50 Muhteşem Kısa Hikâye

 

“50 Muhteşem Kısa Hikâye edebiyat tarihinin en iyi yazarlarının yazmış olduğu kısa hikâyelerden oluşan bir seçkidir. Konuları itibariyle bu yazarların dünya görüşleri ve fikirleri hakkında genel olarak bilgi sahibi olabileceğimiz bu hikâyeler, günümüz dünyasında bile karşılaştığımız birçok sorun için kılavuz niteliğindedir. Özenle seçilmiş bu hikâyeler ile hayranı olduğunuz klasik dünya edebiyatı yazarlarının başyapıtları hakkında da bir ön bilgi edinmemiz mümkün olacaktır.” 50 Muhteşem Kısa Hikâye’den Fernando Pessoa’nun Anarşist Banker isimli hikâyesinden bir okuma parçası paylaşıyoruz.

Anarşist Banker – Fernando Pessoa

Akşam yemeğimizi sona erdirmiştik. Karşımda arkadaşım olan, o büyük tüccar ve ünlü üçkâğıtçı banker oturuyordu. Sağlığını düşünmeyen biriymişçesine purosunu tüttürüyordu. Sohbetimiz artık tutukluk yapmaya başlamıştı ki sonunda tamamen kesiliverdi. Şansıma güvenip sohbeti yeniden başlatmak istedim, bunun için aklıma gelen en iyi ilk fikri kullandım. Gülümseyerek ona dönüp şöyle dedim:

-Evet! Bana, sizin daha önce anarşist olduğunuz anlatıldı.

-Sadece eskiden değil, hâlâ öyleyim. Bu bakımdan kendimi değiştirmiş değilim. Ben bir anarşistim.

-Yok canım! Siz kim, anarşistlik kim? Hem neden anarşist olasınız ki? Belki de bu sözcüğü farklı algılıyorsunuz…

-Malum anlamından farklı anlamda mı? Hayır, kesinlikle değil. Ben bu sözü, bilinen malum anlamda kullanıyorum.

-Yani siz, şu işçi örgütlerindeki tipler cinsinden biri, o anlamda anarşist olduğunuzu mu söylemek istiyorsunuz? Öyleyse, sağa-sola bomba koyan sendikacı tiplerle sizin aranızda hiç fark yok öyle mi?

-Hayır, elbette fark var… Tabii ki fark var. Ama o fark, sizin düşündüğünüz fark değil. Siz belki de benim onlardan daha farklı toplum teorilerimin olduğuna inanıyorsunuz değil mi?

-Ha, anladım! Siz teoride anarşistsiniz, ama pratikte…

-Ben pratikte de, teoride olduğum kadar anarşistim. Hatta pratikte daha fazla anarşistim; sizin sözünü ettiğiniz şu tiplerden daha fazla, çok daha fazla. Benim yaşamım bunun kanıtı.

-Efendim?

-Benim yaşamım bunun kanıtı; işte aynen böyle dostum. Siz herhalde böyle konulara hiç özel bir dikkat göstermemişsiniz. Bu yüzden saçmaladığımı ya da sizinle dalga geçtiğimi sanıyorsunuz.

-Hiç bir şey anlamıyorum! Ama eğer… Eğer, sürdüğünüz hayatın yozlaştırıcı olmasından ve asosyalliğinden yola çıkıyorsanız; eh anarşizmi böyle anlıyorsanız…

-Size demincek söyledim! Hayır! Size, “Anarşizm” sözcüğüne bilinen anlamından başka bir anlam yüklemediğimi söyledim.

-İyi de! Ama ben hâlâ anlamıyorum… Gerçek anarşist fikirleriniz ile yaşam pratiğiniz arasında bir fark olmadığını mı anlatmak istiyorsunuz bana? Sizin yaşamınızın alelade bir anarşistin yaşamıyla noktası noktasına uygunluk gösterdiğine inandırmak mı istiyorsunuz beni?

