Alman Sonbaharı – Stig Dagerman

 

“46 yılının sonbaharında İsveç gazetesi Expressen, Nazilerin yenilgisinin ardından Almanya’daki hayatı gözlemlemek üzere ünlü yazar Stig Dagerman’ı görevlendirir. Savaş sonrası gerçekleri tüm çıplaklığıyla gözler önüne seren bu yazılar daha sonra Alman Sonbaharı adlı kitapta toplanıp çok geçmeden türünde bir klasik haline gelir. Çünkü Dagerman, romancılığının ve oyun yazarlığının yanı sıra birinci sınıf bir şairdir. Gelgelelim bu sıfatlar da Stig Dagerman’ın sanatını tanımlamakta yetersiz kalır. Benzersiz gözlem gücü bir yana, asla ödün vermediği ahlaki konumuyla bilenmiş bir duyarlılıktır onunki… Zira müttefik yabancı gazeteciler ve entelektüeller Alman halkının başına gelen felaketi hak ettiği inancına sahipken, Dagerman ısrarla savaşın harap ettiği kadınların, erkeklerin ve çocukların insanlığına –onların suçluluk psikolojisine, çektikleri acılara ve umutsuzluğuna– vurgu yapar. Henüz 31 yaşındayken kendi elleriyle hayatına son veren Dagerman’ın adına bir edebiyat ödülü konmuş ve bu ödüle 1997’de Yaşar Kemal değer görülmüştür. Jelinek’ten W. B. Sebald’e, Le Clézio’dan Graham Greene’e birçok saygın yazarı derinden etkileyen Stig Dagerman, özlü bir insaniyet dersi verdiği Alman Sonbaharı’yla ilk kez Türkiyeli okurlarla buluşuyor.” Alman Sonbaharı’ndan bir bölüm yayımlıyoruz.

Harabeler

 

Bütün diğer teselliler tüketildiğinde, saçma sapan da olsa yeni bir teselli bulmanın peşine düşüyor insanoğlu. Bir yabancının pek sık karşılaştığı şeylerden biri, halkın kendisinden, yaşadıkları şehrin Almanya’nın diğer bütün şehirlerinden çok daha fazla yakılıp yıkıldığını, yerle bir edildiğini, kasılıp kavrulduğunu onaylamasını istemesi. Bu kederden teselli bulmak değil, bizzat kederin teselli olması. Eğer başka taraflarda daha feci durumlarla karşılaştığınızı söylerseniz mutsuzluğa kapılıyorlar. Belki böyle demek doğru da değil, yaşamak zorunda kaldığınız her Alman şehri bir diğerinden daha beter.

Berlin’in çan kuleleri kesilip bir tarafa atılmış, bitip tükenmek bilmeyen hükümet binaları yerle bir edilmiş, boyunları vurulan sütunlar, üzerlerindeki Yunan heykelleriyle birlikte kaldırımlara serilmiş. Bir zamanlar dört yüz elli bin insanın yaşadığı Hannover’de tek bir çizik almadan kurtulan tek şey, istasyon binasının önünde duran, üzerinde Kral Ernst August’un oturduğu Almanya’nın en şişko atı. Essen, dondurucu, çıplak demir konstrüksiyonları ve yıkılmaya yüz tutmuş fabrika duvarlarıyla bir karabasan.

Köln’ün Ren Nehri üzerindeki üç köprüsü, iki yıldır suların altında, katedraliyse, hava kararırken, yanlarından akan kırmızı tuğlalarıyla kanayan, taze bir yara gibi, yıkıntıların ortasında, kasvetli, paslı ve yalnız başına dikiliyor. Küçük, siyah, tehditkâr ortaçağ kuleleri, hendeklerine dökülmüş Nürnberg’in. Ren’in küçük şehirlerindeki ahşap çatkılı evlerin kaburga kemikleri ortaya çıkmış. Bütün bunların yanı sıra harabelerini parayla gösteren bir şehir var: Eski güzel şato kalıntıları yıkıntılar çağının şeytani bir parodisi gibi yükselen, korunmuş Heidelberg.

Genel olarak belki her yer berbat durumda denebilir! Ama rekor tutkunuz varsa, yıkıntılar konusunda uzmanlık peşindeyseniz, yerle bir edilmiş bir şehrin sunabileceği şeylerden birer numune arzu ediyorsanız, yıkıntılardan bir şehir değil, yıkıntılardan bir bölge, çölden daha ıssız, dağlardan daha vahşi, bir karabasan kadar fantastik bir yer görmek istiyorsanız, yalnızca tek bir Alman şehri yetebilir: Hamburg.

Düz, geniş caddeleri, meydanları, koruları, önleri çimli beş katlı evleri, garajları, meyhaneleri, kiliseleri, huzur sağlayan kurumlarıyla Hamburg’un bir bölgesi vardı bir zamanlar. Banliyö istasyonlarından birinde başlar diğerine doğru uzanırdı.

