Antik Dönemde Felsefe ve Sanat – Didem Demiralp

“Gerçekliğe ulaşma çabasında kendi yolunu çizen iki bağımsız alan… Buluştukları ortak nokta ise insan… Onları, birbirinden ayrı düşünülmesi imkânsız iki unsur kılan… Antik Çağ’ın felsefesini ve sanatını da böylesi düşünsel bir bütünün parçaları olarak görmeyi zorunlu kılan… “Antik Dönemde Felsefe ve Sanat” başlığını taşıyan bu çalışma, insan ortak paydasında buluşan felsefe ve sanatın, Eski Yunan’daki serüvenini anlatıyor… Yazar, dönemin yalnız felsefe ve sanatını incelemekle kalmıyor. Çağın kültürünü de bir bütün olarak irdeliyor ve Eski Yunan Uygarlığı’na şekil veren etmenleri sıralıyor. Bunlar arasında, Yunanlı’nın aidiyet duygusu, Homeros, sanat ve düşüncede hümanizm ve idealizm ile toplumun kahramanlık ülküsü yer alıyor. Ancak bundan sonradır ki –Batı Anadolu’da- doğa filozoflarıyla başlayan felsefe hareketi, Sokrates, Platon, Aristoteles ve Helenistik Çağ düşünürleri tarafından – sanatın göz ardı edilemez etkisiyle- geliştiriliyor… Öte yandan Orta Çağ’da İslam âlimlerinin çevirileriyle Batı’ya aktarılan bu miras, Rönesans’la birlikte yeniden doğuyor… Serüven yeniden başlıyor…” Antik Dönemde Felsefe ve Sanat’tan Sokrates ve Sanat başlıklı bölümü yayımlıyoruz.

Sokrates ve Sanat

Antik Çağ felsefesinin modern tarihçileri, haklı olarak İÖ V. yüzyılda bir Grek aydınlanma çağından bahsederler. Başka bir ifadeye göre ise İÖ V. yüzyıl ortasından İÖ IV. yüzyılın ortasına dek, birçoklarının Yunan felsefesinin zirvesi diye adlandırdığı bir dönem yaşanır. Bu çağda temel sorular; evren yerine insan, evrenbilim ve varlıkbilim yerine insan hayatı ve yapısı ile ilgili sorulardır. Bu yeni ruhun kendini ilk gösterdiği filozofun Sokrates olduğu söylenebilir. Üç yüz yıl sonra, Cicero; Sokrates’in “felsefeyi gökyüzünden indirip insanların kentlerine ve evlerine soktuğunu” söylemiştir. Ancak bu dış görünüm değişikliğinden yalnızca Sokrates’in sorumlu olduğu söylenemez. Bu çağda kendilerini sofist olarak nitelendiren bir grup düşünürü de öncelikle insan ve insanın evreni ilgilendirir.

Klasik Çağ sanatını da etkisi altına alan -sanatta ideal insanı betimleme arayışları- felsefi düşüncedeki bu yeni görünüm şüphesiz, dönemin Atina’sındaki toplumsal ve siyasal gelişmelerle ilişkilidir. Bu çağda, Atina siyasi gücünün zirvesindeydi. Pers savaşları sonrası Yunanistan’ın liderliğine soyunmuş ve Attik-Delos birliği kurulmuştu. Kurulan demokratik hükümet, her yurttaşa yalnızca yöneticilerini seçme hakkını tanımakla kalmamış; toplum politikasında da söz sahibi olma hakkını vermişti. Yurttaşlar, yüksek memurluklara seçilebilirlerdi. İşte bu noktada, tamamen yeni bir eğitim sistemi ihtiyacı doğmuş; bu gereksinimi karşılayan, bu ideali öğretileriyle daha doğrusu paideialarıyla yani kurama dayalı öğretileriyle, manevi eğitimle aklı temel alarak gerçekleştirmek isteyen insanlar sahneye çıkmakta gecikmemiştir. Areteyi (seçkin yurttaşları) yeni, yani etiksel –siyasal- anlamda bilinçli olarak yetiştirme sorumluluğu üstlenen bu insanlar, kendilerine sofistler yani bilgelik öğretmenleri adını vermişlerdi.

Sofistlerle çağdaş ve temelde benzer sorunlarla meşgul olsa da Sokrates her zaman bir sofist olduğunu inkâr etmişti. Bu gerçek, bizi çalışmamızda sofist hareket ve sofizm olgusunu irdelemeye mecbur kılıyor. Aslında yalnız Sokrates değil, Platon ve Aristoteles de sofizm düşüncesini şiddetle eleştirmişlerdi.

