Aradaki Nehir – Ngũgĩ wa Thiongo

 

“Afrika edebiyatının en önemli isimlerinden, 2014 Nobel Edebiyat Ödülü adayı Kenyalı yazar Thiong’o’nun çarpıcı romanlarından biri olan Aradaki Nehir, Kenya’nın dağ köylerinde yaşayan Gikuyu insanlarının hikâyesini anlatıyor. Beyaz adamın Kenya’ya yerleştiği ilk zamanlarda geçen hikâye sömürge döneminin başlangıcına ayna tutan tarihsel bir dokuya da sahip. Beyaz yerleşimcilerle birlikte gelen çelişkilerin, iki din, iki tepe, iki farklı yaşam savaşı arasında kalan Gikuyu halkını birleştirmeye çalışan genç Waiyaki’nin öyküsünü aktaran roman, yazarın diğer eserleri gibi Kenya’nın tarihine ışık tutarken, çarpıcı ve derin bir kurgu ve dille okurda kuvvetli bir etki yaratmayı da başarıyor.” Aradaki Nehir’den okuma parçası sunuyoruz.

 

İki dağ sırası yan yana uzanıyordu: Kameno ve Makuyu. Aralarında bir vadi vardı. Hayat Vadisi denirdi ona. Kameno ve Makuyu’nun arkasında, görülür bir düzen olmaksızın uzanan daha pek çok vadi ve tepe vardı. Hiç uyanmayacak bir sürü aslan gibiydiler. Yalnızca uyurlardı; yaratıcılarının büyük, derin uykusunu uyurlardı.

Hayat Vadisi boyunca bir nehir akardı. Eğer yamaçları kaplayan çalılar ve orman ağaçları olmasa, Kameno’nun veya Makuyu’nun zirvesinde durduğunuzda nehri görebilirdiniz. Oysa şimdi aşağı inmeniz gerekiyordu ki o zaman bile, görünür bir telaşı olmaksızın, vadi boyunca zarafetle kendi yolunu açan bir yılan gibi ilerleyen nehrin bütününü göremezdiniz. Nehrin adı Honia’ydı, “şifa” veya “hayata geri dönüş” anlamına geliyordu. Honia Nehri asla kurumaz, çok güçlü bir yaşama arzusu taşıyor gibi görünürdü; kuraklıkları ve hava değişimini umursamazdı. Hep aynı şekilde devam ederdi; hiç acelesiz, hiç tereddütsüz. İnsanlar bunu görür ve mutlu olurlardı.

Honia, Kameno ve Makuyu’nun ruhuydu. Onlara katılmıştı. Ve insanlar, sığırlar, vahşi hayvanlar ve ağaçlar, hepsi bu hayat akışıyla birleşmişti.

Vadide durduğunuzda, iki dağ sırası, yaşamın ortak kaynağıyla birleşmiş uyuyan aslanlar olmaktan çıkıp iki hasım olurlardı. Bunu somut bir şeyden çıkaramazdınız, sadece birbirlerine karşı duruşlarından anlayabilirdiniz. Bu ıssız bölgenin liderliği için girişilecek bir ölüm kalım mücadelesine hazır bekleyen iki rakip gibiydiler.

Uzun zaman önce başlamıştı her şey. Makuyu’dan bir adam çıkmıştı ve Gikuyu ve Mumbi’nin, Mukuruwe wa Gathanga’ya  giderken Murungu’yla  birlikte orada konakladıklarını, bu konaklamanın sonucunda da liderliğin Makuyu’ya kaldığını söylemişti. Bu konaklamanın sonucunda, diyordu, liderlik Makuyu’ya kalmıştır. Ona inanmayanlar da oldu. Hem Gikuyu ve Mumbi’nin Kameno’da konakladığı söylenmez miydi eskiden beri. Ve Kameno’nun güneyinde durdukları yerde topraktan küçük bir tepenin yükseldiği anlatılmaz mıydı hep. Ve Murungu onlara şöyle demişti:

“Ey erkek ve kadın, bu toprağı size verdim; onu yönetecek ve işleyecek olan sizlersiniz, siz ve sizin nesilleriniz.”

