‘Aşk yaralarının iyileşmeye değil, durmaksızın kanatılmaya ihtiyacı vardır.’

 

Alper Hasanoğlu, Aşkın Halleri kitabında felsefe ile edebiyatın renkli ve derin referanslarını da yanına alarak aşk ile ilişkiler hakkında bilimsel bir çalışma yayımladı. Kitap her ne kadar bilimsel referansları önceliyor olsa da, bu üslupta yazılmış olsa da günümüzün aşk ile ilişkiler hakkındaki tartışmalarına da yol gösteriyor, ufuk açıyor.

Kitapta, “bir aşk ilişkisine kapıyı açan özlem ve ihtiyaçlardan başlayarak, bir aşkın nasıl geliştiğini, nasıl normal hayat içinde adapte olduğunu, bir aşkın gidişatını hangi bireysel ve ilişkisel şemaların nasıl etkilediğini, aşkın nasıl sona yaklaştığını, yeni bir aşk özleminin ve ihtiyacının nasıl doğduğunu” anlatmaya çalıştığınızı yazmışsınız. Aşkla ilgili sorulabilecek bütün soruların zeminini de sunmuş oluyorsunuz? Aşk, biten bir duygu ve bu ön kabulle mi ele alınmalı?
Bütün romantik komedilerin, âşığın maşuğa kavuştuğunda bitmesinin nedeni nedir sizce? Sevgililerin ertesi sabah uyandıkları an, gündelik hayatın başlamasıyla romantizmin bittiği an değil mi? Biz onu yatağa getirilen kahvaltılar, birlikte alınan duşlar ve gün içinde atılan sevgi dolu sms’lerle ne kadar uzatmak istesek de, komedi yavaş yavaş trajediye doğru sürüklenir. Birlikte çıkılacak bir tatili planlamak bile bir süre sonra bir çatışma vesilesi olmaya başlayabilir. Evet aşk biten bir duygu, ama biz kendimizi kandırmak ve hiç bitmeyecek gibi yaşamak zorundayız. Niye diye sorarsanız, bilmiyorum demek isterim. Tabii ki yanıtım var, güvenli bağlanmanın en temel ruhsal gereksinimlerimizden biri olduğu için derim. Peki neden bu güvenli bağlanmaya ulaşmak bize yetmez de bir süre sonra kanımız yeniden kaynar ve yeni bir aşkı, başka bir teni özlemeye başlarız? Buna edebiyatçılara yakışır biçimde, kendimizi değerli ve hoş hissetmemizi sağlayacak yanıtlar verebilirim. Ama bunun için Tolstoy’a, Flaubert’e, Orhan Pamuk’a başvurmak daha akıllıca olur. Bana da psikoterapist olarak maalesef işin sıkıcı tarafı kalıyor, yani bu işin psikodinamiğini anlamak ve açıklamak. Güven ve emniyet hissi veren rutinlerle bezeli bir aşk ilişkisi bir süre sonra anne baba evinde yaşadığımız ergen can sıkıntısını çağrıştırmaya başlar ve ondan kaçıp kurtulmak isteriz. Ve ben bu “normal algı bozukluğu”yla başa çıkabilen kimseye ne yazık ki henüz rastlamadım.

Özlemlerimiz ve duygusal ihtiyaçlarımız bize yaşamamız muhtemel bir aşkı mı fark ettirir? Yoksa aşk ihtimali mi bu duyguyu su yüzüne çıkarır?
Yumurta-tavuk desem yeter mi? Kim bilebilir ki bunun hangisinin doğru olduğunu? Psikolojik açıklamalar, aşk mı, ihtiyaçlar mı konusunda maalesef yalnızca akla yakın spekülasyon olarak kalmak zorunda. Mutlak doğrular olarak değil. Bence hangi açıklamanın doğru olduğu da çok önemli değil. Hayatla ilgili her durumda olduğu gibi doğruluktan daha ziyade bize zarar verip vermediğine bakmalıyız yaptığımız açıklamanın. Biliyorum, size çok pragmatist ve sahte gelebilir bu açıklama. Ama ben bir psikoterapistim ve karşımdaki insanın kendini iyi hissetmesi refleksiyle davranıyorum sürekli. Ama inanmak istediğim şeyi sorarsanız aşk ihtimali demek isterim.

Aşk sona yaklaştığında ve bittiğinde geride mutlaka yeniden tatmin edilmeyi bekleyen duygular mı bırakır?
Aşkın ardında bıraktığı duygular acı, öfke, hayal kırıklığı, terk edilmişlik, haksızlığa uğramışlık duygusu; belki intikam hissi; arzulanmıyor, istenmiyor olma gibi olumsuz duygulardır. Bu duygular tatmin edilmekten daha ziyade başa çıkılması gereken duygulardır. Nasıl başa çıkılacağı ise psikoterapi biliminin ana konusu zaten.

