Anais Nin’le Konuşmalar- Derleyen: Wendy M. Dubow

 

“Anais Nin’le Konuşmalar, ömrü boyunca yüzlerce cilt yazdığı Günlüğüyle, ayrıca romanları, hikayeleri ve eleştiri kitaplarıyla geçen yüzyılın en önemli edebi figürlerinden olan Anais Nin’in hayatına, günlüğünü doğuran ve sürdürten etkenlere, eserlerini verirken türler arası geçişkenliğine, birlikte yaşadığı edebiyatçı ve sanatçı erkeklerle ilişkilerine ve feminist hareketle gerilimli ilişkisine ışık tutuyor…” Kitaptan bir bölüm yayımlıyoruz.

Yazarlar İş Başında.

Frank Roberts, Anais Nin’le Konuşuyor (1965)

Bu akşam Anais Nin bizlerle olacağı için gerçekten çok şanslıyız. Bayan Nin’le, yazmaya başladığından itibaren üzerinde çalışmakta olduğu günlüğü ve kısa süre önce Gunther Stuhlmann’ın yayına hazırlayıp, Putnam tarafından yayınlanan Henry Miller’ın Letters to Anais Nin (Anais Nin’e Mektuplar) adlı kitabı hakkında konuşacağız. Sayın Nin, mektuplar ve günlüğünüz hakkında konuşmaya başlamadan önce biraz sizden bahsedelim. Eğer özgeçmişinizle ilgili topladığım bilgiler doğruysa sanatçılarla dolu bir aileden geliyorsunuz.
Evet, babam piyanist/besteci Joaquin Nin ve erkek kardeşim şu dönem Berkeley’de müzik dersleri veren Joaquin Nin-Culmell’dir. Ben Paris’te doğdum ve Amerika’ya on bir yaşında geldim. İngilizce öğrendim ve on altı yaşımda İngilizce yazmaya başladım. Daha sonra yirmi yaşımdayken Fransa’ya geri döndüm; her ne kadar İngilizce yazmaya devam etsem de edebi formasyonum ya da yazarlığımın en önemli yılları Fransa’da geçti. İngilizce yazan yazarlarla arkadaşlık ettim. Fransız yazarlardan ziyade sürgünde olan Amerikalı yazarlar grubunun bir parçası oldum.

Yanılmıyorsam ailenizde Danimarkalı ve İspanyol kanı var.
Danimarkalı, İspanyol ve Fransız. Ve ben Amerikan vatandaşıyım.

Yazdığınız Ensest Evi, Oyun Kışı, Kolajlar ve diğer kitapları okurken Garcia Lorca’nın eserlerine benzeyen mistik bir duygu hissediyorum, ama aynı zamanda eserlerinizin çok modern bir yanı var.
Eserlerin hepsinde belli bir şiirsel yaklaşım var. Hiçbir zaman sade düzyazı yazmayı istemedim, ancak hiçbir zaman da şiir yazmadım. Şiirsel roman fikri çok popüler, Fransa’da oldukça iyi biliniyor ama burada fazla görülmüyor. Ancak sanırım sizin de kim olduğunu çok iyi bildiğiniz Amerikalı yazar Djuna Barnes bu tarzda fevkalade ürünler çıkartıyor; onun eserleri şiirsel romanın klasik örneklerinden.

Virginia Woolf’un da bu alanda deneyimleri olmamış mıydı?
Evet, ama o benim ilgimi çekmiyor. Bana kişisel olarak çok daha fazla anlam ifade eden yazar, Djuna Barnes’dır.

Henry Miller’la ilk ne zaman tanıştınız?
Yengeç Dönencesi’ni yazarken ve Paris’e yeni geldiği sırada tanıştık. Lawrence üzerine yazdığım kitabımın telif hakları için danıştığım avukatla arkadaşlık ediyordu. (Bu avukatın Yengeç Dönencesi’nde bahsi geçiyor.) Henry Miller’ı Paris yakınlarında banliyödeki evime getirdi. O dönem Miller karnını doyurmanın peşindeydi.