Toprak verimliydi. Cenneti kucaklayan bir ufuktan, bulutların arasına gizlenmiş diğerine kadar bütün bir Gikuyu ülkesiydi bu topraklar. Hikâye böylece Kameno’da geçiyordu. Ruhani üstünlük ve liderlik orada kalıyordu.

Kameno’nun bu hikâyeyi destekleyen bir geçmişi vardı. Gikuyu ve Mumbi’nin durdukları yerde, insanların hâlâ hürmet gösterdikleri kutsal bir koru ortaya çıkmıştı. Ayrıca Kameno, diğer tepelerden daha fazla kahraman ve lider çıkarmıştı, saymaya üşenmeyen herkes bunu görebilirdi. Mugo wa Kibiro, o büyük Gikuyu kâhini burada doğmuş, burada yetişmiş, gelecekte olacakları görmüş ve bunları kendisini görmeye ve dinlemeye gelen pek çok kişiye anlatmıştı. Fakat bazı komşuları ona şüpheyle yaklaşmış, onu dinlememiş ve onun için sahtekâr demişlerdi. Sonra bir gece, herkes uykudayken, kâhin tepelerde ortadan kayboldu. Çok geçmeden uzak diyarlardan haberi gelmeye başladı; Nyeri’den, Kiambu’dan, Muranga’dan, yani Gikuyu ülkesinin her yerinden… Ve hâlâ mesajını haykırıyor ve feryat ediyordu:

“Kelebekler gibi kıyafetler giyen bir halk gelecek.”

Beyaz adamlardı bunlar.

Sonra, yaptığı büyüler Muranga’daki Beyaz Adam’ı bile şaşırtan o büyük büyücü Kamiri vardı. Beyaz adamın gülücükleri ve hediyeleriyle oyuna gelmeden önce, yaptığı büyüler ona büyük ün kazandırmıştı. Onun da Kameno’da doğduğu söylenirdi. Tıpkı Mugo gibi o da tepelerin ardında kaybolup ülkenin uzak bir yerine gitti. Tepelerin kısıtlı hayatı yetemezdi ona.

Sonra Wachiori vardı; Ukabi ve Masailere karşı savaşta tüm kabileye liderlik etmiş büyük bir savaşçıydı Wachiori. Daha gençliğinde bir aslanı öldürmüştü, tek başına. Yolunu kaybetmiş bir Beyaz Adam’ın ellerinde öldüğünde, pek çok genç savaşçının idolü olan büyük bir isim bırakmıştı ardında.

Tepelerin sırtları izoleydi. Orada yaşayanlar, dışarıda ve uzaklarda olan bitenlerle rahatsız edilmeden kendilerince bir hayat sürerlerdi. Erkeklerin de kadınların da korkacakları hiçbir şey yoktu. Ukabiler buraya asla gelemezdi. Tepelerde, sırtlarda ve vadilerde kaybolurlardı. Nyeri ve Kiambu’daki Gikuyular bile tepelerde yollarını kolayca bulamazlardı. Ve böylece, sırtlardan oluşan bu memleket yalnız kalmış, dışarıdaki kavgacı güçlerden etkilenmemişti. Bu kadim tepeler ve sırtlar, bu toprağın kalbi ve ruhuydu. Kabilelerin büyü ve ritüellerini saf ve el değmemiş olarak saklarlardı. İnsanları birlikte coşkulanır, birbirleri için kanlarını ve gülüşlerinin sıcaklığını verirlerdi. Bazen kavga ederlerdi. Ama bu onların arasında olurdu ve hiçbir yabancının bunu bilmesine gerek yoktu. Yabancılara karşı aptala yatar, koruyucuları olan sırlarının bir tekinden bile söz etmezlerdi. Kagutui ka Mucii gatihakagwo Ageni – Kol kırılır yen içinde kalır.

