. Zaten ahşap oymacılığı, Ortaçağ’ın başlarından itibaren metinlerin ve önemli resimlerin çoğaltılmasının tek yoluydu. Ancak, ahşap bir bloktan oluşan sayfaları ortaya çıkarmak, Uzakdoğu’dan hatırladığımız üzere, çok zaman alıyordu. Önce çoğaltılacak metin el yazısıyla ahşap zemine yazılıyor, ardından harfler tek tek kazılıyor ve son olarak da üzerine mürekkep sürülen harflerin üzerine kâğıt seriliyordu. Sanatçı, genellikle kemikten yapılma aletlerle her harfin eksiksiz çıkması için arkadan kâğıda baskı uyguluyordu. Tüm bu işlem sadece tek bir sayfa içindi! 15. yüzyıldan itibaren, ahşap baskıyla çoğaltılan bu sayfaların piyasadaki sayısı artmaya başlamıştı. Nadiren de olsa bir araya getirilip kitap yapıldıkları da oluyordu. Sayfalara olan talep, haliyle el yazmacılığına duyulan ihtiyacı da artırmıştı. Bu işler genellikle manastırlarda yapılageldiği için, bağımsız (ya da seküler) yazıcılar, piyasadaki bu talepten memnundu. Avrupa’daki ilk üniversitelerin açılmasıyla birlikte kitaba olan talep de arttı. Buna kısa zamanda kütüphaneler de eklendi. Dönem kendi şartlarını yaratıyordu; kitaplar hem ucuz hem de kolay üretilebilir olmalıydı. Dahası, akademi dünyası, bilginin standartlaşması açısından tek tip kitap istiyordu. Doğal olarak, buna bir çözüm bulmak isteyen onlarca beyin vardı. Bunlardan biri de Gutenberg’di. Onu bu alanda çalışmaya itense, hediyelik eşya satışı sırasında en çok parayı kilise adına geleneksel yöntemle bastığı ve verilen kişinin günahlarının affedildiğini iddia eden vesikalardan (indulgence) ve dinî metin barındıran küçük mühür ve oyma resimlerden kazanmasıydı. O halde İncil’i daha kolay ulaşılabilir hale getirirse daha çok para kazanabilirdi! Tarihin en ilgi çekici ironilerinden biri olsa gerek; İncil’i popüler hale getirmeye dönük bu düşüncesi, uzun vadede kilisenin etkisini zayıflatacak bir icatla sonuçlanacaktı.

image6

Üzüm sıkma makinesinden bozma ilk matbaa

Gutenberg, 1446’da tekrar memleketi Mainz’e döndü ve bu ihtiyacı gidermek için tasarladığı fikri, parası olan yatırımcılara pazarlamaya çalıştı. Nitekim başarılı da oldu. Fikri çok beğenilmişti. Çoğaltılması gereken metni öğelerine; kendisini oluşturan harf ve noktalama işaretlerine ayıracak, bunların her biri için kurşundan bir döküm (her bir harfi temsilen bir mühür gibi düşünebilirsiniz) hazırlayacaktı. Ardından, metne göre bu bağımsız harfleri yan yana dizerek metnin satırlarını oluşturacaktı. Bu metnin baskısı alındığında, bu kez bir sonraki sayfanın metni için aynı işlem tekrar edilecekti. Özetle, her seferinde bağımsız harfler yan yana dizilerek kelimeler kuruluyor; kelimeler cümlelere, cümleler de basılacak sayfanın kopyasına dönüşüyordu. Ardından dizimi biten sayfa, baskıda çoğaltılıyordu. Günlerce süren ahşap oyma sayfayı hazırlamak, bir anda dakikalarla yapılır hale gelmişti! Sonrasında Gutenberg, metal kopyasını hazırladığı sayfanın kalıbının üzerine, yine kendi geliştirdiği mürekkebi[10] sürüyor ve ardından sayfaları kâğıda basarak çoğaltma işine girişiyordu. İlk geliştirdiği baskı makinesi için, o dönemde kullanılan şarap yapma makinesini model olarak almıştı. Üzümlerin suyunu sıkmak için kol gücü ile kullanılan makine, bu kez üzüm sıkmak yerine altındaki kâğıdı metal kalıbın üzerine bastırıyordu.