“İnsan, bu durumda (aşk sona erdiğinde) yeni bir aşka yönelmelidir” gibi bir çıkarım doğru mu?
Irk, din, cinsiyet farkı olmaksızın, herkesin bir aşk acısıyla başa çıkma yöntemi, hızla başka bir aşka yönelmek oluyor. Yanlış mı bu? Neden yanlış olsun? Doğru mu peki? İlişkilerde belki de doğruluktan daha çok kendimizi nasıl hissettiğimizden ve bize zarar verip vermemesinden bahsetmemiz gerekebilir. Bir de belli kişilik yapılarıyla olan ilişkisinden. Örneğin bağımlı kişilik yapısında biri âşık olup olmadığına bakmaz, zaten bunu değerlendirebilecek durumda da değildir. Yalnız kalmaktan duyduğu dehşet duygusunun ortadan kalkmasına neden olan kişiye duyduğu minnetin, aşk mı yoksa başka bir şey mi olduğunu değerlendirebilmesi mümkün değildir. Büyük ihtimalle ilişkisinin bitmesinin bağımlı kişilik yapısı nedeniyle ilişkideki davranış biçiminden olduğunu ayırt edemez ve yeni ilişkide de benzer davranış biçimlerini sergiler ve bir süre sonra yine beklenen son gerçekleşir. Bu böyle sürer gider. Bu arada kendi ruhsal ihtiyaç ve istekleri doyurulmadan kaldığı için mutsuz, tedirgin, kaygılı bir insan olup çıkar. Daha da yapışır sevgiliye, yalnızca terk edileceğinden değil, onun başına kötü bir şey geleceğinden endişe etmeye başlar; bir trafik kazası ya da kötü bir hastalık örneğin. Endişeli bir yüz ifadesiyle dolanır durur hayatta. Ya da yetersizlik, değersizlik duygularıyla narsistik tepkilerle başa çıkmaya çalışan birini düşünelim. Bir süre sonra sevgilinin en ufak bir ilgisizliğini ya da “bencilce” davranışını kendisini önemsiz ve değersiz hissetmek için bir vesile olarak kullanır, karşı tarafı canından bezdiren bir cezalandırıcı, küçümseyici tepkiselliğe yönelir. Kim böyle bir insanla uzun bir birliktelik yaşayarak kendini yok etmek ister ki? Narsistin ilk başlardaki bütün cazibesi ve çekiciliğine rağmen…

Aşk bitti. Kurumsallaşmış, mesela aile olmuş bir ilişkide, bu ihtiyaç nereye saklanır, ertelenir mi? Meşhur “saygıya dayalı dostluk kurmak” bir efsane mi?
Aşkı aileyle birlikte düşünmek bütün insanlık tarihini düşündüğümüzde o kadar kısa süredir yapılan bir şey ki inanamazsınız. Endüstri Devrimi’ne kadar eş yalnızca soyun devamı veya evde, tarlada yapılacak işlerin paylaşımı için gerekliydi. Kimse hayatın bu zorluklarıyla mücadele ederken evdekine âşık olmayı düşünmüyordu. Aristokrasi içinde bile insanın karısına ya da kocasına âşık olması, ayıplanmasa bile gülünç karşılanıyordu. İnsan aşkı sevgilisiyle yaşar, evde sümkürdüğünü, gaz çıkardığını gördüğü kişiyle değil doğal olarak. Ama Endüstri Devrimi’yle birlikte fabrikaya giden işçi, bürosuna giden tüccarın işine konsantre olabilmesi, ertesi gün aynı güçle çalışabilmesı için enerji toplaması gerekmeye başladı. Bu durumda bütün gün sevgiliyi düşünmek, geceleri sevgilinin koynunda geçirebilmek için evinin dışında olabilmek ve saatlerce uyumamak düzenin işlemesine mâni olabilirdi. Ve birden dergiler, popüler aşk romanları vs. aşkın evde olduğunu keşfediverdi. Aşk evde olursa gündüz alınan yaralar evde tedavi edilir ve kişi ertesi gün aynı güçle dolap beygirine koşulabilecek duruma gelirdi. Düzen aşkı gemledi diyebiliriz yani.

Aşkın bitip, ilişkinin çeşitli tatminlerle yürüdüğü durumda yeni bir aşk, pusuda bekleyen bir tehlike mi, yoksa kapılınması gereken bir yenilenme fırsatı mı?
Bu soruya kendi 44 yaşımın yorgunluğuyla yanıt veriyor olabilirim, ama durmadan yeni bir aşkın peşinden koşmayı, durmaksızın yeni bir heyecan aramayı adrenalin sporlarıyla ilgilenmekle benzer görmeye başladığım bir yaşam evresindeyim galiba. Bu nedenle bu konudaki görüşlerimi de bu yorgunluk belirlemeye başladı. Bu sorunuza 20’li yaşlarımda mümkün olduğu kadar çok âşık olsun insanlar, acı çekmekten korkmasınlar, risk almadan güzel bir şey yaşayamayız diye yanıtlardım. Ama aşk acısını defalarca çekmiş ve artık biraz yorulmuş biri olarak, aynı şeyleri defalarca yaşamaktan kaçınmaya başladım sanırım ve diyorum ki, Freud’un sublimasyon olarak adlandırdığı içgüdülerimizin daha kültürel bir alana kanalize edilerek tatmin edilebileceğini düşünmeye başladım. Bu yüzden belki daha çok yazıp çiziyorum, okuyorum, psikoterapiyi de bir hayat biçimi olarak yaşıyorum. Danışanlarımın hayatlarına tanık olmak, onlara eşlik etmek bana bir tek hayatın içine girip orada bir sürü gündelik sorunla başa çıkmaya çalışmaktan daha fazla keyif veriyor. Kendilerine –etik nedenlerle– dokunmadığım insanların ruhlarına dokunmak beni yeterince tatmin ediyor artık. Ama yine de aşkı bir gün yeniden, yenilenme fırsatı olarak göreceğim bir yaşam evresinin gelebileceğini biliyorum; çok kesin ve beni bağlayacak bir şey söylemek istemiyorum bu nedenle de.

