Aret Vartanyan – Siyah Gözyaşı

 

“Başını kuma gömüp yaklaşan fırtınayı görmezden gelerek yok olmak ya da ayağa kalkıp gerçeğin peşinde ilerleyerek var olmak arasında seçim yapacak olan sensin. Bugünün dünyasında, yaşadıklarının gölgesinde nereye gidiyorsun? İnsanı, dünyayı yok sayarak insanlığı kaosa sürükleyen sistemin yöneticisi Mayer… İnsanlığa bir çıkış yolu yaratmak için kendinden vazgeçen Hermes… Sistemin yaşattıklarıyla bir tetikçiye dönüşen İris… Ailesinin eleştirilerine kulak asmayıp bilgisayar başında kurulu düzeni sarsan liseli Mert… Kadını yok sayan bir toplumda tüm yüreğini ailesine açan Demet… Olanaksız bir aşkın enkazıyla geleceğinden vazgeçen Ayşe… Geçirdiği ölümcül sınavların ardından karanlığa ışık olan Selim… Dünyayı kadınların değiştireceğinin sembolüne dönüşen Zümrüt… Yaradan’ın yarattığını kabullenmeyen şeytan… Şeytanın bilinmeyen oğlu Lucifer… Her şeyin kaynağı Yaradan… Gerçek dünya ile sanal dünya arasındaki amansız savaşta dünyevi ile ilahi olan arasında sıkışıp kalan kadim bilgeliğin beşiği Anadolu’dan doğan kusursuz bir plan… Türkiye ve dünyada milyonlarca insana ulaşan Aret Vartanyan’ın son romanı “Siyah Gözyaşı” yaşamı anlamaktan vazgeçmeyen, gösterilen dünyayla yetinmeyen ve geleceği öngörmek isteyenler için bir anahtar, hayatın tüm zorluklarına, yanılsamalarına ve varoluşun tüm ağırlığına rağmen dimdik yürüyenler için yeni bir umut…” Aret Vartanyan’ın kitabından bir okuma parçası yayınlıyoruz… 


Mert

Annemle babam bile benden nefret ediyor sanki… Bana hiç saygı duymadılar, beni anlamaya hiç çalışmadılar. Sadece kendi doğrularını doğrum yapmaya çalıştılar.

Daha on yedi yaşındayım… Buna rağmen yaşıtlarımın, çevremdekilerin, en başta da annemle babamın çok ötesindeyim. Onların dünyasının çok uzağında… Ben müdür olmak istemiyorum, memur da, öğretmen de, doktor da… Ben dünyayı başka bir yoldan, bana uygun olanından değiştirmek istiyorum, ki değiştiriyorum.

İnsanların ikiyüzlülüğünü, oynadıkları oyunu biliyorum ve artık oyunlarını bozuyorum. Her gün daha fazlasının oyunu sanal dünyada bozuluyor, benim dünyamda.

Annemin de babamın da sürekli şikâyet ettiği, onların deyimiyle “öküz gibi bütün gün trene baktığım” ekranların önünde ben dünyayı değiştiriyorum. İstersem babamın dünyasını da değiştirebilirim. Anneme karşı sadakatsizliğinin bütün yazışmaları, mesajları elimde… Şifrelerini kırmam hiç de zor olmadı. Doğum günü tarihini şifresi yapabilecek kadar acemi bir zekâ ve teknoloji yoksunu…

Üç yıl önce Dark Web’e ve bilgisayar korsanlarının dünyasına girdiğimde dünyam değişmeye başlamıştı… En basit şekilde anlatmaya çalışayım. Burada yer alan içerikler, herkesin kullandığı arama motorları tarafından listelenemiyor, takibi yapılamıyor. İnsanların tüm hayatının birkaç tuşla izlenebildiği, ele geçirilebildiği sanal dünyanın içinde gözden uzak olmak, izlenmemek, tam anlamıyla özgür olmak… Aslında birçok illegal işe yataklık eden Dark Web, bir şekilde benim de içinde bulunduğum insanlar için sistemi düzeltecek alanı yaratıyordu. Kötülük ile iyiliğin dansında olduğu gibi… Ne her şey tam olarak kötü, ne de iyi… Belki de sadece kötülere alan açmak için kurulan bir sistem, iyiliğin çalışması için de fırsat sunuyor. Belki de kötülük, iyilik tarafından kullanılıyor ve kötülük bunun farkında değil.