Bu toprakların liderleri buradan yükselmişti. Sırt köyleri izole olduğu için pek az insan dışarıya çıkmıştı. Ellerinde mevcut olanın ötesine, uzakta başka bir hayata ve başka bir toprağa bakmaya cesareti olanlar, Murungu tarafından, ihtiyaç duyduklarında halkları kurtarmak için gönderilen bir avuç seçilmiş kişiydi: Büyük kâhin Mugo, şanlı savaşçı Wachiori ve kudretli büyücü Kamiri.

Tepeler için yabancıydı artık onlar. Yen onların yeni değildi artık. İçeride yaşayanların yeniydi. Kanları ve kemikleri tepelerin dilini konuşan insanlardı bunlar. Ağaçlar dinledi, rüzgârla birlikte inledi ve sustu. Kuşlar ve hayvanlar duydu bunu ve sessizce dinledi. Yalnızca ara sıra, neşeli bir alkışla veya öfkeli bir kükremeyle bir cevap verdiler.

Tepeler ve sırtlar artık geride kaldı. Bu topraklardaki tek geniş düzlük burasıydı. Gözlerinizi kısıp puslu ufka doğru bakınca Ukabi topraklarını görebilirdiniz. Bir zamanlar bir savaş alanı olduğu söylenen bu ova, huzur içindeydi. Birkaç sığır toprağı eşeliyor, geriye kalanlar uzanıp geviş getirirken boş boş uzaklara bakıyordu.

Birdenbire çalılıkların arasından iki oğlan belirdi. Kavga etmeye başladılar. Biri uzun boyluydu ve alışılmadık uzunluktaki boynu, kolları ve bacakları yüzünden yaşı olduğundan büyük görünüyordu. Makuyulu Kabonyi’nin oğlu Kamau’ydu bu. Şaşırtıcı derecede kuvvetli kasları olan daha kısa oğlan ise Kinuthia’ydı. Sakin, geniş gözleri düzgün alnıyla uyum içindeydi. Amcasıyla birlikte Makuyu’nun iki tepe ötesindeki bir köyde yaşıyordu. Babası o küçükken ölmüştü.

Çocuklar başta çalılıktan aldıkları iki değnekle dövüşüyorlardı. Havada sallanan yeşil değnekleri birbirlerine birkaç kere isabet ettirebildiler ve çok geçmeden değnekler parçalandı. Ellerindekini attılar, attıkları parçalardan biri bir ineğe denk geldi, hayvan ürküp ayağa fırladı. Kavga halindeki ikiliden uzaklaşmak için birkaç adım attı ve bu arada iki ineği daha uyandırdı. Sonra da kavgayı umursamaz bir halde diğer yöne baktı.

Kamau ve Kinuthia artık güreşiyordu. Kolları kilitlenmiş halde biri diğerine üstün gelemeden dönüp duruyorlardı. Kinuthia, Kamau’yu yere yıkıp sağ bacağıyla sıkıştırmayı denedi. Girişimleri her seferinde başarısız oluyordu. Kamau da kendince taktikler deniyordu. Genellikle pek konuşkan olmasa da bugün dili çözülmüş, tehditler savuruyordu.

“Benim kim olduğumu öğreneceksin” diye uyardı, dizini Kinuthia’nın karnına geçirirken.

“İnek” diye haykırdı Kinuthia acıyla.

“Pis sırtlan!”

“Sensin o!” diye sinirle yanıtladı Kinuthia.

