‘Sahtelik, insanların kaybetmeyi bilmemesinde ortaya çıkıyor.’ 

 

Alper Beşe genç öykücülerimizden. Terk edip gidenlere, patronlara, statükonun bekçisi devlet dairelerine, kentsel dönüşümcülere, yalnızlığa itilmeye, duvarlara, anlayışsızlıklara, yaşanmayan çocukluklara… söyleyecek çok sözü var. Sözlerini yaşamın içine dokunan bir gerçeklikle, eğip bükmeden söylüyor. Alper Beşe ile ilk kitabı ” Birtakım Tuhaflıklar” üzerine konuştuk.

Öyküleriniz üzerine soracak, söyleyecek çok sözüm var. Ancak öncelikle kitabın adıyla başlamak istiyorum. ” Birtakım Tuhaflıklar”, ama öyküleriniz aslında pek de tuhaf değil. İnsanların tuhaflıkları özümsediği ve artık buna göre yaşadıkları için de fark etmediği bir dünyada küçük bir azınlığa tuhaf gelebilecek olaylar gibi geldi bana anlattıklarınız.
‘Tuhaf’, sözlükte birbirine benzeyen, kimi zaman iç içe geçen kimi zaman çok ayrı durumları anlatan birkaç karşılığa sahip. Acayip, garip, şaşılacak şey, gülünç, anlaşılmaz. Acayip bulduğumuz şeyler bazen aynı anda gülünçtür de. Şaşkınlık düş kırıklığını barındırdığı gibi korkuya da kapı açar. Anlaşılmayan şey çoğu kez öfke ve korku doğurur; hatta karşısındaki tarafından anlaşılmadığı için kendine büyüklük atfedenlerden yola çıkarak söylersek kibir de doğar anlaşılmaz olandan. Örnekler çoğaltılabilir. Bu kitapta tuhaf olanın çeşitli görünümlerine yer vermeye çalıştım. Yer yer açıktan, yer yer, soruda belirttiğiniz gibi tuhaf olmamasıyla tuhaflaşmış haller üzerinden.

Kitabınız üç bölümden oluşuyor. İlk bölümde işsiz, boşanmış, arkadaş çevresince dışlanmış, kedisiyle gecekondularda yaşayan genç bir adam sıkça karşımıza çıkıyor. Bu genç adamda belki biraz ‘aylak adam’, biraz da ‘Hikmet Benol’ var. Nasıl ayırabiliriz sizin genç adamınızı onlardan?
Edebiyatı oluşturan öğelerin başında metinlerarasılığın geldiğini düşünüyorum. Kitap boyunca çok yerde gizli veya açık olarak başka öykülerde, şiirlerde, romanlarda geçen karakterleri, olayları ve mekânları kullandım. Söz konusu Hikmet Benol ise ona doğrudan götürülebilecek cümleler kurdum. Bu oyunlar birer tuzak da olabilir, birer okuma önerisi de. Okurun kararına kalmış. Bu yüzden işsiz karakterin onlardan nasıl ayrıldığından çok onlarla nasıl benzeştiğinin üstünde durulması okuma serüvenini -derinleştirmek demeyeyim de- çeşitlendirmek bakımından daha verimli olabilir.

Gecekonduya taşınma, küçük burjuva aydınının alt kesimle arasındaki kopukluğu da sergiler. Onlardan biri olmadığını ve olamayacağını bilen kahramanımız onları dev, kendini cüce yapan bir Gulliver benzetmesiyle bu kopukluğu yansıtıyor diyebilir miyiz?
Küçük burjuva aydını tanımlaması başlı başına bir sorun aslında. Kim bu küçük burjuva aydını? Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ı yazdığı yıllarda, üniversite okumuş, ekonomik olarak ülke ortalamasını tutturmuş, belki bir buçuk kuşaktır büyük şehirde yaşayan bir kitleyi ifade edebilirdi bu tanım. Üniversitelerin üniversiteye benzediği, üniversite bitirmek için ekonomik bir güç, o yoksa büyük fedakârlıklar gereken yıllardı o yıllar. Üstelik öğrenci olmak öyle veya böyle politize olmak demeye de geliyordu o zaman için. Bu da belli bir düzeyde okumayı, belli sorunlara kafa yormayı gerektiriyordu. Günümüzde üniversiteye girmek için dört beş soruyu doğru yanıtlamak, mezun olmak içinse ders notlarını ezberlemek yeterli. Küçük burjuva aydını tanımının ilk adımı olan üniversite mezunu kısmı böylelikle boşa düşüyor. Çünkü ne yazık ki tek başına üniversite diploması bir insanı entelektüel anlamda diğerlerinden ayıracak niteliğe sahip değil.