İlk basılan kitap İncil oldu

Gutenberg’in baskı makinesinden çıkan ilk basılı belgeler, Papalığa ait resmî buyruklardı. Ardından, Gutenberg’in en büyük projesi olan Latince İncil geldi. Bunun için 100 bin kadar karakter dökmüş; iki yıl boyunca, 180 adet basılmış ilk İncil için geceli gündüzlü çalışmıştı. İncil’deki metinler, gotik karakterlerle ve siyah renkte basılmıştı. Bu, o günlerin standart el yazısıydı. Baskının bitiminin ardından sanatçılar, sayfalardaki kenar süslemelerini elleriyle boyayarak tamamlıyorlardı. Gutenberg’in “Avrupa’da basılmış ilk kitap” olan bu İncil’i, basılan kitapların da estetik açıdan en az el yazmaları kadar kaliteli olabileceğini göstermiş ve sınavı geçmişti. İncil’le ilgili ilk kez bu kadar geniş çaplı bir çalışma yapılıyordu ve her bir baskı birbirinin aynısıydı.[11]

Gutenberg’in bilgide devrim yaratan bu tekniği kısa zamanda yayıldı. Köln, Basel ve Hamburg gibi şehirlerde ilk matbaalar kuruldu. Venedik’te Aldus Manutius adında bir girişimci, edebiyat klasiklerini, ucuza ve cepte rahatlıkla taşınabilir boyutta basarak yayıncılıkta farklı bir boyut açtı. İtalyan yayıncının hedef kitlesi, Avrupa’daki entelektüel kesimdi. Devrin en iyi ressam ve matbaacılarını bünyesinde toplamıştı. Klasikleri sadece basmakla kalmamış, aynı zamanda elden geçirip düzeltmiş de olan Manutius, bugün artık antigue olarak bilinen ve kısa zamanda Avrupa’ya yayılan yazı karakterinin de babası olmuştu. Gutenberg’in ilk basılı kitaba imza atmasının üzerinden 20 yıl bile geçmeden matbaa, Avrupa’da kök salmıştı bile. Neredeyse günde bin yeni kitap piyasaya çıkıyordu. Kitaplar ucuzlamış, tabana yayılmış ve dolayısıyla okuma yazmaya olan talep artmıştı.

Protestanlığın en büyük silahı oldu

Gutenberg’in çalışmalarını dikkatle takip edenlerden biri de kilisenin (para karşılığı günahtan arındırma vesikası ya da cennetten yer satma gibi) yolundan çıkmış uygulamalarına diş bileyen din adamı (geleceğin reformist Protestan Kilisesi’nin kurucusu) Martin Luther’di.[12] Matbaa sayesinde artık bozulduğuna inandığı Katolik Kilisesi’ni devreden çıkartabilir ve kulları Tanrı’yla baş başa bırakabilirdi. Ortalama bir Hıristiyan’ın artık İncil’i anlamak için bir din adamına ihtiyacı yoktu. Basılı İncil’i rahatlıkla edinebilir; kendisi, kendi ana dilinde okuyabilir[13] ve Tanrı’nın gerçek mesajıyla, Katolik Kilisesi tarafından kendisine dayatılan çarpıtılmış yorumlar arasında tercihini yapabilirdi. Luther kolları sıvadı ve kendi İncil yorumunu Almanca olarak yarım milyon adet bastırdı. Bu, o dönemler için akıl almaz bir girişimdi. Luther İncili kısa zamanda Almanya’da yaygınlaştı ve farklı lehçelerde konuşulan Almancanın standart hale gelmesinde ve modern Almancanın ortaya çıkışında büyük bir rol oynadı.[14]

Luther bununla da kalmayarak, Protestan mesajını kitlelere ulaştırmak için yüz binlerce yaprakçık bastırıp dağıttırmıştı. Özetle matbaa, Protestanlığın yayılmasında ve Kuzey Avrupa’nın Roma Kilisesi’nin etkisinden çıkmasında devrimci bir rol oynamıştı.