Kinuthia çok daha kendine hâkim görünüyordu; dışarıdan bakan biri, kavgayı onun kazanacağını düşünebilirdi. Ne var ki sivri bir taşa takılıp düştü ve perişan halde karnının üzerine kapaklandı. Kamau, üzerine abandı ve Kinuthia’nın ellerini kafasının arkasında birleştirdi. Kafasını Kinuthia’nın suratına gömüp burnunun kanamasına sebep olurken, yüzü buruşuk ve ifadesi acımasızdı. Kamau’nun dizleri altındaki çocuk acı içindeydi. Kamau’nun boynunu bacakları arasına sıkıştırma ümidiyle ayaklarıyla havayı dövüp duruyordu. Bir sonraki darbenin ne zaman ve nereden geleceğini bilemez halde yumruk içinde kalmış ve sersemlemişti.

Yerlerinden kalkmış olan ineklerin ikisi birden, kafalarını kavgaya doğru çevirip bir müddet izlediler. Sonra da kafalarını eğip diğer inekler gibi dilleri dışarıda çimleri yolmaya başladılar.

Tam o sırada başka bir çocuk uzaktaki bir grup ineğin arasından koşarak geldi.

İkilinin yakınında durdu ve nefes nefese bağırdı: “Bırakın dövüşmeyi!” Kamau durdu; ama hâlâ Kinuthia’nın üstündeydi.

“Neden dövüşüyorsunuz?”

“Bana küfretti!” diye yanıtladı Kamau.

“Yalan söylüyor. Babam fakir öldüğü için benimle alay etti…”

“Benim babama, Beyaz Adam’ın dönmesi, dedi.”

“Öyle zaten!”

“Pis dilenci!”

“Beyaz Adam’ın kölesi.”

“Seni var ya…”

Kamau öfkelendi. Kinuthia’yı çimdiklemeye başladı. Kinuthia yalvaran gözlerle diğer çocuğa baktı.

“Kamau dur artık lütfen. Tepelilerin yoldaş olduklarına dair ant içmedik mi?” Çocuk çaresiz hissetti. Üç gün önce kardeşlik yemini etmişlerdi.

“Babama hakaret edenin yoldaşlığını ne yapayım!” dedi Kamau.

“Yine olsa yine yaparım” diye cevabı yapıştırdı Kinuthia yaşlı gözlerle.

“Hadi yap.”

“Yaparım.”

“Dene bakalım!”

Kamau ve Kinuthia itişmeye başladı. Çocuk, Kamau’nun üzerine atlamak için karşı konulmaz bir istek duyuyordu; yerden bir avuç çimen yoldu ve hızlı hızlı çiğnemeye başladı, gözleri öfke ve korkuyla büyümüştü.

“Kamau!” diye bağırdı.

Çocuğun sesindeki titreme Kamau’yu ürküttü. Hızla kafasını kaldırıp baktığında, çocuğun kendisine dikilmiş ateş saçan gözleriyle karşılaştı. Söylenmemiş emre boyun eğdi uysalca. Ama yüzü normalde olduğundan bir ton kararmıştı. Ezilmişlik hissiyle ve teslim olduğu için kendinden nefret ederek geri çekildi. Kinuthia yalpalayarak ayağa kalktı ve minnetle çocuğa baktı. Çocuk ifadesini bozmadan aynı noktaya bakıyordu. Kamau’nun kendisine itaat etmesiyle duyduğu gurur ve zafer hissi, bir anda yerini ona böyle davranmış olmanın pişmanlığına bıraktı. Belki de Kamau geri adım atmasa ve onu durdurmak için güç kullanması gerekse daha iyi hissedecekti.

Çocuğun adı Waiyaki’ydi, Chege’nin tek oğlu. Kamau ve Kinuthia’ya göre yaşı epeyce küçüktü. İkinci doğum töreni bile yapılmamıştı daha. Buna rağmen Waiyaki yaşına göre uzun boyluydu. Vücudu düzgün ve atletikti. Saçları sıkı ve kuruydu, alnına kadar inen düzgün bir örgüsü vardı. Sol gözünün hemen üstünde, hafif kavisli bir yara izi bulunuyordu. Yabani bir keçi yapmıştı bunu. Keçi, çobanlık yapan çocuklardan birini kovalamış, bunu gören Waiyaki de eline bir değnek alıp bağırarak keçinin peşine düşmüştü. Keçi bu sefer ona yönelmiş ve boynuzunu geçirip kemiğe kadar giren bir yara açmıştı. Babası zamanında yetişip onu kurtarmıştı. Uzun bir zaman önceydi bu. Yarası iyileşmiş ve geriye, keçinin ardına sırf eğlence ve o sahnenin keyfi için düşmüş olsa da, çocukların arasında kahraman olarak anılması kalmıştı. Fakat küçük büyük tüm diğer çocukların onun peşinden gitmesinin tek sebebi bu değildi.