Trenle çeyrek saat boyunca, sanki uçsuz bucaksız bir atık alanından geçiyorsunuz: Yıkılmış çatı duvarları, boş pencere deliklerinin kocaman açılmış gözler gibi trene baktığı yalnız kalmış duvarlar, yangın dumanlarının karanlık anılarına sarınmış tanımı imkânsız ev kalıntıları, cüretli bir üslupla yontulmuş zafer anıtı yahut orta büyüklükteki mezar taşlarından ibaret bir yer.

Moloz yığınlarının arasından, eski gemi batıklarının direkleri gibi, paslı kirişler yükseliyor. Çökmüş bir apartmanın beyaz küvet yığınlarının yahut ufalanmış tuğla, taş ve erimiş kaloriferlerden bir yığının ortasında, sanki sanatçı bir kaderin eliyle yontulmuş gibi, yarım metre genişliğinde bir sütun dikiliyor. Binaların özenle elden geçirilmiş dış cepheleri hiç sahneye konulmamış bir tiyatronun dekorları gibi duruyor.

Geometrinin bütün şekilleri, Guernica ve Coventry’nin1 üç yıllık varyantında arz-ı endam ediyor: okul duvarlarından kurallara uygun kareler, küçük büyük üçgenler, 1943 yılında Hasselbrook ile Landwehr İstasyonları arasında hâlâ ayakta kalan devasa kışlaların eşkenar dörtgen ve oval dış duvarları.

Trenin normal hızla bu ıssız yıkıntıların arasından geçmesi on beş dakikayı buluyor. Bu on beş dakikalık sürede ben ve suskun rehberim, bir zamanların Hamburg’unun en kalabalık bölgesinde tek bir insan görmediğimizi fark ediyoruz. Tren Almanya’daki bütün trenler gibi dolu, ikimizin dışında hiç kimse, belki de Avrupa’nın en korkunç harabesine dönüp bakmıyor ama etrafıma baktığımda karşılaştığım bakışlar, “buraya ait bir şey değil,” diyorlar.

Yabancı, yıkıntılara ilgisini hemen açık ediyor. Bağışıklık kazanmak zaman alacak ama kazanılıyor. Rehberim çok önceden kazanmış, yalnız Hasselbrook ile Landwehr arasındaki bölgeye özel bir ilgisi var. Burada altı yıl yaşamış; ama 1943 İlkbaharı’nda bir gece, Hamburg’un üzerinden bir bomba fırtınası geçtiğinden beri buraya uğramamış.

Landwehr’de trenden iniyoruz. Yalnızca bizim ineceğimizi düşünüyordum, yanılmışım. Buraya bir nedenle gelen turistlerden başka insanlar da var, tren penceresinden bakarken her ne kadar görülmeseler de burada yaşayanlar var. Hatta sokaklarda bile çok zor görünüyorlar. Bir zamanların caddelerinin, bir zamanki kaldırımlarında bir süre yürüyüp, bir zamanlar rehberimin yaşadığı, asla bulamayacağımız evi arıyoruz. Bir şeylerin tehlikeli bir şekilde yan yatmış kalıntılarından kaçınıyoruz, yakından baktığımızda bir binanın sırtında duran yanmış araba kalıntıları olduklarını anlıyoruz. Harabeye dönmüş bir binanın kocaman açılmış ağzından, kattan kata serpantin şeritler gibi sarkan kirişler görünüyor. Yıkıntıların arasından kıvrılarak çıkan su borularına takılıyor ayaklarımız. Ön cephe duvarı yıkılmış bir binanın önünde duruyoruz, izleyicilerin aynı anda değişik katlardaki hayatları görebildiği modern bir tiyatro dekoruna benziyor.

Ama insana ait bir hayatın anılarını bile aramak beyhude burada. Ürkmüş bir hayvan gibi duvarlara sokulmuş kalorifer peteklerinin dışında, yanabilecek her şey küle dönmüş. Bugün rüzgâr esmiyor, esip de kalorifer peteklerini dövmeye başladığında, ölüm sessizliğine bürünmüş bölgenin üzerini çekiç sesleri gibi tuhaf sesler kaplıyor. Ve bazen bir peteğin, birdenbire yerinden çıkıp yıkıntıların yanından geçen yahut yıkıntıların arasında kömür arayan birinin üzerine düşerek onu öldürdüğü oluyor.

Kömür aramak, insanların Landwehr’de trenden inme nedenlerinden biri. Alaycı Almanlara göre, belleklerden kaybolan Silezya, kaybolmanın eşiğindeki Saar ve durumu artık tartışılmayan Ruhr’dan sonra, Almanya’nın yegâne kömür madenleri yıkıntılarmış.