Kendisinin de gayet rahatlıkla kabul ettiği üzere, tanımadığı insanların maddi iyiliklerinden faydalanan biriydi. O günlerde bedava yemek bulma peşindeydi. Kartotek tuttuğunu söylemişti.
Geldi ve birçok konu hakkında konuştuk; bu, dostluğumuzun başlangıcı oldu. Aynı şehirde yaşadığı insanlara mektuplar yazardı. Bana mektup yazmaya, evime yaptığı bu ziyaret sonrasında başladı. Geçici bir süreliğine Paris dışına çıkıp öğretmenlik yapmayı ve yaşamayı denediyse de kısa süre sonra geri döndü. Ve benim şu ân yayına hazırlamakta olduğum günlük o dönemde başlıyor, 1930’ların başlarında, çünkü bu dönem benim yazarlık hayatımın başladığı dönemdi. D.H. Lawrence üzerine olan kitabımı yazmıştım ve Miller’a duyduğum ilgi aslında D.H. Lawrence savunmamın devamıydı.

Eğer doğru hatırlıyorsam Putnam’ın yayınladığı bu ciltte yer alan mektuplar 1931 ile 1946 yılları arasındaki döneme ait. Bu dönemde Miller orta yaşlarındaydı, siz de gençtiniz. Sanırım sizin mektuplarınızın dâhil edilmemesinin sebeplerinden birisi bu. Siz daha çok bana anlatmış olduğunuz gibi edilgen bir dinleyici gibi miydiniz?
Evet, doğru, ben dişil roldeydim. Utangaçtım. Dinlerdim ve o dönem yazdığım mektuplar yalnızca onun yazarlığını teşvik etmek içindi. Henry’ye ayak uyduramıyor ve doğal olarak bu heyelana karşılık veremiyordum fakat anlıyordum – ve ona anladığımı hissettirdim. Gerçek tepkim, utangaçlığım yüzünden günlükte yer aldı, bu yüzden de günlük, mektuplarla paralel olarak ilerliyor ve birbirlerini tamamlıyorlar.

Aynı zamanda siz ve Miller’ın Lawrence’e karşı aynı heyecanı paylaştığınızı fark ettim (Lawrence hakkında ‘amatör olarak yazılmış’ makalenizden bahsettiniz.) Yengeç Dönencesi veya Oğlak Dönencesi’ni okurken -sanırım bunlar Miller’ın üzerinde en çok konuşulan kitapları- en azından bir açıdan benzerlik olduğunu görüyorum, eğer yanlış düşünüyorsam beni düzeltin, onun Lawrence’da çok hoş bulduğu dil ve imgelem kullanımındaki özgürlük.
Evet, bu doğru, o da benim ilgilendiğim yazarların birçoğuyla ilgilenmeye başladı, ama ikimizin paylaştığı en temel şey, yazarken özgür olma arzusuydu.

Bu mektuplarda -ki eminim bunu günlüğünüzde yansıtmışsınızdır- kulağa mükemmel gelen bir ortaklık olduğunu görüyorum. Miller, Lawrence okuyor ve size bu konuda yazıyor. Proust okuyor ve size onun üzerine yazıyor. Siz de cevaplıyorsunuz. O tekrar yazması için teşvik edilmiş oluyor ve bu böyle devam ediyor. Lawrence konusunda günlüklerinizden bize okumak istediğiniz bir bölüm var.
Lawrence hakkında değil, her ne kadar bu tartıştığımız ilk konulardan biri olsa da. Hayır, sanırım sizlere okuyacağım bölüm daha çok Miller’ın yazarlığa karşı tavrı üzerineydi, her şeye karşı tepkisi. Sanırım sizin de mektuplara karşı verdiği tepki olarak bahsetmiş olduğunuz şey, heyecanı. En önemlisi, her zaman iki tane Miller’ın var olmasıydı: dünyanın tanıdığı Miller ile, bu mektuplarda ve günlükte yer alan bambaşka biri. Sanırım daha samimi ve gerçek biri ya da belki de kendi kendine konuşan bir adam, tamamen kabul gördüğünü ve anlaşıldığını düşünen biri ve bu yüzden genel anlamda yazılarında olduğundan daha fazla içini dökebilecek bir adam.