Her geçen gün beni kendine benzetmeye çalışan dünyaya karşı güçleniyorum. Hayatımın kontrolünü elimden alan ailemin, okulun, çevrenin, medyanın dünyasında kontrolü ele alabildiğim tek pencereden görünmeyeni görünür kılıyorum. Dünyayı tek başıma, bir ömürde değiştiremeyeceğimi, tanıklık edemeyeceğimi ama değişimin bir parçası olacağımı biliyorum.

image

Her şey ilk bilgisayarımın alınmasıyla başladı. Sadece büyük ağlar üzerinden milyonlarca kişiyle oynanan oyunları oynamaya başladığımda ilk kez kontrolün bende olduğunu hissediyordum. İstediğim karakterleri seçiyor, onları istediğim gibi donatıyor, onların hayatlarını ben yönlendiriyordum. Kalan zamanımda, bilgisayarımın olmadığı günlerde teoride çözmeye başladığım sanal dünyanın varoluşuna giden kapıları zorlamaya başladım. Oyundan artakalan zamanda yazılımla uğraşıyor, eğitimler alıyor, yeni dünyanın dilini anlamaya çalışıyordum. Stratejik birkaç adımla okulumdaki bilgisayar kulübünün yöneticisi ve rehber öğretmenimin, ailemi, benim tek işe yarar özelliğimin bilgisayar üzerindeki yeteneğim olduğuna ikna etmesini sağladım. Bu her ne kadar ailemin önyargılarını kırmasa da en azından eğitimler almam, online eğitimlere katılmam için babamdan daha fazla para almamı, yani kaynak bulmamı sağladı. En büyük destek ise, benim yaptığımı yapanların, yapmaya çalışanların forum sayfalarında, kapalı gruplardaki paylaşımlarından geliyordu.

Oyunlarda kazandığım sanal paraları, yarattığım karakterleri, bulduğum şifreleri, karakterlere güç kazandıran araç gereçleri başka oyunculara satarak babamın bana sağladığından daha büyük bir kaynağa ulaşmaya başladım. Daha fazla kazanabilmek için oyuncuların sahip olduğu karakter ve araç gereçlere sahip olma arzum beni bugüne getiren kapıyı açtı. Her geçen gün daha fazla oyuncunun kişisel bilgisayarlarına, sosyal medya hesaplarına, e-postalarına girmek bambaşka bir güç hissiydi. Öyle bir his ki, her geçen gün daha fazlasını isteten. Ardından öğretmenlerin bilgisayarları, okulun sistemleri, ünlü insanların hesapları, siber güvenlik sistemi zayıf kurumlar, şirketler… Notlarımdaki hızlı yükseliş dikkat çekiciydi ama aslında ders çalışmak yerine sadece soruları çalıyordum. Her geçen gün yaptığım şeyin bana nasıl bir güç kazandırdığını iliklerime dek hissetmeye başlamıştım.

Zaman geçirme alışkanlıklarına, yaşam amaçlarına, sohbetlerine katlanamadığım insanlarla dolu sokakta onlardan çok daha güvenle yürüyordum. Kızlara karşı bir ilgim yoktu, erkeklere de… Onlarla okul yüzünden aynı ortamları paylaşmak zorunda kalmak dayanılmazdı. Erkekler bir kızın göğüslerine dokunabilmenin ya da ileride ehliyet sahibi olduklarında binecekleri arabaların markalarının hayaliyle yetiniyor, kızlarsa daha güzel görünebilmenin formülleri, evlilik hayalleri ve aşk meşkle dünyalarını doldurmaya çalışıyorlardı. Annelerinin ve babalarının onlara dayattığı dünya onlara yetiyordu. Tıpkı Horus gibi. Benim onların dünyalarından hiçbir beklentim yoktu. Sokağın, medyanın, siyasetçilerin ve diğerlerinin hayatlarımıza dayattıkları dayanılır gibi değildi. En tepeden başlıyor, en aşağıya, üç kişilik aileme kadar iniyordu kokuşmuş zihniyetin kalıpları…