Sofist, basitçe bilge demektir. Herodot’ta sofistler; Solon, Pythagoras ve Orfikler’dir. Aiskhilos, Prometheus’u bir sofist yani tini güçlü olarak görür. Platon, sofistin zengin delikanlıları avlamaya çalışan bir avcı -sofistler ücretle ders veriyorlardı-, bilgi ticareti yapan bir hırdavatçı olduğunu söyler. Aristoteles ise sofizm için “sudan işler bilimi, sözde bilgelik” der.

Aslında sofistler, hem pedagojinin kurucusu -ki bu onların tarihsel etkileri önceden kestirilemeyen en büyük hizmetlerinden biridir- hem de bilinçli manevi eğitim olarak paideia kavramının yaratıcısıdırlar. Onlar, bu kavrama ustalıkla yerine getirdikleri pratiklerinde insanın manevi dünyasının iki yönüne (hem konuya ilişkin organ hem de bilimsel ilke olarak) uygun sırf biçimsel ve ansiklopedik bir manevi eğitim sistemi yaratarak -bir yandan dilbilgisi, retorik ve diyalektik öte yandan aritmetik, geometri, astronomi ve müzik-gerçek bir içerik kazandırmışlardır.

Sofistler ayrıca, yasalar yanında ahlâki ölçütler ve ahlâkın da doğal ya da tanrısal kökenli olmayıp insan eseri olduğu düşüncesini savundular. Platon’un Gorgiasında, sofist Kallikles, o dönemin nomos ile ilgili olumsuz yargılarını açıklamaktadır. Physis ile olan zıtlığına dikkat çekerken kanun ya da normların keyfiliğini belirterek önemsenmemesi gerektiğini söyler. Ona göre: “…Tabiatla yasalar, genel olarak, birbirlerinden ayrı şeylerdir… Kötülük görmek, tabiat kurallarına göre en büyük mutsuzluktur… Ama yasalara göre, kötülük etmek daha çirkindir. Çünkü kötülük görmek, insana değil köleye yakışır; köle kendini de, sevdiklerini de, kötülüğe karşı koruyamaz; bu yüzden onun ölmesi, yaşamasından yeğdir. Bence yasaları yapanlar, güçsüz kimselerdir; onların yasaları yapmaları, yasaları övmeleri hep kendilerine, kendi çıkarlarına göredir. Onlar, daha çok kazanabilecek olanları, en güçlü olanları, kendilerinden daha çok kazanmasınlar diye korkuturlar; alçaklıktır bu derler… Oysa tabiata göre, en iyinin en kötüden, en güçlünün en güçsüzden daha varlıklı olması doğrudur. Tabiat bunu birçok örneklerle gösteriyor; hayvanlar arasında olduğu gibi insanlar arasında da, bütün devletlerde ve bütün ırklarda, düşkünleri yönetenler; onlardan daha çok varlıklı olanlar, üstünlerdir çünkü doğrusu budur”.

Eski Yunan’da doğa ve kavram arasındaki ayrılık physis (bir bireyin ya da şeyin esas doğası)  ve nomos  (insan yapımı ya da insanlar arası anlaşmayla belirlenmiş olan)  sözcükleriyle ifade ediliyordu. Sofistler;  mit,  dogma ve katı geleneklerin bağını kesmeye yardım ederken aslında iki ucu sivri bir kılıç kullanıyordu. Çünkü nomos-physis ayrımı yüzyıllardır geçerlilikte olan ahlâksal değerlerin ve sosyal yapının üzerindeki kutsal perdeyi açmak olarak algılanıyordu.

Başlıca sofistler arasında Abderalı ya da Teoslu Protagoras, Leontinoili Gorgias, Rhamnuslu Antifon, Keoslu Simonides ve yine Keoslu Prodikos yer alır.

Sokrates hiçbir şey yazmamış olduğundan onun hakkındaki fikirlerimizi, her biri birbirinden oldukça farklı resimler çizen kaynaklardan ediniyoruz. Bunlar; Ksenofon’un Memorabilia ve Symposionu, Platon’un diyalogları, Aristofanes’in Bulutlar komedyasıdır. Ksenofon’da; etik bir halk öğretmeni, Platon’da; en yüksek düzeyde bir metafizikçi, aşkınsal bir felsefenin temellerini atan, metafiziksel bir biçimler dünyası öğretisiyle tanınan bir insandı. Aristofanes ise Bulutlar komedyasında Sokrates’i alaya alarak onu bir sofist olarak gösterdi. İÖ 423 yılındaki Dionysos festivalinde ilk kez sahnelenen ve yazarına üçüncülük ödülü kazandıran oyunda, sofistlerin eğitim sistemine saldırılıyordu.  Oyunda Sokrates,  sofistik düşüncenin temsilcisi ve somut hali olarak gösteriliyordu. Gerçi Kratos, Eupolis ve Ameipsias gibi komedi şairleri de tıpkı Aristofanes gibi Sokrates’i alaya almışlardı. Fakat Sokrates, kendisine en büyük zararı -meşhur davasında tanrı tanımazlıkla suçlanınca- Aristofanes’in verdiğine inanıyordu.