Kilise, sansüre karşı saldırıya geçiyor

Tüm bunlar yaşanırken, Katolik Kilisesi matbaanın kendi egemenliğine yönelttiği tehdidi fark etmekte gecikmemişti. 1487’de sansür resmen yürürlüğe konuldu. Papa VIII. Innocent, bütün kitapların yayınlanmadan önce kilise tarafından onaylanmasını şart koştu. Kilise zaten asırlardır kitapları sansürlüyordu, ancak matbaanın ortaya çıkmasıyla bu işin hiç de sandıkları kadar kolay yürümeyeceğini fark etmişlerdi. El yazmalarını kontrol etmek kolaydı, ancak matbaanın doğurduğu yüzlerce, binlerce kitap ne olacaktı? Kilisenin yasakladığı yayınların başında, Latince haricinde bir dilde basılan İnciller geliyordu.

İnsanoğlu medyayı keşfediyor

Elbette, bu yeni medyanın gücünü fark eden sadece Luther değildi. Kısa zamanda imparatorlar, krallar ve her rütbe ve makamdan yönetici, matbaanın gücünü keşfetmiş; mesaj ya da buyruklarını el ilanı formatında çoğaltarak kitlelere ulaştırmaya başlamışlardı.

Artık yeni bir iletişim türü; medya, doğuyordu.

image4

1524 yılında gezegenlerin art arda dizilmesiyle patlak veren “Yeni bir Nuh Tufanı kopacak!” histerisi, Avrupa tarihindeki ilk kayıtlı kitle iletişim olayıydı. Tufanı haber veren ve “kopacak kıyamete” karşı dini bütün Hıristiyanları ikaz eden el ilanları, Avrupa sokaklarında uçuşuyordu. Bir süre sonra, ilk günlük gazete Einkommende Zeitung, 1650’de, Leipzig’de basılmaya başlandı.[15] Bu, daha çok sansasyonel “son dakika” haberlerine yer veren ve haftada altı gün yayınlanan bir gazetecikti. Gerçek anlamıyla gazetelerin ortaya çıkması, 19. yüzyılda buhar gücüyle çalışan matbaa makineleri geliştirilene kadar bekleyecekti.

1501’den önce basılan kitaplara, Latincede “beşik” ya da “doğum yeri” manasına gelen incunabula adı veriliyordu. Her ne kadar 1501’den önce baskı işi emekleme dönemlerinde olsa da, takip eden üç yüz elli yıl boyunca Gutenberg’in geliştirdiği hareketli harflere dayalı baskı tekniği fazla değişmeden devam etti. Bununla birlikte, kitaplarda zaman içerisinde değişiklikler oldu. Yazar adlarını taşıyan sayfalar eklendi, kitapların bitiş tarihi yazıldı. Hatta kitapların sonunda ufak dualar yer almaya başladı. 16. yüzyılın başından itibaren de sayfa numaraları ortaya çıktı.

Ortaçağ’daki okuyucular, kitapların metin ve resimlerden oluşmasını beklediği için, sadece metinler değil, ahşap üzerine kazınan resimler de baskı makineleriyle çoğaltılan metinlerin arasına serpiştirildi. Bu yenilik, el boyaması zorunluluğunu ortadan kaldırdığı gibi, hem zamandan hem maliyetten tasarruf edilmesine kapı açmış, hem de Rönesans boyunca resimli metinlerin önemli bir bilgi kaynağı olmaya devam etmesini sağlamıştı. Tahminlere göre, bu kitapların (incunabula) üçte biri resimliydi. Bu resimler 18. yüzyıla kadar elle boyanmaya devam etmişti.