AŞKINHALLERİ.SPOTLAR1 AŞKINHALLERİ.SPOTLAR2

Kitabı, Orhan Pamuk’un bir söyleşisinden alıntı yaparak açmışsınız. “Kiran beni yalnız Türkiye’de değil, dünyanın herhangi bir yerindeyken de ‘evde’ hissettiriyor.” Bu sadece güven ve iç huzuru mu? Değilse daha fazla ne? Ve ideal aşk mı size göre?
İlişkilerimizi iki önemli ruhsal ihtiyacımız yönlendiriyor çoğunlukla. Güvenli bağlanma ve bağımsızlık, hayatımızın kontrolünü elimizde tuttuğumuz duygusu. Paradoksal gibi gözüken bu iki ihtiyaç, ilk bakışta birbirlerini dışlıyorlarmış gibi sanki. Güvenli bağlanma bir aidiyet duygusunu, kendini evinde hissetmeyi de beraberinde getiren bir durum elbet. Bunun böyle olabilmesi için hayatımızın belli bir ölçüde rutinlerden oluşması gerekiyor. Yani kaçta kalktığımızın, ne zaman nereye gittiğimizin belli olması ve bunun da sevgili tarafından biliniyor olması. SMS’lerle ve mail’lerle gün içinde onunla olmadığımız zamanların da sevgilinin bilgisine sunulması. Ve bu durumun karşılıklı olması. Bu durum da belli bir süre sonra bir başka temel ruhsal gereksinimimizin doyurulmadığı izlenimine yol açabilir. Bağımsızlık ve bir ölçüde hayatımızın kontrolünün elimizde olmadığı duygusuna. Bu da ergenlikte anne babamızla yaşadığımız çok bildik bir duygunun ortaya çıkmasına neden olur. Can sıkıntısı. Ergenliği en iyi tanımlayan terimdir bana göre can sıkıntısı. Canımız sıkılır ve kaçmak isteriz. Eğer karşımızdakinin çocukluktan getirdiği kimi ilişkisel şemalar bağımsızlık ihtiyacımızı daha da kısıtlayıcı davranışlara yol açıyorsa kaçıp kurtulma isteğimiz daha da şiddetlenir. Ayrıca bağımsızlık ihtiyacımızı doyuramıyor olmamızı ötekinin varlığına bağlama gibi bir hata da yapıyorsak, kaçma isteğimız daha da güçlenir. Ve artık kendimizi “evde” filan hissetmeyiz. Güven ve iç huzuru ruhumuzu terk eder. İdeal aşk olarak adlandırabileceğimiz şey belki de, her iki ruhsal gereksinimi mümkün olduğunca eşit şekilde ilişkide doyurabiliyor olmak olsa gerek.

Peki âşıkları kavuran iç huzursuzlukları? Aşka bir şey ekler mi?
Evet, kavga ve ardından çılgın bir sevişme. Yani en azından filmlerde böyle oluyor. Filmlerden psikoterapiye dönersek, sıkıcı bir yorum yapabilirim sanırım: İç huzursuzluklarından yakınlık çıkarmak da mümkün ayrılık da. Bu durum sizin kendi huzursuzluklarınızla nasıl başa çıktığınız ve sevgilinizin tahammül gücüne bağlı derim.

Kitabın sonlarına doğru ise “Güvenin olduğu yerde özlem de, haz da olmaz” diyorsunuz. Öyleyse “mutlu son” ne?
Orhan Pamuk ve Karin’le ilgili soruya verdiğim yanıtta aslında, dolaylı olarak bu sorunuzun karşılığı da var. Hazzın varlığı aslında bağımsızlık gereksinimimizle yakından ilgili. Bağımsızlık aynı zamanda bir miktar bilinmezi ve macerayı içerir. Hazzı artıran da bu değil mi biraz?