Aslında Sokrates ne ateistti ne de Yunan tanrılarını tanımazdan gelmişti. Dava hakkındaki gerçeklere daha sonra değineceğiz. Ancak belirtilmesi gereken bir nokta var: Sokrates’e göre insanoğlu, dünyanın geri kalanını insanlara hizmet etmek için yaratmış olan üstün yetenekli ve zeki bir zanaatkârın eseridir. Düşünür, tanrının ya da en yüksek iyinin insanoğluna ışık, su, ateş ve hava sağlamak için nasıl özen gösterdiğine değinir. Böyle düşünmüş olsa bile Sokrates, tanrılardan çoğul kipte söz etmiş; tanrı ya da tanrılar konusuna pek ilgi göstermemiştir.

Düşünür, birçok şeyi bildiklerini ve öğretebileceklerini iddia eden sofistlerin aksine kendini cahil görür. Yalnız tartışmacı tekniğinde -tümevarımcı uslamlamaları dile getirip evrensel tanımlara ulaşmaya çalışırken diyalektik biçimi kullanırdı- ve kendi bilincinde olma konularında üstün olduğunu vurgular. İnsanları kendilerinden hoşnut oldukları fikrinden caydırmak için onları dürten bir at sineği olduğunu söyler.

Temelde bir ahlâkçı olan Sokrates; gençliğinden itibaren kendi gizemli ses, işaret ya da daimonundan yasaklayıcı iletiler ya da uyarılar aldığını söylüyordu.

Sokrates’e göre bilgi ve erdem birdir. Bilge insan, neyin doğru olduğunu bilen kişi, doğru olanı yapacaktır. O, insanın eylemde bulunmadan önce sahip olduğu kararlılığı inançla bağdaştırarak, bireyin son ahlâki kararını vermeye yetenekli olduğunu düşünmüştür. Bunu yaparken, ülkeye ve toplumsal ahlâka karşı durmuş olsa da. Sokrates’in prensibi devlete karşı devrimsel bir görünüş teşkil eder. Çünkü bu devlet toplumsal ahlâk prensibine göre biçim almıştır.

Sokrates’in anlıksalcı töre anlayışı, onun Atina’da yürürlükte olan demokrasi biçimine yandaş olmasını mümkün kılamazdı. İÖ 400–399’da yeni kurulan demokrasinin önderleri, Sokrates’i devletin tapındığı tanrılara tapınmamakla ve yeni ve tanıdık olmayan dinsel bilgiler getirmekle ve dahası gençleri yozlaştırmakla suçlandığında gerçekte Sokrates’in bireyselci düşüncesini yargılamak arzusundaydılar. Başka bir ifadeyle Hegel’in, Peloponnes savaşı başında öznellik unsurunu -düşüncenin kesin bağımsızlığını, özgürce dışavurumunu- kendinde gösterdiğini belirttiği Sokrates’in infazı, büyüyen bireyselciliğe karşı yaşlı düzenin ruhunu gösterdiği bir tepkiydi.

Atina’da agon tes dikes yani hakkın mücadelesi olarak adlandırılan davası sırasında Sokrates, Delphi rahibesinin -Apollon’un-, en bilge kişinin Sokrates olduğunu söylediğini ve kendisinin de bu gerçeği sorgulamak için Atina’da sahip oldukları akıllarıyla saygı gören üç gruba gittiğini anlatır. Zanaatçılara da gitmiştir. Hem yalnız marangoz, ayakkabıcı ve inşaatçılara değil heykeltıraşlara ve sanatçılara da gitmiştir. Tıpkı politikacılar ve şairler gibi onlar da sanatları konusunda gerçek bilgiye sahiptir. Bu açıdan ondan daha akıllıdırlar. Fakat tıpkı şairler gibi, önemli konularda da bilgi sahibi olduklarını büyük bir yanılgıyla öne sürmüşlerdir.

Sokrates’in olaylara ve olgulara her zaman eleştirel ve etik bir tavırla yaklaştığını biliyoruz. Onun, sanata yaklaşımında da benzer bir tutum sergilediğini, Ksenofon’un (İÖ 428-354) Memorabiliasında; düşünür hakkında anlatılan öykülerden öğrenmek mümkün oluyor.