Babası Chege, Kameno’nun önde gelenlerindendi. Şimdilerde yalnızca bir karısı vardı, ona pek çok kız ve yalnızca bir oğlan doğurmuştu. Diğer iki karısı, büyük kıtlık zamanı hiç çocuk doğuramadan ölmüşlerdi. Kıtlıktan önce çok bereketli bir hasat olmuştu. Sonra çekirgeler, kurtlar ve uzun bir kuraklık gelmiş ve pek çok kişiyi öldürmüştü. Chege de canını zor kurtarmıştı. Genç yaşta ölen bir tanesi hariç, kızlarının hepsi şimdi evliydiler. Diğer ihtiyarlar ondan korkar ve ona saygı duyarlardı. Bu toprağın âdetlerini ve kabilenin sırlarını ondan daha iyi bilen kimse yoktu. Her ritüelin ve her işaretin anlamını bilirdi. Bu yüzden de tüm önemli törenlerin başında o bulunurdu.

Onunla ilgili birçok hikâye anlatılırdı. Bazıları onda büyü yeteneği olduğunu söylerdi. Kimileri de bir kâhin olduğundan ve Murungu’nun sık sık onunla konuştuğundan söz ederdi. Ve bunlara göre, uzun zaman önce Gikuyu ülkesinin Beyaz Adam’ın istilasına uğrayacağı kehanetinde bulunan Mugo wa Kibiro gibi o da gelecekten imgeler görüyordu. Hatta Chege’nin Mugo’yla akraba olduğunu söyleyenler bile vardı. Bunu kesin olarak bilen kimse yoktu. Chege de zaten böyle bir iddiada bulunmuyordu. İnsanları Siriana Misyonerlik Merkezi’ne karşı uyarmasından ve kimsenin onu dinlemeye yanaşmamasından sonra, çok fazla şey söylemiyor, fikirlerini kendine saklıyordu. Chege, sırtların halkına Muranga’da, Nyeri’de ve Kiambu’da neler olduğunu anlatmıştı. Tumu Tumu, Gikuyu, Limuru ve Kijabe’den bahsetmişti. Sözlerinden şüphelenerek sormuşlardı:

“Nereden biliyorsun?”

“Onları gördüm, kelebekleri.”

“Kelebekler mi? Sen sırtlardan hiç ayrılmadın ki!”

“Onlar oradalar, sırtların ötesinde, bir sürü ev yapıyorlar ve bazıları toprak alıyor.”

“Tepelerin ötesindeki ışıkları nasıl görebildin?”

“Aptallar, aptallar” diye çaresizce kendi kendine homurdanmıştı.

Nairobi çoktan gelişmeye başlamıştı. Ve demiryolu, sırtların halkından pek fazla kimsenin görmediği topraklar üzerinden ülkeyi boydan boya geçiyordu. Seslerini alçaltıp hep birlikte fısıldadılar:

“Beyaz adam tepelerin dilini konuşamaz.”

“Ve bu toprakların usullerini bilmez.”

Ama Beyaz Adam Siriana’ya gelmişti ve Joshua ve Kabonyi dinini değiştirmişti. Sırtların âdetlerini terk etmiş ve yeni inancın peşinden gitmişlerdi. Yine de insanlar omuz silktiler ve işlerini yapmaya devam ederken fısıldadılar:

“Kim dışarıdan gelip de bu tepelerde yolunu bulabilir?”