Bilgi bendini aştı, Batı aydınlandı

Gutenberg’in baskı teknolojisi hızla yayıldı. Mainz’den İtalya Subiaco’ya (1465), oradan Paris’e (1470) ve Londra’ya (1476). 16. yüzyılın başında Avrupa genelinde 240 kadar basımevi vardı. Amerika kıtasındaki ilk matbaa ise Mexico City’de, Kolomb’un Amerika’ya düzenlediği ilk keşif gezisinden elli yıl sonra kuruldu. Birleşik Devletler’in ilk matbaası da Cambridge, Massachusetts’de 1639’da işlemeye başladı. Basılan ilk kitabın, 1639 yılına ait bir Almanak olduğu biliniyor. Gutenberg ilk İncil’ini basmadan önce, bütün Avrupa’da toplamda 30 bin kadar kitap olduğu tahmin ediliyordu. 50 yıl geçmeden bu sayı 10-12 milyona çıkacaktı.[16]

Her ne kadar ilk basılan kitaplar daha çok Ortaçağ’ın gözde dinî metinleri olsa da, eski Yunan ve Roma’dan kalan klasik eserler de çoğaltılmaya başlamıştı ve bu Rönesans hümanistleri açısından antik dünyayı yeniden keşfetmeye dair bir eğilimi besleyecekti. Sonuçta, Rönesans “doğum” anlamına geliyordu ve Ortaçağ’da klasik yazarlara duyulan yerleşik ilgi, matbaalar sayesinde daha hızlı bir şekilde tabana kök saldı.

Matbaa aynı zamanda Latincenin Avrupa’daki egemenliğini de ortadan kaldırdı. Mahallî dillerde basılan kitapların sayısı her geçen gün artıyordu. 1500 yılından önce piyasada bulunan kitapların dörtte üçü Latinceydi. Bu manzara, Geoffrey Chaucer’ın Canterbury Tales’ının[17] İngilizce ve Dante Alighieri’nin Divina Commedia’sının[18] İtalyanca basılmasıyla kısa zamanda tersine döndü. Ulusal dillerde basılan kitaplar, özellikle Latince bilmeyen kadın nüfus arasındaki okuma oranını hızla yükseltti. Ulusal dillerde standartlaşmaya gidilirken, tercüme önemli bir disipline dönüştü. Latincenin etkinliği giderek azaldı ve toplumdan çekilerek kilise ve üniversitelere sığındı.

Protestanlık mezhebini doğuran Reformasyon hareketi, Martin Luther’in 1517’de bütün Hıristiyanların İncil’i kendi dillerinde okuyabilmesi gerektiği yönündeki ısrarıyla başlamıştı. Matbaa Luther’in bu hedefini hayata geçirmesine öncülük etti ve Katolik Kilisesi’nin Kuzey Avrupa’nın büyük bir kısmındaki hâkimiyetini sona erdirdi.[19]

image5

Hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı

Matbaa, siyasi ve kültürel bir değişim aracı olarak dünyayı bir daha eskiye dönmeyecek şekilde değiştirmişti. Bilimsel ve coğrafi keşiflerle ilgili haberler artık hızla yayılıyordu. Detaylı çizimlerle süslenmiş tıbbi metinler yayınlanıyor; insanoğlu (buna Batı da diyebiliriz) kendisini ve yaşadığı gezegeni öğreniyordu. Matbaa yükseköğrenim için olağanüstü bir temel oluşturmuş ve elle çoğaltılan kitap kopyalarında karşılaşılan farklılıkları ortadan kaldırmıştı. Bütün yükseköğrenim öğrencilerine çalışmaları için aynı kitabın verilmesi, bilimde hızlı ve güvenilir bir ilerleme sağladı.

Özetle matbaa, tartışmasız bir şekilde bugün internet ile eşdeğer olan bir “bilgi devrimi” başlatmış ve dünyayı, özellikle Batılılar açısından küçültmüştü. Dünyadaki güç dengeleri yorumlanırken, Batı’nın bu dengedeki üstünlüğü genellikle acımasız sömürgeciliğine bağlanır. Bu çok doğru ama fazlasıyla da eksik bir yorumdur. Sömürgecilik, Batı hâkimiyetinin karanlık yüzünü oluştururken, aydınlık tarafına baktığımızda, matbaa ile başlayan bilgiyle kucaklaşma safhasını görürüz. Dahası bilgi, en az silah kadar, hatta yeri geldiğinde daha da önemlidir.