Mektupları okuduğumda kesinlikle bu hissi alıyorum. Mektupların farklı bir tonu var. Buradaki adam daha sıcak; romantik biri; dolaysız, aslında saf biri gibi. Ancak kitaplarını okuduğumda, Kara İlkbahar ya da Amerika’daki deneyimi hakkında olan Air-Conditioned Nightmare, kaşarlanmış bir adam olduğu izlenimine kapılıyorum. Bir karakter ikilemi varmış gibi geliyor.
Sanırım bu hepimizde var, ama onda çok daha güçlü bir şekilde kendini gösteriyor. Kabul görmesi (Fransa ona karşı çok ölçülü bir tavır takındı) onu en iyi durumuna getirdi. Bir direnç hissettiğinde hırçın ve mücadeleci oluyordu. Hayatının ilk dönemlerinde bu direnci hissetti. Bu anlamda baktığımızda Fransa kendisinin gelişmesine ve bulmasına yardım etti. Geri döndüğünde Amerika’da yazar olmanın muazzam zorluklarına göğüs germeye hazırdı.

Yengeç Dönencesi’nin ilk baskısının önsözünü siz yazdınız, değil mi (ve bu cesaret gerektiriyordu)? Günlüğünüzde bize okuyabileceğiniz bu ilk önsöze ait bazı notlar var mı?
Önsözün son haline gelmesine yardım eden ve eserle ilgili düşüncelerimi ortaya koyan başlangıç notlarım yanımda. Bunlar Henry’nin Yengeç Dönencesi üzerine gelişigüzel notlar. (günlükten okur) Eğer hatırlıyorsanız, D.H. Lawrence’ın, Edward Dalberg’in Bottom Dogs’una önsöz yazmasının istenmiş olması ilginçti. Lawrence o vakit en azından bir kere yazılması gereken berbat bir kitap olduğuna işaret etmişti. D.H. Lawrence böyle bir deneyime, Amerikalı yazarın sefil bir hayat sürme deneyimine uzaktı. “Korkutucu ve itici, ancak bir defalık anlatılması gerekirdi,” diye yazmıştı ve tekrar anlatılmayacağını umut ediyordu. Miller’ın o dönem -Amerika’dan ilk geldiğinde- öfkeli genç erkeklerden biri olduğunu düşünüyorum ve bu durum günümüze kadar devam etti. Lawrence yanılmıştı. (burada güler)

Peki, bu hikâyeyi farklı insanlardan dinliyoruz, (Jack) Kerouac ve kendisi İngiliz olan Graham Greene sefil ve yoksul olmak üzerine kitap yazmışlardı; Green genç bir İngiliz yazardı.
Miller’ınki kadar güçlü müydü?

Evet, büyük otellerin mutfaklarında çalıştığı dönem hakkında oldukça etkileyici şeyler söylüyor. Düzen karşıtı bir tavrı falan var. Miller, mektuplarında (sanırım Yengeç Dönencesi’ne ilişkin olarak) onun adına İngiltere’ye gidip Rebecca West’le görüştüğünüzü yazıyor. (Her zaman ona destek olduğunuzu biliyorum.) Sanırım sona doğru, endişelenme, her yerde yazdıklarım yayınlanıyor ve Amerikalılar benden sonra da etkilenebilirler demişti. Şu ân okuduğunuz aklıma bu mektubu getirdi çünkü Miller’ın öfkesi bir şekilde azalmışa benziyor.
Evet, tamamen, çünkü kabul görmüştü.

Yengeç Dönencesi’nin bu ülkede dağıtımını yapabilmek üzere Yüksek Mahkeme’ye kadar gidilmedi mi?
Evet, ama benim savunduğum daha ziyade Miller’ın genel imajıydı. Yazdıklarının o açısı (Yengeç Dönencesi’nde) en önemli konu değildi. Aslında ilk onun basılmış olduğuna üzülmüştüm çünkü birçok kişinin alıp okuyacağını ve diğer Miller’ı hiçbir zaman tanıyamayacaklarını düşünüyordum. Diğer Miller benim destek olduğum, savunduğum Miller’dı.

Başka bir deyişle, yüzeysel olarak okuyan insanların pornografik içeriği ve üç harfli kelimeleri gördüğünü mü kastediyorsunuz?
Evet ve bu beni rahatsız ediyor: İnsanlara Miller’ın nesini okudunuz diye sorduğunuzda Yengeç Dönencesi diyorlar ve başka bir eserini söylemiyorlar. Ben de, “The Collossus of Maroussi’yi okudunuz mu ve diğer kitaplarını okudunuz mu?” diye soruyorum. Tabii, okumamış oluyorlar.