Chege o zamanlar gençti ama artık yaşlanıyordu. Yine de o ihtiyar haliyle bile bir şeyi hatırlıyordu. Gözlerinde bir ışık parlıyordu, bir umut kıpırtısı. Onu koruyacak ve bilgiyi doğru kişiden başkasına vermeyecekti.

Çocuklar karanlığa kalmak istemiyorlardı. Sığırlarını bir araya topladılar ve evlerine sürdüler. Ormanın içinden kulübelere giden pek çok patika tepelere yayılmıştı. Tepelerde dikkatli olmazsanız yolunuzu kolayca kaybedebilirdiniz. Ormanın her yeri birbirine benzerdi. Ama çocuklar bu tepelerde doğup büyümüşlerdi ve patikaları biliyorlardı.

Waiyaki eve vardığında karanlık çökmüştü. Chege onu bekliyordu. Waiyaki’yi kendi thingirasına, erkekler kulübesine çağırdı. Yüzü barakanın merkezine dönük şekilde bir tabureye oturdu. Ağır ağır bir ateş yanmaktaydı ve Waiyaki içeri girip kapının yanında durduğunda, Chege hemen yanında yerde duran bir sopayı alıp yavaşça ateşi karıştırdı. Art arda hızlı kıvılcımlar yükseldi.

“Eve neden karanlıkta geliyorsun?” diye sordu Chege en sonunda kafasını bile kaldırmadan. Yere tükürdü.

“Sığırları çayıra götürdük.”

“Çayıra?”

“Evet baba.”

Kısa bir sessizlikten sonra, “Uzak bir mesafe” dedi.

Waiyaki cevap vermedi. Babasının yanında hiçbir zaman rahat değildi.

“Tehlike karanlıkta pusuya yatar.”

Waiyaki hâlâ huzursuzdu. Kapıya hızlı bir bakış attı. Babası kafasını yerden kaldırmamıştı.

“Sana yolu kim gösterdi?”

“Sırtlardaki bütün yolları biliyorum” dedi gururla; gizliden gizliye korktuğu babasını etkilemek istiyordu. Hem zaten Waiyaki, erkek gibi kararlar alabilecek biri olarak görüyordu kendini ve henüz çocuk olduğunun düşünülmesinden hoşlanmıyordu.

Chege, oğluna baktı. Onu bir süre süzdü. Waiyaki, babasının ne düşündüğünü çözmeye çalışıyordu. Ve bir anda babasının kendisi için endişelendiğini ve korktuğunu fark etti. Bir gurur hissi kalbini ısıttı ve acaba başka çocukların böyle bir babaları var mıdır, diye düşündü.

“Yemek yemedin.” Chege’nin sesi yumuşaktı artık.

“Daha yeni geldim.”

“O zaman git de annen bir iki lokma yemek versin sana. Acıkmışsındır.”

Waiyaki, gitmek için hareketlendi. Ama tam çıkmak üzereyken babası onu geri çağırdı. Waiyaki şimdi biraz ürpermişti.

“Yarın senin ikinci doğum günün, hatırlıyor musun?”

“Evet baba.”

“Unutma.” Chege, bunu gereksiz bir vurguyla söylemişti.

Waiyaki, annesinin kulübesine koştu. Böyle bir olayı nasıl unutabilirdi ki!

Demi ve Mathathi, kabilenin devleriydi. Çok eskiden, zamanın başlangıcında yaşamışlardı. Yoğun ormanlardan ağaçları kesip, ekip biçecek topraklar açmışlardı. Pek çok sığır, koyun ve keçileri vardı. Ve bunlardan sık sık Murungu’ya kurban eder, ataların ruhlarıyla paylaşırlardı. Waiyaki, kabilenin bu iki neslini duymuştu ve onlarla gurur duyuyordu. Keşke onların nasıl göründüklerini de bilebilseydi. Ormanın tehlikelerine göğüs gerdiklerine göre, çok büyük ve güçlü olmalıydılar.