Gutenberg’in girişimciliği sayesinde bilginin küreselleşmesi ve tabana yayılması, biz insanoğlunun tarihindeki en önemli aşamalardan birini oluşturuyor. Gutenberg’e gelince; matbaa ona servet kazandırmadı. Aksine, bastığı İnciller yüzünden başı derde girdi. Bir süre sonra Mainz düşman güçlerin eline geçince, kısa bir süre sürgüne gitmek zorunda bile kaldı. 1468’de vefat etti ve Mainz’deki Fransiskan Kilisesi’ne gömüldü. Ama belki de tüm bu hikâyenin en acıklı tarafı, hayatımızı bu kadar zenginleştiren bir mucit Gutenberg’in de yoksunluk içinde ölmesiydi…

[1] Robert Temple, The Genius of China: 3,000 Years of Science, Discovery, and Invention, 2007, s. 112.
[2] Frank Ross, Ancient Chinese Science and Technology, Houghton Mifflin Company, Boston 1982.
[3] Joseph P. McDermott, A Social History of the Chinese Book: Books and Literati Culture in Late Imperial China, Hong Kong: Hong Kong University Press, Hong Kong 2006, s. 10-11.
[4] Michael Wenkart, The 50 Greatest Events in the History of Humankind, 2014, s. 89.
[5] Beş Klasik, eski Çin’deki geleneksel Konfüçyanist öğretilerin bir araya getirilmesiyle oluşturulmuş kitaplardır. Konfüçyanizm in en önemli dinî metinleri olan Beş Klasik, şu kitaplardan meydana gelmiştir: Değişiklikler Kitabı, Tarih Kitabı, İlkbahar ve Sonbahar Vekayinameleri, Şiirler Kitabı ve Törenler Kitabı.
[6] Sheng’in yaşadığı ve çalışmalarını geliştirdiği tarihler kesin olarak bilinmemekte, kaynağına göre farklılıklar gösterebilmektedir.
[7] Joseph Needham, The Shorter Science and Civilisation in China, 4. Cilt, Cambridge University Press, 1994, s. 14. Ayrıca bkz: people.lis.illinois.edu/~chip/projects/timeline/1045bisheng.htm
[8] Salgın bir hastalık olan ve artık tarihe karışmış bulunan veba, Kara Ölüm ya da Kara Veba olarak da bilinir. Hastalık, 1347-1351 arasında Avrupa’da büyük yıkıma yol açmış, Fransız vakanüvis (resmî tarih yazıcısı) Jean Froissart’a (1337-1405) göre, Avrupa nüfusunun yaklaşık üçte birini ortadan kaldırmıştı. Salgın; Ortadoğu, Hindistan ve Çin’de yaklaşık 75 milyon kişiyi öldürürken, Avrupa nüfusunu da yüzde 30-50 civarında azalttı. 450 milyon olan toplam dünya nüfusunun ise 350-375 milyon civarına indiği tahmin ediliyor. Vebanın, Kırım üzerinden Avrupa’ya yayıldığına inanılıyor (Dipnot kaynak: Suzanne Austin Alchon, A Pest in the Land: New World Epidemics in a Global Perspective, University of New Mexico Press, 2003, s. 21. Ayrıca bkz: bbc.co.uk/history/british/middle_ages/blackdisease_01.shtml)
[9] Asıl adı Johann Gensfleisch’dı. Soyadı Almancada “tüyleri diken diken olmuş deri” manasına geldiği için rahatsızlık duymuş ve o dönem yaşadıkları yer olan zum Gutenberg’den hareketle, Gutenberg soyadını almıştı. Kesin olmamakla birlikte, 1400 yılı civarında doğduğu sanılıyor. 1438’den itibaren baskı teknikleri üzerine çalışmalar yapmaya başlamış ve önceleri Andreas Dritzehn, ardından da Johannes Fust adlı tüccarlar, Gutenberg’in matbaa çalışmalarını finanse etmişlerdi. Fust’la olan ortaklığı, matbaayı ortaya çıkaracaktı.