Miller, Lawrence Durrell’la birlikte Avrupa’daki savaş yüzünden bir mülteci olarak Korfu’da bulunduğunda The Collossus of Maroussi deneyimlerinin tohumunun atıldığı zamandı. Mektuplarında size oradaki köylülerden bahsetmiş olması dikkatimi çekti.
Yunanistan’da kalmak onun üzerinde çok büyük etki bıraktı ve kitabın başlangıcını oluşturduğu da kesinlikle doğrudur. Korfu’dan kaleme aldığı mektuplar kitapla benzerlik taşır. Bunu anlatmaya sizin için devam edebilirim ama önsözde çok daha iyi ifade edilmiştir.

Duymayı çok isterim.
(okur) Şimdi burada tasvir ettiğim tabii ki en erken dönem Miller, çünkü bugünkü Miller oldukça farklı. Artık eskisi gibi asi değil.

Evet, dünyanın dört bir tarafından eleştirmenlerce övgüyle söz edilen ve şimdi birçok dile çevrildiğini düşündüğüm The Collossus of Maroussi’de basit ve sıradan şeylerle uyum içinde bir Miller gördüm. Her ne kadar (Oswald) Spengler’den bahsetmiş ve burada sizle Rank hakkında konuşmuş olsa da. Siz Otto Rank’le çalıştınız. Miller onun fikirlerini bu açılardan inceliyor ve Nietzsche’ye değiniyor, ama aynı zamanda en sade ve sıradan insanlarla, en basit ve yalın fikirlerle de gayet uyum içinde olabiliyor.
Sanırım o dönem belirttiği üzere nereye ait olduğunu bulabilmek, hangi felsefenin kendisine daha uygun düştüğünü anlayabilmek için felsefeler, tutumlar ve fikirler üzerine çalışıyordu. En sonunda da burada tasvir ettiğim ve ‘Çin’ diye adlandırdığı kendi felsefesini oluşturdu.

Kendisinden Çinli diye bahsediyor. Ne demek istiyor?
Bunu ona bir gün sordum. Size bunu okuyacağım çünkü sorunuzu tam anlamıyla cevaplandırıyor. Fikirler, kitaplar ve birçok başka şeyden bahsederken birdenbire, “Şimdi Çin’ime geliyorum,” der. Ben de, “Çin senin gözünde nasıl bir anlam taşıyor?” diye sordum. Bu Miller için bir anahtar kelimeydi, her zaman bazı özel çağrışımları olan bir kelime. (okur) “Henry’nin açıklaması ilk başta belirsiz oluyor. Çin belli bir varoluş durumunu temsil ediyor. Kişinin düşünmeden, içgüdüsel olarak, iradesi olmadan bir bitki gibi yaşadığı salt varlığın evreni, içindeki tohumun çiçek açmasına izin vermek için edilgen kalan bir Hindu’nun muazzam umursamazlığı gibi. Bir Avrupalının iradesi ile Doğulunun Karması arasında bir şey. Henry, ‘Ben sadece aydınlanmanın hazzını istiyorum,’ dedi; dünyada gördüklerimin hazzı, sadece titreşimleri hissetmek, hayatın bütününe karşı duyarlılık, hayatın kabulü, her şeyi içeri alıp, kavramak, sadece var olmak.” Bir şekilde sizin belirtmiş olduğunuz basit şeylerden zevk alıyor olması gibi.

Bu ülkeye geri dönmesiyle ilgili olarak (babası öldüğü zaman ve ülkeyi baştanbaşa bir Buick’le gezdiğinde) kendini en uyum içinde hissettiği insanlar, en fazla övdükleri basit, sıradan insanlar olmuştu. Zencileri sevmişti. Genel olarak Güney’den nefret etmişti ama Zencileri sevmişti. Ve bu onun temel tavrı gibi görünüyordu, ezilen ve güçsüz olmak.
(duraksar) Öyleydi.