-Hayır! Hayır, bu değil. Benim söylemek istediğim, teorilerimin yaşam pratiğime hiç bir şekilde ters düşmediği; tam tersine ikisinin de kesinlikle birbirine uyumlu olduğu. Benim, bombacı ve sendikacı tiplerin yaşamını sürmediğim doğru. Ama onların yaşamı anarşizmden ve anarşizmin ideallerinden uzakta! Benimki değil. Benim şahsımda –evet bende, bankerde, çok duymak istiyorsanız o büyük tüccar ve üçkâğıtçıda yani bende; ikisi, anarşizmin teorisi ve pratiği, tam anlamıyla birleşiyor. Siz beni, onlardan farklı olduğumu kanıtlamak için, sağa sola bomba koyan şu salaklarla, sendikalardaki tiplerle karşılaştırdınız. Ben tabii onlardan farklıyım, ama fark şu: Onlar -evet onlar, ben değil- yalnız teoride anarşistler, ben hem teoride hem pratikte anarşistim. Onlar anarşist ve geri zekâlı, ben anarşist ve akıllıyım. Onun için dostum, gerçek anarşist benim. Sendikacılar ve bombacılar -ben de onlardan biriydim ama onları gerçek anarşizmin yüzü suyu hürmetine terk ettim- onlar anarşizmin çürümüş kesimini temsil ediyorlar, onlar yüce anarşist öğretinin tangırtısını oluşturuyorlar.

-Şeytan bile duyduğuna inanamaz! İnanılmaz! Peki, yaşamınızla -yani banker ve tüccar olarak sürdürdüğünüz yaşamınızla- anarşizmin teorisini nasıl bağdaştırıyorsunuz? Anarşist teori denince sıradan anarşistlerin anladığı şeyi anlıyorsanız, ikisini hangi ortak payda altında bir araya getiriyorsunuz? Bir de beni, diğerlerinden daha fazla anarşist olduğunuza inandırmaya çalışıyorsunuz, öyle değil mi?

-Aynen.

-İşte şimdi hiç bir şey anlamıyorum!

-Anlamak ister miydiniz?

-Kesinlikle!

Ağzındaki purosu sönmüştü; alıp yavaş yavaş yeniden yaktı, tamamen sönünceye kadar kibriti seyretti, dikkatlice kül tablasına koydu, sonra bir ara eğdiği başını kaldırdı ve dedi ki:

-Dinleyin! Ben halkın arasından gelen biriyim, şehirli işçi sınıfı kökenliyim. Tahmin edebileceğiniz gibi, beşiğime hayatımda işime yarayacak hiçbir şey konulmamış, ne statü ne de ona uygun şartlar. Ama anlaşıldığı kadarıyla doğal halim itibariyle yalnızca doğuştan açık fikirliydim, akıllıydım, yeterince güçlü bir iradeye sahiptim. Ve bu şekilde, düşük statülü kökenimin, hakkını inkâr edemeyeceği iki yeteneğe sahiptim. İşçi oldum, çalıştım, bu çevreden gelen çoğu insan gibi zor bir hayatım oldu. Aç kaldığımdan değil, ama bazen açlığa çok yaklaştım. Tabii bunlar, daha sonra olanları ve size şimdi anlatacaklarımdan hiçbir şeyi değiştirmedi, -ne daha sonraki yaşamımda ne de şimdiki yaşamımda. Ben her şeyiyle sıradan bir işçiydim: Çalışmak zorunda olduğum için çalıştım -ama mümkün olduğunca az. Ne de olsa uyanıktım. Her fırsatta okudum, her konuda tartıştım. Üstelik baş aşağı tepeleme çakılmadığımdan, bana olguları dayatan kendi kaderime ve toplumsal şartlara karşı büyük bir öfke yükseldi içimden. Size söylemiştim, çok daha kötü olabilirdi; ama o zamanlar, kaderin düşünülebilecek her türlü haksızlığı yaptığı bir insanmışım gibi geliyordu bana, ve bunun için bana karşı sanki toplumun bütün kurallarını kullanıyordu kader. Henüz daha yirmi veya en fazla yirmi bir yaşındaydım. O dönemde anarşist oldum.

Bir süre sustu, öne doğru daha fazla eğilerek konuşmaya devam etti.

-Ben az ya da çok hep uyanıktım. İçimdeki o isyanı hep hissettim ve onu anlamak istedim. Böylece bilinçli ve inançlı bir anarşist oldum; bilinçli ve inançlı bir anarşist, bugün de olduğum gibi.

-Peki ya bugünkü teoriniz, o zamanki ile aynı mı?