[10] Gutenberg’in mürekkebi, aslına bakılırsa tam olarak bir mürekkep sayılmazdı. Daha çok vernik ya da yağlı boyayı andırıyordu. Yazı mürekkebinde olduğu gibi su bazlı değil, yağ bazlıydı. Zira sulu mürekkep metal kalıplar üzerinden akıp giderken, Gutenberg’in mürekkebi yapışıp kalıyordu.
[11] Gutenberg’in bu orijinal İncilleri, Latince olarak, oldukça yoğun bir siyah mürekkeple basılmıştı. Aradan asırlar geçmesine rağmen, halen net olarak okunabilen İncillerden 49’u günümüze kadar gelebilmiştir. Tarihin bu ilk “best seller”ı, halen Londra’daki British Library’de, Paris’teki Bibliotheque Nationale’de, Washington DC’deki Library of Congress’de, Mainz’deki Gutenberg Müzesi’nde ve Almanya’da Niedersachsen Eyalet Arşivi’ndedir. Yapılan müzayedelerden birinde söz konusu İncillerden biri 2,4 milyon dolara alıcı bulmuştur.
[12] Luther, Gutenberg’i yakından izliyordu; çünkü Gutenberg, matbaasında indulgence (affedilme belgesi) basmaya devam ediyordu. Hatta bunlardan biri de 1454’te bastığı ve kilisenin, Kıbrıs’ın Türklere karşı savunulması amacıyla para toplamak için Hıristiyanlara sattığıydı (Dipnot kaynak: Joe Janes, Documents that Changed the World, Gutenberg Indulgence-1454, bkz: ischool.uw.edu/sites/default/files/documents/Gutenberg.pdf).
[13] O güne kadar Katolik Kilisesi, İncil’in sadece Latince olarak çoğaltılmasına ve okutulmasına izin veriyordu. Dolayısıyla Avrupa nüfusunun çoğu, İncil’i, onu okuyabilen din adamları aracılığı ile takip edebiliyordu. İlerleyen yıllarda ana dil yasağı kaldırılacaktı.
[14] Mathias Schreiber, “Deutsch for sale”, Der Spiegel, Sayı: 40, 2006. Makalenin Almancası için bkz: spiegel.de/spiegel/print/d-49067625.html
[15] Mitchell Stephens, “History of Newspapers”, Collier’s Encyclopedia.
[16] hrc.utexas.edu/educator/modules/gutenberg/books/legacy
[17] İngiliz edebiyatının Shakespeare öncesi en büyük şairlerinden biri olarak kabul edilen Chaucer’ın 1390’lardaki en önemli yapıtı olan The Canterbury Tales (Canterbury Öyküleri), Aziz Thomas Becket’in Canterbury’deki mezarını görmek üzere Londra’dan yola çıkan 30 kadar hacının, yolda hoşça vakit geçirmek için birbirlerine anlattıkları toplam 24 öyküden oluşur. Yazar, kitabını 120 öykü olarak planlasa da ancak 20’sini bitirebilmiş, 4’ü yarım kalmıştır. İngilizceyi günümüzdeki haline yaklaştırdığı kabul edilir. Bu özelliğiyle İngilizcenin kurtarıcısı olarak da görülür.
[18] Dünya şiirinin başyapıtı Divina Commedia (İlahi Komedya), İtalyan şair Dante’nin Cehennem, Araf ve Cennet’e yaptığı hayalî bir geziyi destanlaştırır. İlahi Komedya, 14.233’e ulaşan toplam dize sayısıyla edebiyat dünyasının en uzun soluklu şiiridir. Eser; tarih, felsefe, dinbilim, astronomi ve geometri gibi alanlarda zengin bilgiler barındırmaktadır.
[19] Avrupa’da Katoliklik ve Protestanlık mezhepleri arasındaki ayrılıklar bir süre sonra kanlı çarpışmalara dönüşmüş; bu ihtilaf, 1555’te imzalanan Augsburg Antlaşması sonucu, İmparator Şarlken’in Protestanlık mezhebini tanımasıyla son bulmuştur. Bu mezhebe üye olanların yerleşik düzenin uygulamalarını protesto etmeleri nedeniyle, kendilerine Protestan denilmiştir.

*Bu okuma parçasının yayını için Timaş Yayınlarına ve yazara teşekkür ederiz. 

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.