Horus’u birkaç ay önce annem odama getirdi. Küçük bir fanusun içinde ömrünü doldurmaya çalışan bir Japon balığı. Sadece yemini yiyor, sıçıyor, bazen kabız oluyor ki o zaman da annem cımbızla bağırsaklarını boşaltıyor… Olduğu yerde öylece dönüp duruyor. Solungaçlarının hızlı hızlı inip kalkışı, babamın fazla yemek yedikten sonra televizyon karşısındaki haline benziyor. İkisi de fanusta. Horus’la tek iletişimimiz günde iki kez suyuna yem atarken geçirdiğimiz zaman.

Eşiği geçmiştim artık, duramayacaktım. Hayaller kuruyordum, dünyayı değiştirecek, insanları özgür bırakacaktım. Gündüz canımı sıkan olayların cevaplarını gece veriyordum. Beni kale almayan, yok sayan insanların dünyalarına girip gerçek yüzlerini görmeyi merak ediyordum. Ahlak timsalini oynayanların ahlaksızlıklarını, dürüstlüğe en çok ihtiyaç duyanların ikiyüzlülüklerini… Kazandığım yeteneklerimi benim ya da birilerinin canlarını yakanların üzerinde kullanıyordum.

Ardından sahte hesaplar açarak çaldıklarımı, ortaya çıkardıklarımı paylaşmaya başladım. Bu kısım çok heyecanlı ve daha riskliydi artık. Çünkü hesaplar dikkat çekiyor, hemen ilgi odağı oluyordu. Onları gizlemek, benim yaptıklarımın bana yapılmasını önlemek için daha dikkatli olmam gerekiyordu. Bu doğrultuda sistemlerimi, yazılımlarımı güçlendirmek artık daha fazla zamanımı almaya başlamıştı.

Bir tür uyuşturucu bağımlılığı gibi, yapabileceklerimin sınırı genişledikçe daha da fazlasını, daha da zorunu istiyordum. Zamanla anladığım şey şu ki, güvenlik şirketlerine, sosyal medya devlerine ve kamuya erişim arttıkça, yapabileceklerinin gücü de katbekat artıyor. Mobese kayıtlarından şehrin sokaklarına, odaklanmak istediğin adreslere, evlere kamera sistemi kuran şirketlerin sisteminden istediğin her haneye, denetim, depolama şirketlerine, kısacası hizmet verdikleri her mekâna… Neredeyse sınırsız bir erişim gücü.

Hedefler zorlaştıkça, zayıflığım açığa çıkıyordu. Birkaç bankanın sistemine sızma girişimlerim başarısızlıkla sonuçlanırken en azından kimisinde bazı duvarları aşmış olmam bile doğru yolda olduğumu hissettiriyordu. Deşifre ettiğim olaylar arttıkça birilerinin dikkatini çekebildim.

Thot diye ünlü bir bilgisayar korsanı grubu beni özel bir sohbet odasına davet etti, bir süre orada yazışıp, veri alışverişi yaptıktan sonra da bana bir yönlendirici atadılar. Bu şu anlama geliyor. Uluslararası siber savaşlarda yer alan birisi neredeyse bir yıldır beni eğitiyor, benimle çalışıyor.

Thot global olarak benim asıl sahip olduğum güce zaten sahipti. Öyle bir hale gelmişlerdi ki savunma sistemlerinden ilaç endüstrisine, hükümetlerden uluslararası şirketlere sızmışlar, savaşa başlamışlardı. Saldırıya uğrayanlar da kaçınılmaz olarak savunma sistemlerini güçlendirmek için amansız bir yenilenme ve gelişim süreci yaşıyorlardı. Birçok ülke Thot’u terör örgütü ilan ederken, açıkları deşifre olan büyük sistem yeni dünyada başka bir savaşın başladığının farkına varmıştı. Bazı bilgisayar korsanları iki taraf için de çalışıyor. Aynen fiziki dünyada olduğu gibi. İlaç üretebilmek için virüs gerekiyor. Virüs yoksa ilaç da yok. Korsanlar, casus yazılımlar yoksa anti-virüs programları, güvenlik sistemleri de yok.