O ve diğer çocuklar, bazen çalılıklarda Demi ve Mathathicilik oynarlardı. Bir gün Koina’dan bir çocuk Waiyaki’ye şöyle dedi:

“Sen Demi olamazsın.”

“Neden?” diye sordu Waiyaki. Diğer çocuklar da toplandılar.

“Sünnet için hazır değilsin. Sen tekrar doğmadın.”

Waiyaki, yere baktı ve küçük olduğunu hissetti. Sonra gruba doğru döndü ve gözünü onlara dikti. Gözleri kocaman ve berrak, üzgün ve düşünceliydi. Ama ne zaman birilerine baksa, gözleri parlak bir alev gibi görünüyordu. Gözbebeklerinden bir ışık geliyordu, insanı delip geçer gibi görünen bir ışık; insanın ötesini, kalbinin içini gören bir ışık. Gözlerinin hangi dili konuştuğunu bilen bir kişi bile yoktu. Bilinen tek şey şuydu; bu çocuk gözünü size dikerse, ona itaat etmek zorundaydınız. Bu yarı yalvaran, yarı emreden bakışlar ısrarcı ve talepkârdı. Belki de diğer çocuklar bu yüzden ona itaat ediyordu. Annesi her zaman gözlerini ondan kaçırırdı. Ve bazı kadınlar ve büyük kızlar onun bakışlarının kendilerini utandırdığını söylerdi. Ama o zamanlar kadınlar, erkeklerin bakışları üzerlerinde olduğunda hep utanırlardı. Waiyaki, gözleriyle ilgili herhangi bir tuhaflığın farkında değildi. Gerçi bazen, içinde bir ateşin yandığını hissederdi; bu ateş onu cüretkâr şeyler söylemeye ve yapmaya teşvik ederdi.

Ve o gün de bu ateşi hissetmişti. Bir anlığına kendini Demi olarak düşündü ve cevap verdi.

“Ama ben Demi’yim.” Ve sonra az ileride bir ağaç gördü. “Bakın bakalım şu ağacı devirebiliyor muyum…” diye devam etti. Bir balta aldı ve hızla ağaca doğru gitti; gözü hiçbir şey görmüyordu. Bütün gücüyle ağacı kesmeye başladı ve çok geçmeden balta, ağacı parçalara ayırdı. Diğer çocuklar önce güldüler. Ama biraz sonra onun izinden gittiler ve etrafa dağılıp ağaçları kesmeye, tıpkı Demi ve Mathathi gibi “ekip biçmek için” arazi açmaya başladılar.

(…)

Çevirmen: Bora Korkmaz

*Bu okuma parçasının yayını için Ayrıntı Yayınları’na teşekkür ederiz.

1938 Limuru, Kenya doğumlu roman, hikâye ve oyun yazarı Ngũgĩ wa Thiong’o, 1972’den 1977’ye dek Nairobi Üniversitesi Edebiyat Bölümü’nü yönetti. 1977 yılında Ngaahika Ndeenda (İstediğim Zaman Evleneceğim) isimli oyununun köylüler ve işçiler tarafından canlandırılmasının ardından, oyundaki politik göndermeler dolayısıyla tutuklandı ve bir yılı aşkın bir süre cezaevinde kaldı. Cezaevindeyken Caitaani mũtharaba-Inĩ (Çarmıhtaki Şeytan) isimli, Gikuyu dilinde yazdığı ilk çağdaş romanı tasarladı. 1982 yılında siyasi baskılar nedeniyle Kenya’dan ayrıldı ve Amerika’da birçok üniversitede dersler verdi. 1992 yılında New York Üniversitesi’nde karşılaştırmalı edebiyat ve performans çalışmaları dalında profesörlüğe yükseldi. Halen New York Üniversitesi’nde ders vermektedir.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.