image3

İşin ekonomik ve toplumsal boyutuna gelince, orada bir kaos bekliyor bizi. Sınıf tanımlarının alt üst olduğu bir çağdan geçiyoruz. Klasik Marksist yaklaşımın revize edildiği, liberal teorilerin bile hızına yetişemediği bir değişimin içinde sınıfları belirleyen ölçütler muğlaklaşıyor. Her biri, imar izinlerinin alınması bakımından gecekondudan farksız uydu kentlerde, sitelerde yaşayan, pahalı arabalara binen, bir memur maaşına satın alınan telefonları kullanan ama önünde sonunda maaşlı çalışan olan beyaz yakalılar arasında mı aramalıyız küçük burjuva aydınını? Kamuda veya özel sektörde, resmi rakamlara göre yoksulluk sınırının biraz üstünde maaş alan ama 120 ay vadeyle ev, 60 ay vadeyle araba sahibi olan, bir öncekilerle aynı telefonları kullanıp aynı tüketim alışkanlıklarına sahip olan kitle içinde mi? Bunlara küçük burjuva derken, onlarla aynı dizileri izleyip, yine aynı telefonları kullanan, aynı muhitlerde olmasa bile ömür boyu borçla ev sahibi olabilen daha düşük gelirli insanlara işçi sınıfı mı diyeceğiz? Ekonomik göstergeler, tüketim alışkanlıkları ve zevk(sizlik)ler o denli çaresiz kalıyor ki sınıfları tanımlamada, bireysel farklılıkları ortaya çıkartan yine tuhaflıklar oluyor. Benzeştiği veya bir şekilde içinde olduğu kitleden ancak tuhaflıklarla ayrılıyor insanlar.

Sözünü ettiğim bir dünya için kopukluk benzer kültürlerden gelmemeyle değil, dünyaya aynı yerden bakmamayla söz konusu oluyor. Gördüklerinin arkasında tuhaflıklar sezen insan, hangi sosyo-ekonomik gruptan bir diğerine yükselirse yükselsin veya düşerse düşsün yaşadığı şey çok değişmez. Bir önceki yerinde yaşadığı huzursuzluğu artıran şey değişimin kendisi olur ancak. Yazdıklarımda kopuklukla bağlanacak noktaların insanın kendisinden kopmasından hareketle, bir toplumsal zemin üstünde ele alınabileceğini düşünüyorum.

“Kaybetmeyi kitaplardan, daha çok filmlerden tanıyan iki adam ağızlarına yabancı sözcüklerle ‘gidenlerden’ bahsediyor…” diyor İşsizin Bir Günü öyküsündeki kahramanımız. İnsanların gidenleri, üzülmeyi, sevinmeyi, aşkı, mutluluğu, kaybetmeyi ve son dönemlerde devrimciliği… kitaplardan, filmlerden hatta bence bugün daha çok sosyal medyadan öğrenmesinin, toplumsal etkileri nelerdir sizce?
Geçtiğimiz günlerde her faniye nasip olmayacak bir şeyi başararak, kendi cenaze töreninde bir konuşma yapan Alev Alatlı’nın ortaya attığı bir kavramla “paçozluk” diyorum. Hangi kitapların kaç sattığı, hangi filmlerin kaç kişi tarafından izlendiği ortada. Sosyal medyada dolanan “aforizmalar”, bir dili bilmenin, o dilin yazıldığı alfabedeki harflerin hangi sesi verdiğini bilmek demeye gelmediğini kanıtlar nitelikte. Kafa yormayan, her şeyin kolayını arzulayan, haksızlıkla bir şey elde edenlere bile ortada hile olduğu için değil, elde edilenden pay alamadığı için diş bileyen bir yapı içinde sahicilik demode bir kavram. Sahici hayatlar yaşanmadığı takdirde bunları hayattan öğrenmek de bir şey ifade etmez. Sahtelik, insanların kaybetmeyi bilmemesinde, gitmenin gidenin hakkı olduğunu teslim etmemesinde ortaya çıkıyor. Sahip olma tutkusu, elinde olan bir şeyin artık orada olmaması fikrini sindiremiyor. Bu yüzden sürekli bir mutsuzluk ve hınç hali görüyorum insanlarda.

İkinci bölümde kitabın genel gidişatına pek de uymayan, ayrıksı duran ya da, farklı bir dil ve üslupla anlatılan bir öyküyle karşılaşıyoruz. ”Martıdan Korkan Oğlan”. Bu öykü gerçekten farklı mı sizce diğerlerinden, yoksa sadece dil ve üslup farkı mı?
Diğerlerine göre daha fazla karakter kullanılması bakımından bu öyküyü ayrı tutma eğilimi görüyorum okuyanlarda. Benim için bu kitap bir bütün ve bu öykü de bütünün bir parçası. Elbette farklılıkları var. Farklılıklarının ne olduğu, kitapta hangi boşluğu doldurduğu üzerine akıl yürütülecek kadar dikkat çekiyorsa, buradan hareketle bir şeyler düşünmeye, başka öykülerle ilişki kurmaya bir çağrı olabilir.

Toplumsal hafızamızda silinmesi çok zor, derin izler bırakan etkileri hala süren darbe dönemlerine değinmeden geçmek olmazdı sanırım. Yaşanan acılar bir “daktilo” öyküsüyle anlatılıyor. Daktilonun imgelemi nedir, açar mısınız?
Toplumsal olaylara bireysel çerçeveden bakmayı daha becerikli olduğum bir alan olarak görüyorum. Daktilo bir araç. Tek kişilik bir araç. Behçet Necatigil’in şiirinde “Bana pek sert vurmuşlar bir yerlerim ağrıyor” diye dile gelen, tek kişinin kullanımına açık, sahibi hangi tuşa basarsa o harfi yazmakla görevli, iradesiz bir araç. Günümüz içinse artık bir anı. Daha fazla açmak pek yapabildiğim bir şey değil.