Ama birlikte bir evi aradığım kadın pek alaycı değil. Terörü ve savaşı, kendini mümkün olduğu kadar görünmez kılarak atlatabilen yarı Yahudi bir Alman. İspanya’daymış. Franco’nun zaferinden sonra da, orada yaşama imkânı kalmadığından Almanya’ya dönmüş. İngiliz uçakları bombalayıp yerle bir edene kadar Landwehr yakınlarında bir evde yaşamış. Dinç, öfkeli bir kadın. Hamburg bombalandığında bütün eşyalarını, Guernica bombalandığında ise inanç ve umutlarını kaybetmiş.

Her tarafı birbirine benzeyen bu darmadağınık, bu ruhsuz mezarlıkta, umutsuz bir çabayla yön tayin etmeye çalışarak dolaşıp duruyoruz. Yalnız başına kalmış bir duvarda, bir sokak lambası sallanıyor, alaycı bir hali var; bir evden geriye, üzerinde anlamsız bir numarayla yalnızca kapı girişi kalmış. Yıkıntıların altından baş gösteren manav yahut kasap dükkânı tabelaları mezar taşlarına benziyorlar. Ama hemen yandaki evin bodrumundan bir ışık parlıyor.

Bodrumları şans eseri esirgenmiş bir bölgedeyiz. Binalar çökmüş ama bodrumların tavanları dayanmış, bu, yüzlerce ailenin başlarını sokacakları bir yer bulmaları demek. Küçük pencerelerden çıplak beton duvarlı küçük odaları görebiliyoruz: bir soba, bir yatak, bir masa, en iyisiyle bir de sandalye. Bir çocuk yere oturmuş bir taşla oynuyor, sobanın üzerinde tencere var. Yıkıntıların üzerinde, eğilip bükülmüş bir su borusuyla, devrilmiş bir kiriş arasına gerilen ipe asılı çocuk çamaşırları kanat çırpıyor. Sobalardan çıkan dumanlar yıkık duvarların arasından bir yol bulup çıkmaya çalışıyor. Bodrum pencerelerinin önlerinde boş çocuk arabaları duruyor.

Bir dişçiyle birkaç küçük bakkal da yerleşmiş yıkıntıların diplerine. İnsanlar bulabildikleri en küçük toprak parçasında kırmızılahana yetiştiriyorlar.

“Ne olursa olsun Almanlar akıllı halk,” deyip sustu rehberim.

Ne olursa olsun! Sanki bir şikâyet tınısı var.

Sokağın alt taraflarında, motoru çalışır vaziyette bir İngiliz kamyonu duruyor. Kamyondan çıkan birkaç İngiliz askeri, şaklabanlık yaparak birkaç küçük çocuğun önünde diz çöküyorlar.

“Ne olursa olsun İngiliz askerleri çocuklara karşı nazikler,” diyor kadın rehberim.

Yine o şikâyetçi tını.

Ama evini kaybettiği için üzüntülerimi belirttiğimde, çok az insandan duyduğum bir şeyi söylüyor:

“Bu iş Coventry’de başladı.”

Bu replik sahiciliğini yitirecek kadar klasikleşti neredeyse, ancak rehberimin durumunda gerçek bir şey. Savaşta olup bitenleri iyi biliyor ama buna rağmen, yahut belki bundan dolayı, onun durumu çok trajik.

Almanya’da, Nazi yandaşlarından çok daha büyük bir hayal kırıklığı yaşayan, büyük bir grup evsiz ve yenilmiş, namuslu antifaşist var. Hayal kırıklığı yaşıyorlar, çünkü özgürleşme düşündükleri kadar radikal olmadı. Evsizler, çünkü içeriğinde çok fazla gizli Nazizm’in izlerini barındıran, Alman hoşnutsuzluğu denen şeyle de, eski Nazilere karşı uysalca yaklaşımlarını dehşet ve hayretle izledikleri, müttefiklerin politikasıyla da dayanışma içine girmediler. Ve nihayetinde yenildiler; çünkü müttefiklerin kesin zaferinde Almanlar olarak herhangi bir paylarının olduğu fikrini şüpheyle karşılıyorlar, öte yandan Almanya’nın yenilgisinde Nazi karşıtları olarak paylarının bulunduğundan da emin değiller. Aktif olmak on iki yıllık baskı altında nefret etmeyi öğrendikleri birtakım şüpheli unsurlarla işbirliği anlamına geldiğinden, kendi kendilerini pasifliğe mahkûm ettiler.

Almanya’nın en güzel yıkıntıları bu insanlar ama bu ıslak sonbahar akşamında, sönmüş yangınların acı, keskin kokusuna bulanmış Hasselbrook ile Landwehr arasındaki yıkıntılar gibi, onların üzerlerine de hayat inşa edilemez.

1′ Londra’nın kuzeydoğusunda bir şehir. Alman Hava Kuvvetleri 14 Kasım 1940’da bombalayarak şehrin yarısını yok etti. (ç.n.)

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Everest Yayınları’na teşekkür ederiz. 

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.