Thot’un dikkatini çekmem ve sonrasında Hermes’le çalışmaya başlamam dönüşü olmayan bir yolun başlangıcıydı. Thot, bir tür mentörlük sistemini hayata geçirmişti. Işık gördüklerini yetiştirerek gücünü artırmak için sanal dünyayı izliyordu. Hermes, inanılmaz bir algoritma kullanıyordu. Önüme koyduğu veriler, raporlar, sistemlere girmem için verdiği şifreler… Tek başıma ulaşmam şu an için imkânsız olan anahtarlar…

Sanki sanal dünyanın da bir üst katmanı vardı. Tanrı’nın katına en yakın olanlar onlardı. Cennetin arşıâlâdan önceki son katı tamamen onlarındı. Onların dili farklıydı, bildikleri ve paylaştıkları da… Ben ve benim gibiler orta seviyelerde bir yerlerde duruyorduk. Bir kez daha gerçek dünyayla benzeşiyordu sanal dünya… Sokakta yürüyen insanlar yazılımın gelecek versiyonlarından habersizdi. Bir şeyler yapmaya çalışıyor, hayata tutunmak için çabalıyorlardı ama onların üzerinde siyasetçiler, siyasetin de üzerinde başka güçler vardı. Bu gibi benzeşmelerde, sanal dünyanın fiziksel dünyanın izdüşümünden başka bir şey olmadığını düşünüyordum. İnsanlar önce sınırları çizdiler, sonra da o sınırlar için savaşmaya devam ettiler. Sanal dünyada da siber ordular, siber teröristler, iyiler kötüler, hâkimler yönlendirenler…

Sanal dünyadaki savaş çok daha farklı, çok daha zor ama bir o kadar heyecanlı. Bu dünyanın coğrafi sınırları, bayrakları, kimlikleri yok. Fiziksel dünya, sanal dünyanın gerçekten sadece bir izdüşüm olmasını istiyor. Belki de bu yüzden sanal para birimleri, günlük hayatı olduğu gibi sanal dünyaya taşıyan uygulamalar, rekabet, ödüller, cezalar var… Mülkiyet, daha fazla takipçi, daha fazla beğeni, takipçilerin istediklerini vererek daha fazla beğeni, daha fazla takipçi, daha fazla güç, daha fazla beğeni… Sonu veya başlangıcı belli değil… Hegelyen bir fasit daire bu ve gittikçe kartezyen bir sarmala dönüşüyor. Artık para ceplerde taşınmıyor, insanların serveti dijital ekranlardaki birkaç rakamdan ibaret…

Hermes’in benden istedikleri genelde beni sadece uygulamacı olarak tutuyor. Verileri sağlıyor ve ne yapmam gerektiğini söylüyor. Bazen başka korsanlarla işbirliği yapmamı istiyor. Yapbozun parçalarını dağıtıyor, sonra buldurtuyor. Birinin maillerinin belirlenen zamanda belirlenen kişi tarafından okunmasından tutun da uçak bileti ya da restoran rezervasyonu değişikliklerine kadar… Seçtiği insanlar farkında olmadan bizim istediğimiz zamanda bizim istediğimiz yerlerde oluyor, başkalarıyla tanışıyor, bir şeylere yetişiyor, bir şeyleri kaçıyor, terfi ediyor, işini kaybediyor, bir şeylerin farkına varıyor. Eğer biz bunları yapabiliyorsak ajanslar, istihbarat birimleri, terör örgütleri neler yapıyorlardır kim bilir.

Sanal dünyada kesinlikle kader yok, tesadüf yok, söylenenin aksine çok daha fazla kontrol var. Yine de doğası gereği, sanal dünya fiziksel dünya gibi teslim olmayacak. Ben, Hermes, Thot, Dark Web ve milyonlarca fiziksel dünyanın çirkinliklerini sanal dünyaya taşımak istemeyen, bir o kadar da sanal dünyayı fiziksel dünyaya benzetmek isteyen insan. Aramızdaki en büyük fark, onlar fiziksel dünyadan sanal dünyayı kirleteceklerine, biz ise, sanal dünyadan fiziksel dünyayı değiştirebileceğimize, iyileştirebileceğimize inanıyoruz.