-Aynısı. Anarşist teori, gerçek teori, bunların ikisi de bir ve aynı. Kendimi anarşist yaptığımdan beri ona sıkı sıkıya sarıldım; şimdi göreceksiniz… Size söylediğim gibi, ben doğuştan uyanıktım ve böylece bilinçli bir anarşist oldum. O halde, anarşist olmak ne demek? Toplumsal anlamda eşit olmayan kişiler olarak dünyaya gelişimizden kaynaklanan haksızlıklara karşı çıkmak demek, bir anarşisti anarşist yapan şey işte bu. Görülebileceği gibi buradan çıkan da, bu eşitsizliği mümkün kılan toplum kurallarına karşı çıkmaktır. Şimdi size anlatacağım şey, o psikolojik yol: insan nasıl anarşist olur? Hemen teoriye döneceğim. Bir kere önce bu şartlar altında akıllı bir tipin isyanını gözünüzün önüne getirmeye çalışın. Dünyayı nasıl görüyor? Biri milyoner olarak doğuyor ve daha doğuştan aksiliklere karşı bağışıklığı olduğundan emin -ve onlardan gereğinden fazla var- paranın engellediği veya en azından etkisini azalttığı aksilikler bunlar; başka biri de zavallı olarak dünyaya geliyor ve çocukluğundan itibaren başarabileceğinden daha fazla insanın boğazını doyurmak zorunda olan ailesinde, karnı doyurulması gereken çocuklardan bir fazlası oluyor. Biri kont ya da marki olarak dünyaya geliyor ve ne yaparsa yapsın insanlardan saygı görüyor; diğerleri, ben gibileri ise, kendisine insan gibi davranılması için alttan almak zorundalar. Bazıları öyle doğuyorlar ki, sanki doğal olarak üniversiteye gidebilecek, seyahat edebilecek, kendilerini eğitebilecek, kendilerini akıllı biri yapabilecek durumda oluyorlar, hadi öyle diyelim! İşte bu böyle ve esas olarak böyle olmaya devam edecek. Doğanın eşitsizlikleri işte böyle! Bunları ortadan kaldıramayız. Ama toplumdaki eşitsizlikleri ve toplumsal ilişkilerde olanlarını kaldırabiliriz, peki neden ortadan kaldırmıyoruz? Doğa birine yetenek, güç, enerji gibi belli nimetler sunduğu için o kişi benden üstünse, başka hiç bir çarem yok, ben bunu kabulleniyorum. Ama annesinin rahmini terk ettiğinde sahip olmadığı, derken hayatında hazır bulduğu, şanslı bir tesadüfün ona bahşettiği, doğar doğmaz, zenginlik, toplumsal statü, hayatta kolaylıklar vs. nedeniyle benden daha üstün sayılmasını kabul etmiyorum. Ayrıca size burada anlatmaya çalıştığım üzere, benim anarşizmim bu temel üzerinde yükseldi. O anarşizm ki -zaten söylemiştim– onu bugün de eskisi gibi hiç değiştirmeden aynen savunuyorum.

Sözlerine nasıl devam edeceğini düşünüyormuş gibi yeniden bir süre sustu. Purosundan bir nefes çekip, dumanını yavaşça yanıma üfledi. Sonra yeniden bana döndü ve tam devam edecekti ki sözünü kestim:

-Sırf merakımdan bir soru… Neden anarşistsiniz? En azından anarşist olduğunuz kadar sosyalist, ya da başka ilerici bir şey olabilirdiniz, buna pek uzak olmayan bir konuya da el atabilirdiniz. Bu, sizin anarşist temelinizle de bağdaştırılabilirdi… Bana söylediklerinizden, sizin anarşizmi tüm toplum kurallarına ve formüllerine karşı çıkmak şeklinde anladığınızı -ki bu bence iyi bir tarif- ve istek ve çabanızın onları ortadan kaldırmak olduğunu çıkarıyorum…

-İşte aynen bu!

-Peki, neden böylesi aşırı uç bir çözüme karar verdiniz de herhangi başka bir çözüme… ikisinin ortası bir çözüme karar vermediniz?

-Size şimdi söyleyeceğim bunu. Bütün bunlar hakkında uzun süre düşündüm. Gayet tabii, okuduğum el ilanları sayesinde bu fikirlerle tanıştım. Anarşist teoride karar kıldım, doğru bir şekilde anladığınız gibi, aşırı bir teori – nedenini size bir iki kelimeyle açıklamak istiyorum.

Bir süre boşluğa baktı. Sonra yeniden bana döndü:

-Asıl fenalık ve kayıtsız şartsız kötülük, toplumsal kurallardadır ve -aileden paraya, dinden devlete kadar, doğal gerçeklerin üzerinde yer alan uydurma saplantılardır. İnsan bir erkek ya da kadın olarak doğar- demek istediğim, insan, yetişkin olunca bir erkek ya da kadın olmak için doğar; ama insan doğanın kanunlarına göre, koca olmak ya da zengin veya fakir olmak için doğmaz, Katolik ya da Protestan, Portekizli ya da İngiliz olmak için de doğmaz. Bütün bunlardan, toplumsal kuralların etkisi altında olunur. Peki, bu toplumsal saplantılar neden kötüdür? Çünkü uydurma şeylerdir, doğal değildirler. Devlet en az para kadar, dinler de en az aile kurmak kadar işe yaramaz şeylerdir. Bunların benzeri başka hayali şeyler de olsaydı, onlar da öbürleri kadar kötü şeyler olurlardı; çünkü onlar da sadece hayal mahsulü şeyler olurlardı, çünkü onlar da sadece doğal gerçeklerin üzerinde yer alırlardı ve onların yolunu tıkarlardı. Üstelik hayalî saplantılı olanı ortadan kaldırmayı hedefleyen anarşist sistemin dışındaki her sistem, sonuçta hayalî bir saplantıdır. Bütün isteklerimizi ve çabalarımızı, bütün aklımızı, toplumsal bir hayalin yerine başka bir toplumsal hayali ikame etmeye harcarsak, bu belki cinayet sayılmaz ama olmayacak bir şey olur. Çünkü hiç bir şeyi değiştirmemek gibi bir hedefle, toplumu kargaşaya sevk etmek anlamına gelir. Toplumsal hayalî saplantıları, insanın doğal olan yanını baskı altında tuttuğu için haksız buluyorsak, bunların hepsini yok etmek varken, birinin yerine diğerini ikame etmek niye? Bu bana inandırıcı geliyor. Ama farz edelim ki böyle değil; farz edelim ki buna karşı çıkılıyor, bu yaşadıklarımızın hepsi doğru da anarşist sistem pratiğe geçirilip gerçekleştirilemez bir şey. Soruna bir de bu yandan bakalım. Anarşist sistem neden gerçekleştirilemez bir şey olsun? Biz ilericiler, günümüzdeki sistemin haksız bir sistem olduğu ilkesinden yola çıkıyoruz, onun da ötesinde adaletin yerini bulması için, onun yerine daha adil bir sistemin kurulması gerektiğini düşünüyoruz. Başka türlü düşünseydik, ilerici olmaz burjuva olurduk. Peki, adalet kriteri nereden geliyor? Toplumsal saplantıların ve kurallar yalanının tersine, doğal ve gerçek olandan geliyor. Tabii eğer bir şey doğal ise bu tam anlamıyla doğaldır, yarısı, çeyreği, sekizde biri değil. Güzel! Öyleyse ikisinden biri: Ya doğal olan şey toplumsal olarak gerçekleştirilebilir ya da gerçekleştirilemez; başka bir deyimle: Bir toplum ya doğal bir şey olabilir ya da esas olarak hayalî bir saplantıdır ve bu durumda kesinlikle doğal bir şey olamaz. Bir toplum, doğal bir şey olabiliyorsa, anarşist veya hür toplum da var olabilir, var olmalıdır, çünkü böylece bütünüyle doğal bir toplum olmuş olurdu. Ama bir toplum doğal olamıyorsa, -hangi nedenle olursa olsun- hayal olmak zorunda, o zaman da onu ‘küçük çaplı kötülük’ olarak değerlendirmeliyiz ve bu kurmaya mecbur kaldığımız hayalî saplantı, olabildiğince doğal olmalı ki mümkün mertebe adil de olabilsin. En doğal hayal hangisidir öyleyse? Aslında hayallerin hiçbiri doğal değildir, çünkü uydurmadırlar; bu durumda insana en doğal görüneni, en doğal olduğu hissedilenidir. Eh en doğal görüneni hangisi, biz hangisini en doğalmış gibi hissediyoruz? Alışık olduğumuzu. Anlıyor musunuz: Bir şey içgüdülerden kaynaklanıyorsa doğaldır. İçgüdülerle alakası olmamasına rağmen her şeyiyle ona benzeyen şey alışkanlıktır. Tütün içmek ne doğaldır, ne de içgüdünün gerektirdiği bir şeydir ama alışmışız bir kere, bize doğal geliyor ve onu içgüdünün gerektirdiği bir şeymiş gibi hissediyoruz. Peki, hangi toplumsal saplantıyı alışkanlık haline getirdik? İşte şimdiki sistemi, modern sistemi! Buradan çıkan şeyin, mantıklı değerlendirmesi şu: Ya doğal bir toplumun kurulabilmesini mümkün görüyoruz ki bu durumda anarşizmi savunmalıyız, ya da mümkün görmüyoruz ve modern rejimi savunmak zorunda kalıyoruz. İkisi arasında başka bir hipotez yok. Demek istediğimi anladınız mı?

-Evet, bakın bu ikna edici.

-Henüz değil…

(…)

Çevirmen: Süha Demirel

*Bu okuma parçasının yayını için Tefrika Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.