“İnsanın kendini güvende, değerli, anlaşılmış hissettiği ve bir o kadar da bağımsızlığını yaşayabildiği ilişkilere ihtiyacı var” diyorsunuz. Bu ideal aşk mı? Her şey yolundayken bile bağımsız olma isteği aşkı besler mi, yoksa sorunların giriş kapısı mı?
Bağımsız olmak hiç kimseye hesap vermemek, nerede akşam orada sabah yaşamak ve her istediğini istediği zaman ve istediği kişiyle yapmak olarak anlaşılacaksa, evet sorunların giriş kapısı olabilir. Size günlük hayattan çok basit bir örnekle güvenli bağlanma ve bağımsızlık olarak adlandırılan temel ruhsal geeksinimleri açıklamaya çalışayım. Yalnızca kavramların kendisinden bahsettiğimizde bir meta düzlemde konuşmuş oluyoruz ve onların günlük hayatımızın sıkıcı rutinine nasıl etki ettiğini fark edemiyoruz, ki aslında önemli olan da içinde bulunduğumuz o an. Bir çift düşünün ki, her ikisi de çok yoğun bir haftayı arkalarında bırakmış olsunlar. Cuma akşamı evlerine dönüyorlar ve akıllarında o akşam için farklı programlar var. Önce haftalarını nasıl geçirdiklerine bakalım. Eşlerden biri bir proje yetiştirmeye çalışıyor ve bu proje hayati önemde. Zamanında yetişmezse işinden olma riski var. Ama her şey yolunda gider ve cuma akşamı huzurla evine döner. Tek istediği bir şişe şarap açmak, DVD’ye bir film koyup sevgilisine sarılarak huzur bulmaktır. Sevgili de çok zor bir hafta geçirmiş, ama iş kaybetme tehlikesi değil, çok sıkıcı bir işi bitirmeye çalışmakla uğraşmıştır. Neyse ki cuma öğleden sonra her şeyi tamamlamış ve evin yolunu tutmuştur. Tek istediği sevgilisiyle dışarı çıkmak, bir şeyler atıştırdıktan sonra dans etmeye gitmek ve kafayı dağıtmaktır. Ne kadar ters istekler! Sevgililerin her biri anlaşılmadığını düşünüp ne kadar farklılaştıklarını bir kere daha fark etmiştir. Oysa sorun yalnızca hafta içi yaşadıkları streslerin birbirinden farklı olmasından dolayı, farklı ruhsal gereksinimlerinin doyurulma ihtiyacı içinde olmasıdır. Biri bütün hafta yaşadığı belirsizlik yüzünden kendini güvende hissetmeye gereksinim duyarken, diğeri yaşadığı sıkıntılı saatler nedeniyle kendini bağımsız hissetmek, biraz çılgınlık yapmak ihtiyacındadır. Birinin isteğini cuma akşamı, diğerininkini cumartesi akşamı yerine getirerek birbirlerine anlayış göstermek yerine, herkes köşesine ya da odasına çekilerek aşklarının sona erdiğini düşünür. Aslında çok basit bir manevrayla ilişki huzur ve heyecanla sürdürülebilir. Bu ideal aşk mı? Onu bilmiyorum.

Psikolojinin “kutsal tezi”… Çocuklukta doyurulmayan ruh, kurulamayan güvenli bağlanmanın mirası, ilişkilerimizin peşinde mi koşar?
Koşabilir de koşmayabilir de. Bu durum nasıl bir sevgili seçtiğimize, Tesadüf Tanrısı’nın kaderimizin ağlarını nasıl ördüğüne bağlı. Basit bir örnek: Belli düzeyde bir sevgi eksikliği içinde büyümüş, desteklenmek için bile belli koşulları yerine getirmek zorunda kalan biri küçücük bir sevgi kırıntısını elde etmek, onaylanabilmek için durmaksızın alttan almak zorunda kalmışsa çocukluğunda ve gençliğinde, bu kalıp erişkinlik hayatındaki ilişkilerinde de kendisini bir hayalet gibi takip eder. Böyle biri narsist biriyle karşılaştığında, narsist bireyin her ilişkisinin başlangıç evresinde etrafına yaydığı büyülü haleden etkilenir. Narsist birey ötekini etkilemek için her şeyi yapacak, sevgiye aç olan ise lambanın ışığına koşan ateşböceği gibi kendisini sonunda yakacak olanın yörüngesine girecektir. Narsist ötekini elde ettiği andan itibaren sömürü moduna geçip zaten alttan almaya hazır bireyin sevgisinin kölesi olmasına ses çıkarmayacaktır. Bir süre anahtar ile kilit gibi birbirine uyan çift aşkın doruklarında yaşayacaklardır. Ama alttan alanın yaptıkları narsiste yetmemeye başlayacak, başka bir köle bulmak için arayışa girecek, alttan alan ise narsiste yetmemesini yeteri kadar fedakârlık yapamadığı şeklinde yorumlayarak bir sonraki ilişkisi için daha da ağır köleleşme hesapları yapacaktır. Bu şemalar bireylerin kendileri tarafından fark edilmediği sürece çocukluğumuzun karanlık yanları bizi bütün ilişkilerimizde takip etmeye devam edecektir.

Bir ilişki, çocukluğun yaralarını onarır mı? Yoksa eksiklerimizle, eksik mi devam ederiz aşka?
Evet çocukluğumuzun yaralarına iyi bir ilişkide merhem sürülmesi mümkündür. Yukarıdaki örneği ele alalım. Bir narsist değil de çocuklukta eksik kalmış sevgi ve desteği gösterebilecek, eksik kalanı tamamlayabilecek biriyle birlikte olabildiğinde kişi, ilişki süresince kendini çok iyi hissedecektir. Ama buradaki kritik nokta şudur: Yıllarca mutlu yaşadıktan sonra herhangi başka bir nedenden ayrılık söz konusu olduğunda bu eksiklik kendini yeniden bellli edecektir. Bu nedenle bu eksiklikle yaşayan bireyin bu eksik yanı yalnızca sevgiliyle değil, hayatı başka alanlarındaki doyumlarla da tamamlayabilmesi gerekir. Bunu başarabilmenin de birinci koşulu böyle bir eksikliğin farkına varabilmek, bunu terapötik bir ilişkide çalışabilmektir.