Ksenofon’un aktardığına göre Sokrates bir gün ressam Parrhasios’un atölyesine gelir. Sohbet esnasında ona ressamların yaptığının, renkleri karıştırarak, görünen şeyleri tasvir etmek olduğunu söyler. Sokrates’e göre, güzelliği resmetmek için bütün özellikleriyle güzel bir şeyi bulmak zordur ve bu yüzden ressam da farklı farklı şeylerden değişik güzel nitelikleri alıp, tek bir bütünde gösteriyor olmalıdır. Sokrates; ressama, ruhun karakterini de resmedip etmediğini sorar. Şekli olmayan bir şeyi resmetmenin mümkün olmadığı cevabını alınca, bu kez, kişinin görünümüyle ruh halini yansıtıp yansıtmadığını sorar. “Evet” cevabını alınca, bunu gözlerde yansıtmanın mümkün olduğunu söyler. İnsanların, arkadaşlarının üzüntülerine ya da sevinçlerine ortak olup olmadıklarının yüz ifadelerinden anlaşılabileceğini de belirtir. “Öyleyse” der, “bu görünümleri de resmetmek mümkündür. Asalet, saygınlık, anlayışlılık, küçük düşmüşlük, küstahlık ya da bayağılık da yüzde ya da vücudun hareketlerinde yansır. Yani bunlar da taklit edilebilir.” Ressama; güzel, iyi ve sevilebilir niteliklere sahip bir görünümün mü yoksa çirkin ve ahlâk yoksunu bir görünümün mü daha memnun edici olduğunu sorar ve aralarında elbette büyük bir fark olduğu yanıtını alır.

Memorabilia’da yer alan başka bir hikâyeye göre ise bir zamanlar Atina’da yaşayan ve güzelliği dillere destan olan Theodote adlı bir kadın varmış. Sokrates, arkadaşlarının onun güzelliğinden söz ettiğini duyunca, haydi hep beraber gidip bu güzeli görelim demiş. Theodote’nin evine vardıklarında, bir ressam onun portresini yapmaktaymış. Sokrates, arkadaşlarına; kimin daha şanslı olduğunu sormuş. Güzelliğini sergilediği için o mu yoksa bu güzelliği seyrettikleri için izleyenler mi? Bu şansın karşılıklı olduğuna kanaat getirildikten sonra Sokrates, hem Theodote’nin hem de orada bulunan annesinin şatafatlı, zengin giyimlerine dikkat eder. Evde de hizmetçiler çalışmaktadır. Theodote’ye geçim kaynağını sorar. Tavladığı arkadaşlarının cömertliği sayesinde yaşamını sürdürdüğünü duyunca, ne çeşit bir hileyle onları tuzağına (ağına) düşürdüğünü sorar. Herhangi bir tuzağı olmadığı yanıtı karşısında Sokrates, ona aslında bedeninin ve içindeki ruhun bir tuzak olduğunu belirtir. Ruhunun, o farkında olmasa da hangi bakışla memnun edeceğini, hangi sözle neşelendireceğini ve hevesli bir talip geldiğinde nasıl karşılayacağını ona gösterdiğini söyler. Arkadaşlarından biri hastalandığında onu ziyaret etmesini ve hatırını sormasını, yine herhangi bir arkadaşına iyi bir talih isabet ettiğinde onu tebrik etmesini de yine ruhu ona öğretmiştir. Theodote’ye, sözleriyle değil ama yaptıklarıyla ikna ederse, dostlarının onu tatmin edeceğini söyler. Arkadaşlarına yapacağı tüm iyilikleri ancak onların ihtiyacı olduğunda sunması gerektiğini de öğütler. Sohbetin sonunda Theodote, Sokrates’ten onu sık sık ziyarete gelmesini rica eder. Ancak Sokrates’e göre bu mümkün değildir. Kamu uğraşıları ve özel işleri (erkek eşlikçileriyle yaptığı sohbetler) tüm zamanını alıyordur. “Öyle ise” der, Theodote, “ben sana geleceğim”.

Sokrates hakkında ilginç bir bilgi de Diogenes Laertios’tan gelir. Anlattığına göre Atina akropolünde bir zamanlar üç güzel tanrıça heykeli varmış ve bunlar kimilerince Sokrates’e atfedilmiştir. Filozof Timon da (İÖ 320-230) ona yontucu diyordu. Arkeolojik veriler ise bu heykellerin daha eski bir sanatçıya ait olduğunu göstermiştir.