“Her şey böyle ansızındı hayatında. Kimi zaman o hızlıca atılıyor, çoğu zaman da ona böyle çarpıyorlardı. Bazen yusufçuktu, bazen arı. Yem olan arı değil de sıradan bir böcek olsaydı, bunun üstüne kafa yormayacağını biliyordu. Bal yapan, işe yarayan, meziyetleri olan bir yaratıkken av olma meselesi işine geldi…” 
Cemal’in iç konuşmalarından bu kesit, küçük burjuva tavrının başka bir boyutunu sergiliyor gibi geldi bana. Kendini akıllı ve yetenekli gören küçük burjuvanın toplum dışına itilmişliğinin, yalnızlığının açıklamasını böyle yapması bir çeşit mantığa bürüme midir?

Kendi mağduriyetinden en sık söz edenlerin ellerine geçen en ufak fırsatta nasıl mağduriyet yarattığını hepimiz biliyoruz. Kendini bir yerde görme, bu yeri de her zaman diğerlerinden üstte konumlandırma sınıf gözetmeden bu çağın insanını içine çeken bir hastalık. Önceden de vardı bu belki ama sosyal medyayla çok açık bir şekilde gözler önüne serildi. Facebook’ta, Twitter’da bir tek ben mi görüyorum sürekli kendinden bahsedenleri, kendisini anlamayanlara ‘edebi’ iğneler batıranları, başkasının paylaşımlarını beğenirken ilgi açlığıyla kendisi de övülsün diye zarf atanları?

2014 “Amerikan Edebiyatı’na seçkin Katkı Madalyası”nı alan ünlü yazar Ursula K. Le Guin ödül konuşmasında: “Bence, şu anki yaşayışımızın alternatiflerini görebilen, korkuya kapılmış toplumumuzun ve takıntılı teknolojilerinin içyüzünü varoluşun başka yollarına kadar görebilen ve hatta umut için gerçek dayanaklar hayal edebilen yazarların seslerini isteyeceğimiz zor zamanlar geliyor. Özgürlüğü anımsayabilecek yazarlara ihtiyaç duyacağız. Şairlere, hayalperestlere: Daha büyük bir gerçekliğin gerçekçilerine…” dedi. Kendine has bir tarzı ve üslubu olan bir “yeni yazar” olarak neler düşündürdü bu sözler size?
Kafamda evirip çevirdiğim düşüncelerin, Le Guin tarafından, kamuya açık bir törende söylenmesi beni oldukça heyecanlandırdı. Her şeyin biçim değiştiren tekrara dayandığı bir dönemde edebiyatın da aynı tehlikeyle karşı karşıya olduğunu üzülerek görüyorum. Bunu aşmak için elimden gelen ne varsa yapacak enerjiyi buluyorum kendimde.

Şiir alanında da çalışmalarınız varmış. Onları da kitap olarak görebilecek miyiz?
Yaklaşık dört yıldır çeşitli dergilerde yayımlanıyor şiirlerim. ’80 Kuşağı’nın önemli şairi Vural Bahadır Bayrıl’ın, Hürriyet Gösteri dergisinin son sayısında çıkan söyleşisinde altını çizdiği bir noktayı çok önemsiyorum: Arka arkaya dizilmiş bir şiir demeti değil, bir çatısı olan şiir kitabı çıkarmak istiyorum. İçime sinecek şekilde tamamlanmasına az kaldığını söyleyebilirim dosyanın. Ama ne zaman kitaplaşacağı konusunda bir şey diyemeyeceğim.

Son olarak bize çalışmalarınızdan ve planlarınızdan bahseder misiniz?
Biri yakın zamanda tamamlanacak olan üç öykü dosyam için çalışmalarım sürüyor. Az önce sözünü ettiğim şiir dosyamın yanında, uzun süredir masamda duran ve artık bitirmek istediğim bir tiyatro oyunu var.

Birtakım Tuhaflıklar / Yazan: Alper Beşe / Alakarga Yayınları / 1.Baskı Mayıs 2014, İstanbul / 144 sayfa

Alper Beşe; 1983 tarihinde Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nden mezun oldu. TRT Türkiye’nin Sesi Radyosu için modern Türk şiirinin tarihini anlatan elli iki bölümlük bir program hazırladı (2009). Bitirmeyi başardığı ilk oyunu Dördüncü Rusya Seferi Ankara’da sahnelendi (2011). Şiirleri ve öyküleri, AkatalpaSarnıçSincan İstasyonu, Sözcükler ve Varlık dergilerinde yayımlandı. Birtakım Tuhaflıklar adlı öykü dosyası 2013 Yaşar Nabi Nayır Ödülleri’nde ‘dikkate değer’ bulundu. Çeşitli radyo ve televizyon programları ile belgeseller için metinler yazdı.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.