İlişki yaşamamak ve yüzeysel ilişkilerde ısrar etmek, terk edilme korkusuyla başa çıkmak için girişilen, bir tür ruhen “kusurlu” olmanın sonucu mu?
Kusurlu deme hakkını kendimde bulmuyorum. Böyle Tanrısal bir hakka sahip değilim, tanıdığım birçok psikiyatrın aksine. Ben de bir ölümlüyüm sizin gibi ve hayatım en az herkesinki kadar hasarlı. Ama şunu söyleyebilirim, evet ilişki yaşamamak bir seçim olabildiği gibi hayal kırıklığı yaşamak ve kırılmaktan abartılı bir şekilde korkuyor olmanın bilinçdışı bir başa çıkma stratejisi de olabilir. Birey terk edilmekten, acı çekmekten o kadar çok korkuyor olabilir ki, sırf terk edilmenin acısını yaşamamak için kimseyle yakın bir ilişkiye girmek istemeyebilir. Bir gecelik ilişkilerle, ayaküstü flörtlerle yetinmeye çalışabilir. Buradaki melankolik paradoks şuradadır: Acı çekmemek için kimseyle yakınlık kurmayan kişi en korktuğu şeye mahkûm etmiş olur kendini; yalnızlığa.

AŞKINHALLERİ.SPOTLAR3 AŞKINHALLERİ.SPOTLAR4

Yalnızlığın imkânsız olduğunu söylüyorsunuz. Yalnızlığı seçmek, seçtiğini sanmak, ilişkilerdeki korkularımızla başa çıkma stratejilerinden en yanlış olanı mıdır?
En yanlış olanı olmasa bile sevgisiz kalmanın en garantili yolu olduğu kesin. Yalnızlık konusunda ve diğer birçok hayatla ilgili konuda felsefi bir soru devreye giriyor, mutlaka bireyin kendisinin yanıtlaması gereken. Hayat için doğru olan nedir? Bu soruyu yanıtlayacak kişi bir psikiyatr olmadığı için stratejileri yanlış ya da doğru diye değil de, zarar verenler ve vermeyenler diye ayırmayı tercih ediyorum ben. Yalnızlık, örneğin üretim süreci için yapılan bilinçli bir tercihse kim ne diyebilir yaratıcıya? Ama güvensizlik duygusuyla başa çıkmak için başvurulan bir stratejiyse, zaten kişinin kendisi de memnun değildir bundan ve yalnız bireyin kendisi isterse terapi devreye girebilir. Yoksa kime ne?

İnsan, mutlaka aşka özlem mi duyar?
Aşka mutlaka özlem duyarız. Ama bunu mutlaka aşkın kendisine özlem duymak diye adlandırmayız. Zaten böylesi hiç de romantik olmaz değil mi? Aşkı özlüyorum, birini bulayım. Ne kadar itici! Aşk diye özlediğimiz şey de aslında aşkın kendisi değil, hayata gözlerimizi ilk açtığımızda annemizle yaşadığımız o mutlak, simbiyotik ilişkinin güven dolu sıcaklığıdır, der psikanaliz. Eğer öyleyse, ki öyle gözüküyor, o mutlaklık ve bir olma duygusunu hiçbir zaman elde edemeyeceğimiz ve hayal kırıklığından hayal kırıklığına koşacağımız kesin. Bildiğim, başka türlü yaşayan biriyle şimdiye kadar hiç karşılaşmadığım. Ama bunu sanmak, o birlik duygusunun illüzyonu bile o kadar güzel ki, bile bile ladese devam…

Aşk yaralarının iyileşmesinin, yeni ve aynı derinlikte başka bir aşkla mümkün olabileceğini söylüyorsunuz. Peki biz, aşkın yaralarını iyileştirmeye memur edilmiş canlılar mıyız? İki aşk arasında sadece aşktan kalan ve onarılmaya muhtaç yaralarla mı kalırız?
Gülümsettiniz beni. Evet galiba böyle bir memuriyet söz konusu. Üstelik bu memuriyet mafya gibi, oradan çıkış ancak ölümle mümkün. Ama benim o söylediğim biraz başka. Aşk yaralarının iyileşmesinin en kolay yolunun aynı derinlikte bir aşk olduğunu söylemek istedim ben. Aşk yaralarının iyileşmeye değil, durmaksızın kanatılmaya ihtiyacı vardır aslında, desem…

Söyleşimizin başlığını verdiniz derim… Yine bir başka alıntı… “Aşkın kendisini özlemek, aşkta acı çekmek ve bu acıdan öğrenmek kişiye başka hiçbir insanlık durumunda yaşayamayacağı bir olgunluk sunar” diyorsunuz. Peki, kitapta tüm olasılıkları sunmuş olmanıza rağmen, –belki de biraz kişisel oyunuzu– soruyoruz: Aşk neden solar?
Solması gerektiği için. Hayatın bu kadar hızlı ve bu kadar uzun sürdüğü bir çağda tek bir erkek veya tek bir kadın yetmiyor anlaşılan. İnsan hayatının süresinin uzamış olduğunu da hesaba katarsak, bir insanla 50-60 yıl geçirebilmek ne kadar mümkün olabilir ve neden zorunlu olalım böyle bir şeye? Aile sosyologları “seri monogami” diye bir terim attılar ortaya. Buna göre, kişi monogamdır, ama hayatının içinde bulunduğu evrede birlikte yaşadığı insana sadık kalır. Başka bir evrede bir başka partner olur ve ona sadıktır artık. Almanca’da “hayat arkadaşı” yerine “hayat evresi arkadaşı” anlamına gelen bir kelime bile var artık.