Sokrates’in idam cezası aldığı, infazını beklemektense -adaletsizliğin eğrilikle ortadan kaldırılmasının yanlış olduğunu söyleyerek, hapisten kaçmayı reddedip baldıran zehri içerek- intihar ettiği davanın ardından, “…Atinalılar çok geçmeden pişman oldular ve palaistralarla gymnasionları kapattılar… Sokrates’i, Lysippos’un eseri olan ve Pompeion’a yerleştikleri tunç bir heykelle onurlandırdılar.”

Sokrates’le yakın bir ilişki içinde olan öğrencileri, ölümünden sonra onun görüşlerini kendilerince yorumlayıp düşünce sistemleri ve okullar kurmuşlardır. Bu sistemlerden en önemlisi, düşünce tarihinin tanıdığı ilk büyük sistemi kurmuş olan Platon’dur. Platon’un sanata bakışını, bir sonraki bölümde irdeleyeceğiz. Burada yalnızca Sokrates düşüncesinin etkisi altında kurulmuş dört küçük Sokrates sonrası okulu belirtecek ve kimi üyeleriyle ilgili ilginç anekdotlara yer vereceğiz.

İÖ IV. yüzyılda Sokrates’in öğrencisi Elisli Phaidon tarafından kurulan Elis-Eretria okulunun temsilcileri, daha çok ahlâkla ilgili problemlerle ilgilendiler.

Sokrates’in ilk öğrencilerinden olan Megara’lı Eukleides tarafından kurulan Megara okulunun felsefesi, önce Miletos’lu Eubulides sonra İasoslu Diodoros Kronos gibi felsefecilerin etkisiyle herhangi bir görüşü ya da tezi saçmaya indirgeme yoluyla çürütmek üzere tasarlanmış akıl yürütme ya da argümanlara dayanan bir tür eristiğe bağlı kalarak gelişmiştir Bu okulun üyelerinden yine Megaralı olan Stilpon (İÖ 320 civarı), anlatıldığına göre Phidias’ın Athena’sı hakkında şöyle bir soru sormuş: “Zeus’un kızı Athena bir tanrı mıdır?” Karşısındaki, “evet” deyince, “ama bu, Zeus’un değil Phidias’ın!” demiş. Öbürü “doğru” deyince, “öyle ise tanrı değil!” demiş. Bu yüzden Areopag mahkemesine çıkarıldığında, düşüncesinin doğru olduğunu ileri sürmüş. Çünkü Athena bir tanrı değil tanrıçadır ve tanrılar erkektir. Gene de Areopag yargıçları ona kentten derhal ayrılmasını buyurmuşlardır. Bunun üzerine tanrı takma adıyla anılan Theodoros, ona şaka yollu takılmış: “Stilpon bunu nereden biliyordu yoksa eteğini kaldırıp altına mı baktı”.

Kirene okulu ise, İÖ IV. yüzyılın başında Yunanistan’ın Kuzey Afrika sömürgelerinden Kirene’de kuruldu. Kurucusu,  İÖ 435’te doğan Kirene’li Aristippos idi. Okul; bireyin hazzını, ahlâki eylemin biricik ölçütü yapmıştı. Okul üyelerine göre yaşam bilgeliği, içinde bulunan andan tat alma sanatından meydana geliyordu.

Kitabımızın önceki bölümlerinde de değindiğimiz Kinikler okulunun kurucusu Anthistenes’e göre salt bir tanrı vardır. Erdem, tanrıya biricik hizmettir. Yunan panteonu yalnız bir uylaşımdır. Ona göre: “Uylaşım yoluyla birçok tanrı vardır ama doğal olarak salt bir.” Anthisthenes’te tapınaklar, dualar, adaklar, vb. kınanır. Öte yandan o, Homeros’un mitlerini alegorik olarak yorumlamış, bunlardan ahlâksal uygulamalar ve dersler çıkarmaya çalışmıştır.

Aynı okulun bir başka üyesi olan Sinope’li Diogenes; “…Değerli şeylerin yok pahasına ve tersine beş para etmez şeylerin pahalı satıldığı söylüyordu. Nitekim -Bir heykel üç bine satılırken bir arpa unu iki tunç paraya gidiyor!” …dermiş. Yine o, “…Bir gün bir heykelin karşısına geçmiş dilekte bulunuyordu. Neden böyle yaptığı sorulunca: “kendimi bir şey almamaya alıştırıyorum!”…dedi. Başka bir ifadeye göre ise: …Phryne, Delphoi’a altın bir Afrodit adayınca Diogenes üstüne şöyle yazmış: “Yunanlıların azgınlığından armağan”.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Kozmos Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.