Öyleydi. İyi bir noktaya değindiniz. Kendini onlarla duygusal ve entelektüel anlamda özdeşleştiriyor ve itici gücünü bu özdeşleşmeden alıyormuş gibi görünüyor. Size o mektupları Hollywood’dan yazmıştı ve burada içinde yaşadığı korkunç pislikten, milyonerlerin ne kadar iğrenç, zevksiz ve bayağı olduklarından bahsetmişti.
Bu konudaki hislerinde bir değişme olup olmadığını bilmiyorum, bunun hakkında hiç konuşmadık, ama şimdi artık oyuncuları sevdiğini söylüyor. (okur)

Anais Nin, bu kitapta size yazdığı mektupların kırk birinci sayfasında, Charles Chaplin’den büyük bir deha diye bahsediyor. Şehir Işıkları’na göndermede bulunuyor; Chaplin’in ezilen ve güçsüz olanın durumunu yansıtışını ne kadar beğendiğini anlatıyor. Bu bölümü hatırladınız mı?
Bu konu hakkında oldukça fazla yazmıştı, çok sevmişti. Çarka -çarkın içinde olan her şeye- ve teşkilatlara her zaman başkaldırmıştı. Evet, kaybedenlerle güçsüzleri çok sevmişti ve haklarında, bu tip insanlar hakkında oldukça fazla şey yazmıştı. Hakkında çokça yazdığı ve beğendiği Zenci ressamın adını hatırlayamıyorum. 

Kitapta da ondan bahsediyor mu?
Hayır, bu daha sonraydı. Bir kitapçık kaleme almıştı. Tamamen onun hakkında olan bir makale de yazmıştı. Sanırım makalelerin bir derlemesiydi. Kusura bakmayın, hatırlayamıyorum.

Burada bir paragraf okumama izin verir misiniz? Sizin okumayacak kadar mütevazı olduğunuzu biliyorum. Miller, Ensest Evi adlı kitabınızdan bahsediyor ve dinleyicilerin Henry Miller’ın kitabınız hakkındaki düşüncelerini anlamalarını istiyorum. Çünkü karşılıklı olarak yazıştığınızı ve her zaman size müsveddelerini gönderdiğini, her zaman sizden kitap ödünç aldığını, sizin de yazdıklarınızı ona gönderdiğinizi ve birbirinizin eleştirmeni olduğunuzu biliyorum. (okur) Ama bir rüyayı yaşamakla ilgili olan bölüm, sizin yazdıklarınızdan tam olarak anladığım bu diye düşünüyorum.
Bu konu üzerine oldukça konuştuk. Burada Into the Nightlife’ın başlangıç noktasına dair ilginizi çekeceğini düşündüğüm bir pasaj var, rüyalar üzerine yazdığı uzun parça. Bu bölüm erken dönem günlükten alınmıştır. (okur)

Burada (Luis) Bunuel’in filmi Endülüs Köpeği’nden bahsediyorsunuz?
Evet, çünkü bu Henry’nin karşıma çıkan ilk yazısıydı, New Review adlı dergide yayınlanmış olan Bunuel’in Endülüs Köpeği üzerine bir yazı.

Kendisi hep Bunuel’in büyük hayranı oldu, öyle değil mi?
Evet, sanırım öyleydi.

Size yazdığı mektuplarda birçok kez ondan bahsediyor. Kitapta ayrıca sık sık burçlardan bahsetmesi dikkatimi çekti. (Carl) Jung’u beğeniyor, kolektif bilinçdışı fikrini. Bana aranızda ikinizin de yazar olmasıyla birlikte bu yazışmalara yol açan -onun sizin eserlerinizde buldukları ve sizin onunkinde bulduklarınız- metafizik ve mistik bir bağ varmış gibi geliyor.
Bu doğru. Evet, bir anlaşma noktası vardı. Fakat Henry Miller’ın bir Dadacı olduğunu ve fikirleri hakkında hiçbir zaman kati bir ifadede bulunamayacağınızı, çünkü fikirlerinin değişken ve değişebilir olduklarını unutmamak gerekir. Kimi zaman değişime girerler, çünkü kendisi belli ve kati bir tavır aldığını hissetmekten hiç hoşlanmaz.

(…) 

Çevirmen: Aslı Kutay Yoviç
*Bu okuma parçasının yayını için Agora Kitaplığı’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.