Kitabınızda ilişki örneklerinden bahsettiğiniz bölümler dışında, ilişkileri kadın ve erkek kimliklerinin farklılıkları üzerinden tartışmıyorsunuz. Bu konulardaki bütün külliyatın “kadınlar şöyledir”, “erkekler böyledir” kavramsallaştırmaları üzerinden yürümesi, yanlış bir bakış açısının ürünü mü?
Kadın ve erkek kimlikleri üzerinden konuşmak, anlaşılmayı kolaylaştırmak için baş vurulan bir durum aslında. Ayrıca eşcinsel ilişkilerde farklı dinamiklerin rol oynadığını düşünmüyorum. Eğer aşk söz konusuysa heteroseksüel ya da homoseksüel olmanızın bir önemi yoktur. Çekilecek acı çekilecektir. Solan aşk heteroseksüel de olsa homoseksüel de olsa solacaktır.

Kitabınızdan ilginç bir alıntı daha yapacağız: “Evlendikten beş yıl sonra eşlere evlilikten memnun olup olmadıkları sorulduğunda erkeklerin büyük kısmı eşleriyle tekrar evlenebileceklerini söylüyor. Kadınların ise yarıdan fazlası geriye dönüş mümkün olsa, eşleriyle tekrar evlenmeyeceklerini belirtiyorlar.” Evlilik erkek egemenliği üstüne mi kurulu, bu yüzden mi kadınlar affetmiyor erkekleri?
Evlilik kurumu en başından itibaren erkeğin düzenin çarkları içinde uygun bir şekilde işleyebilmesine hizmet eden bir kurum olarak var olmuştur. Bu düzen ne kadar değişse de, feminist hareket kadın lehine ne kadar büyük kazanımlar elde etmiş olsa da evlilik kurumu erkeğe hizmet etmeye devam ediyor. Aşkın evliliği başlatan en önemli unsur olması da bu durumda pek bir şey değiştirmedi. Aşkın külleri savrulduktan sonra erkeğin kadından beklentisi binlerce yıl önce neyse yine ona dönüşüyor. Kendisinin rahat etmesinden kadının sorumlu olduğunu düşünüyor erkek. Evin kadının sorumluluk alanı olduğunu ve eğer bir şeyler yolunda gitmezse bunun da kadınla ilgili olduğunu varsayıyor. Oysa kadın demokratikleşildiğini zannetmişti. Halbuki aile içindeki demokrasi en iyi koşullarda erkeğin kadını dinlemesi, ama sonra kendi bildiğini yapması şeklinde işliyor. Böyle bir durumda daha fazla hayal kırıklığına uğrayan ve beş yıl sonra pişmanlık çığlıkları atan da kadın oluyor.

“Aşkın Halleri”, “Aşk Solar” başlıklı uzun gövde bölümleri, edebiyattan ve felsefeden referanslarla ilerliyor. Son derece etkileyici karşılaşmalar, kafa açıcı örneklemelerle… Meşhur, “Hayat mı sanatı taklit eder, sanat mı hayatı?” sorusu klişedir, ama sanırım her klişe gibi de “son nokta”yı koyar. Bugünün modern insanı filmlerin ve edebiyatın önermelerinden şekilleniyor mu aşk ilişkilerini yaşarken?
Sanırım şekillenmek istiyor da, bunu beceremiyor. Becerebilmesi de mümkün değil. Ana akım filmler ve bestseller romanlar kavuşma gerçekleşene kadarki zamanı anlatır. Oysa gerçek hayat hepimizin bildiği gibi daha sonra başlıyor. Böyle bir durumda insanların etkilenebilecekleri ve hayatlarını düzenleyebilecekleri herhangi bir filmin ya da romanın da olduğunu sanmıyorum. Gerçek sanat da kaç zamandır biz psikiyatrların alanına el attı. Patolojik olanla ilgileniyor. Oysa sıradan insanın patolojik olandan çıkarabileceği pek bir şey yok. İhtiyacı da yok buna.

ALPERHASANOĞLU aşkınhalleri3

Sadakatsizliği kaçınılmaz buluyorsunuz. İlişkilerde aldatmanın da o ilişkiye onulmaz yaralar verdiğini söylüyorsunuz. İnsan ruhu ya da daraltırsak cinselliğimiz tekeşliliğe bu kadar uygunsuz mu?
Sadakatsizliği ve aldatmayı birbirinden ayırmak gerektiğini düşünüyorum. Hayatına belli sayıda ilişki girmiş hemen her insanın hayatında, bir ilişkisinin bitimiyle ardından gelen ilişkinin çakışması söz konusu olmuştur. İlişkiniz biterken başka bir ilişkiye açık haldesinizdir, bunu fark etseniz de fark etmeseniz de. Çoğunlukla fark etmezsiniz ve bir başkası hayatınıza girdiğinde diğer ilişkinizi henüz bitirmemiş olma olasılığınız yüksektir. Evet o an sadakatsizlik yapmışsınızdır. Ama birçok ilişkinin temeli böyle bir sadakatsizliğe dayanır. Sadakatsizliğin aldatmaya dönüşmesi iki ilişkinin paralel yürütülmesi ve iki sevgilinin uzun süre birçok açıdan suiistimal edilmesidir. Yine kadın-erkek klişesine başvuracağım, ama tekeşlilik bütün erkeklerin kahvehanede, bütün kadınların kadın kadına günlerde vakit geçirmesiyle mümkünmüş gibi geliyor bana.

“Melankoli” bir tür hastalık mı? Çünkü bunu kitabınızda –neredeyse– bir davranış bozukluğu olarak tanımlıyorsunuz.
Bu gözleminizde çok haklısınız. Melankoliğin M’sini büyük harfle yazarak, aslında belli patolojik kişilik yapılarını kendinde toplayan bir özneye çevirdim. Bunun yanında melankoli yalnız entelektüel ruhlar tarafından hoş bir şeymiş gibi gözükebilir, ama aslında belki de ilaçla tedavi edilmesi gereken tek depresif duygudurumdur.

İlişkiyi bitirememenin nedenleri, melankolik kişiliklerde gizli davranış kalıpları mı? Kendi olmaktan korkma diye bahsettiğiniz şey, hangi onarılmamış duygu?
Bağımlı kişilik yapısı, yetersizlik, değersizlik, terk edilme ve iç içelik şemaları “Melankolik ruh”ta bir arada topladığım ve insanların kendilerine, ilişkilerine zarar veren özellikleri aslında. Bu saydıklarımı tek tek anlatabilmem bu söyleşinin sınırlarını aşacağı için yanlızca alt grupları adlandırmış olmakla yetineyim diyorum. Kendi olmaktan korkmak olarak adlandırdığım şey ise, ayrılık söz konusu olduğunda içimizde uyanan ve sahip olduğumuz şemaya göre farklılaşabilen dehşet duygularına tahammül edemeyecek durumda olmak.

“Aile Artık Mümkün mü?” diye anlattığınız bölüm, aile kavramının gelişimini, farklı kültürlerdeki tezahürünü de ortaya koyuyor. Aşktan ve ilişkilerden bahseden kitapta söz dönüp dolaşıp aileye mi gelir? Hem de bu kadar soruları çoğaltmaya inanan, söze “Aile mümkün mü?” diye başlayan biriyseniz bile?
Bu kitap kadın-erkek ilişkilerinin mümkün olduğunca farklı türlerine elimden geldiğince odaklanmaya çabaladığım bir bilimsel çalışma olarak düşünüldü. Böyle bir durumda ailenin tarihsel gelişimini, kendi tarihi içindeki değişimini, hangi sorunlarla karşı karşıya olduğunu detaylı bir şekilde anlatmaya çalışmamak büyük bir eksiklik olurdu. Nihayetinde evlilik boşanma oranlarının her gün yükseliyor olmasına rağmen en önemli ve en sık başvurulan ilişki biçimidir. Avrupa’da gençler arasında yapılan gelecekle ilgili bütün çalışmalarda evlilik ve çocuk sahibi olmak daima en önemli gelecek planı olarak belirtilir.

Sizin de ortaya koyduğunuz gibi, aile kurumu tarihin çok kısa bir döneminde “işe yaramış”, çok kısa bir süre içinde de sorunlarından başka bir şeyini tartışmadığınız bir kuruma dönüşmüş. Niye zihnimiz ailenin kutsallığıyla ve onayıyla bu kadar dolu? Hangi tarihsellik, aile kurumunu bu kadar kutsadı?
Buna dinin tarihi de diyebiliriz aslında. Âdem ile Havva’dan beri insanoğlu şimdiki anlamda olmasa da aile olmaya çalışıyor. Günümüzde içine düşülen yanılgı, şu an sahip olduğumuz aile bilgisinin binlerce yıldır da aynı şekilde var olduğu inancıdır. Ben kitabımın “Aile Artık Mümkün mü?” bölümünde bu yanılgıya dikkat çekmek istedim. Bırakın tarih içinde ailenin devamlı aynı kalmadığını, bugün bile farklı kültürlerde farklı aile yapıları hâkimdir. En önemli sorun Batı kültürünün emperyalist bir biçimde kendi değerlerini bütün dünyaya hâkim kılmaya çalışmasından kaynaklanıyor. Kendi değer ve inançlarından en ufak bir sapmanın insanlık için büyük bir tehlike olduğunu iddia ediyor. Bunu yalnızca ahlaki ve dini kurallar çerçevesinde de düşünmemek lazım. Bilimsel bakış da Batı değer ve yargılarını evrensel gerçeklermiş gibi sunmaktan çekinmiyor. Sigmund Freud’un emperyalist bir kastı olduğunu iddia etmeyeceğim, ama örneğin kastrasyon anksiyetesini ele alalım. Basitleştirerek anlatıyorum: Çocuk Ödipal evrede anneye karşı hissettikleri nedeniyle babası tarafından cezalandırılacağından endişe eder ve bu cezanın da cinsel organının kastre edilmesi olduğunu düşünür. Bu da 3-5 yaşları arasındadır esas olarak. Bu kaygının evrensel ve kişiliğin gelişmesinde çok önemli bir evre olduğunda ısrarcıdır. Bizim kültürümüzde sünnet en çok 3-5 yaşları arasında gerçekleşir oysa. Burada susuyorum.

Bugün aile kurumunun modernleştiği birçok aile modelinin meşrulaştığı söylenebilir. Ama diyorsunuz ki: “Başka aile modellerini hayata geçiren çiftler, ideal modelden sapmış oldukları için suçluluk psikolojisi duyuyorlar.” Bunu yaratan sosyallik ya da insani dürtü ne?
Çünkü biz bir ara dönemde yaşıyoruz. Anne babamızdan aldığımız bilgi, onlarda tanık olduğumuz yaşam biçimi geleneksel aile modelidir. İçinde bulunduğumuz ara dönemde ise biz bir şeyleri yıkmaya ve başka bir yaşam biçimi kurmaya çalışıyoruz. Bu da risk ve endişe demektir. Bu durumda da bütün insani savunma mekanizmalarımız devreye girer. Suçluluk duygusu da aslında kendimizi tehlikelerden korumak için başvurduğumuz bir başa çıkma stratejisidir. Ateş yükselmesi gibi düşünün. Ateş aslında mikroplarla savaşırken bize yardımcı olan bir mekanizmadır. Suçluluk duygusu da bizim kendimize zarar verecek davranışlarda bulunmamızı engeller. Ama çok fazla olduğunda elimizi kolumuzu da bağlar.

Baba eve ekmek getiremediği gün, –tarihsel olarak– aile kurumu bitti mi?
Evet, geleneksel aile modeli bitti. Ama bu birlikteliklerin bittiği anlamına gelmiyor sizin de bildiğiniz gibi. En temel ruhsal gereksinimlerimizin başında güvenli bağlanma geldiği için insanlık var oldukça insanların birlikte olabilmek için gösterecekleri çaba ve kendilerine uygun modeli bulma gayreti sürecektir.

Kitabın sonunda aşkın farklı farklı halleri olduğunu, “her birey(in) kendi geçmişine, hayat görüşüne, hayattan beklediklerine, hayatta o an durduğu zaman dilimindeki gereksinimlerine ve tabii ki karşısındakinin duruşuna göre bir ilişki seçmekte özgür” olduğunu söylüyorsunuz. Peki bukalemun metaforu nedir? Bukalemunlar kadar olmasa da, renk değiştirebilir canlılar oluşumuzla ilgili ne öneriyorsunuz?
Uyum yeteneği hayatta kalmamızı sağlayan en önemli yaşamsal yetimizdir. Bu nedenle dinazorlar yok oldu, ama bizler hâlâ hayattayız.

“Çiftlerin, –ilişki içindeki– çelişkileri ‘üstünde çalışılırsa’ düzelebilecek bir bozukluk olarak kabul edilir. Eş terapisi de bu düzeltmenin yapıldığı bir endüstriye dönüşmüştür günümüzde” diyorsunuz. Bu bile cesur bir cümle iken ardından şu geliyor: “Çünkü terapistler, hazzın aşkın çocuksu formu olduğunu düşünmeye eğilimlidirler ve terapinin amacı da bu tür ilkel duyguların olgun bir sevgiye dönüştürülmesini sağlamaktır.” Hadi soru sormayalım, bir son söz isteyelim sizden…
Ben terapistlerin, ama gerçek terapistlerin büyük bir sorumluluk taşıdığını düşünüyorum. Çünkü psikoterapi diğer tıp dallarından farklı olarak insanların hayatlarını nasıl yaşayacaklarına da müdahale ediyor. İşimiz karaciğerin yağlanmaması için neleri yiyip nelerden kaçınmamız gerektiği meselesi değil terapide. Kendimize ve ilişkilerimize zarar vermemek için hangi davranış ve düşünüş biçimlerini nasıl değiştirmemiz gerektiği. Bu da terapi odasında çok riskli bir mecrayı açıyor önümüze. İnsana ideolojik bir müdahale olasılığı. Bir terapistin amacı hiçbir zaman kendi doğrularını karşısındakine empoze etmek değildir. Karşımızdakinin kendi hayat anlayışı içinde kendisine zarar verecek kalıpları fark edip eğer istiyorsa değiştirmesine yardımcı olmaktır. Bu arada zaten danışanlar da bizleri google’layarak kendi hayat görüşlerine en yakın olan ve psikoterapi bilgisinin ve deneyiminin en fazla olduğunu düşündükleri terapisti seçmeye çalışıyorlar. Son olarak terapistin Tanrı olmadığını aklında tutması, danışanına sorunlarını çözmeye çalışırken basitçe eşlik ediyor olduğunu daima anımsaması gerektiğini vurgulamak istiyorum.

Dr. Alper Hasanoğlu; 1967 İstanbul doğumlu. du. İstanbul Erkek Lisesi’ni ve Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ni bitirdi. İsviçre Basel Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda psikiyatri ihtisasına paralel olarak Basel Üniversitesi Psikoloji Enstitüsü bünyesindeki Advenced Study Center’da Bilişsel Davranışçı Terapi eğitimini tamamladı. Ayrıca İsviçre Psikiyatri ve Psikoterapi Derneği üyesi olup, halen Basel Kantonu Psikiyatri Asistanları’nın temel psikoterapi eğitiminden sorumlu komisyonda eğitmen ve süpervizör olarak görev yapmaktadır. 2007 yılından beri İsviçre Basel’deki muayenehanesinde de psikiyatri ve psikoterapi çalışmalarına devam etmekte, Basel-İstanbul arasında gidip gelmektedir. Önceki kitabı ’Bir Terapistin Arka Bahçesi’ kitabı da ’Aşkın Halleri’ gibi Remzi Kitabevi’nden çıktı.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.