***

Yedi yıldır doktor doktor dolaşmamıza sebep olan migren ağrıları yine başlıyor… Birkaç dakika sonra başımı bir mengenenin arasına sıkıştırıyorlarmış gibi hissedeceğim. Önce kafamın arkasında şiddetli bir ağrı başlayacak ve yavaş yavaş alnıma doğru ilerleyecek. Dünyayı üçüncü bir gözden izlemeye başlayacak, atağın şiddetine göre göre belki kusacak, belki kendimi yatakta hapsedilmiş hissedeceğim. Işıkları kapatıp perdeleri çekerek saldırıya hazırlanmalıyım.

Bir keresinde Hermes’le yazışırken migren atağım başladığında bu hastalığın dâhi hastalığı olduğunu söylemişti. Van Gogh, Nietzsche, Darwin, Freud, Napoléon…

Belki de dünyaya uyum sağlayamayanların hastalığıydı bu meret…

Zümrüt

Yeni bir dost toplantısının sonuna geliyorlardı. Misafirler kalkmak üzereyken Selim esnemeye başlamıştı bile. Zümrüt’ün de uykusu gelmişti artık ve zihninin karışıklığı sohbetin konusunu kaçırmasına neden oluyordu. Selim ise bu misafirliklerin nasıl bir ritüel olduğunu sorguluyordu içinden. Evli çiftlerin, ailelerin birçoğunun tek etkinliği… Bazen birinin evinde, bazen dışarıda bir yerde yenilen yemek, kurulan içki sofraları, çaylar, kahveler… Her seferinde neredeyse aynı konular, aynı sohbetler. Yemek, sonra kahve, sonra çay ve tatlı, sonra ayrılış… Bazen ek olarak sinema, bazen evde film keyfi… Düğünler gibi… Önce kokteyl, sonra gelinle damadın teşrifi, sonra imza töreni, sonra ilk dans, sonra takı toplama, sonra göbek atma ve bitiş. Kimin düğünü olursa olsun fark etmiyordu. İster en lüks otelde, isterse en ucuz düğün salonunda akış hep aynıydı.

Aile etkinlikleri de böyle değil miydi ki sanki? Geliri ortalama olanlar için arkadaşlarla tatil mütevazı bir tatil köyü veya pansiyon, varlıklı olanlar için St. Tropez, Como Gölü oluyordu o kadar. Birileri orta halli restoranlarda, birileriyse en ışıltılı, en pahalısında buluşuyorlardı. Bazıları otobüsle, taksiyle, bazıları en pahalı otomobillerle buluşma yerlerine geliyorlar, bazılarında işten çıkıp nasıl yetişeceklerinin telaşı, bazılarının erken geldikleri için alışveriş yapma hevesleri oluyordu.

Kadınların buluşma ritüelleri gibi. Bazıları en zengin semtlerin en pahalı kafelerinde, bazıları evde bir tepsi börek, bir tencere kısır eşliğinde… Akış aynıydı. İçerik temelde aynıydı. Tekdüzelik her yanı sarmıştı.

***

Zümrüt’le birlikte yaşamaya başladığında bu tekdüzelikten korkmuştu Selim. Kendi korkusundan çok Zümrüt’ün de korkusu olduğunu bildiği için korkuyordu. Birkaç ağırlamadan sonra kendisi için bir sorun teşkil etmediğini fark etti. Zümrüt’le hayatın her hali, her anı ona büyük bir haz veriyordu. Sevdiği kadının ruhundaki ağırlığını değiştirebilecek kadar güçlü hiçbir şey mümkün değildi bu hayatta. Her akşam eve geldiğinde aynı şeyleri yapmak ne heyecanını eksiltiyor ne de aşkını eksiltip sıradanlaştırıyordu. Aksine, gün geçtikçe Zümrüt’le beraberliğinden daha fazla zevk alıyor, ona daha sıkı sarılıyordu. İlk başlardaki aşırı gösterilerin, ispatlama çabalarının yerini paylaştıkları gerçekliğin dinginliği kaplamıştı artık.

Bugünkü konukları Bülent ve Nergis ile Erkin ve karısıydı. Selim’in zihni misafirlerin gitmesinden sonra Zümrüt’ü kollarının arasına almaya odaklanmıştı. Her gece, günün en beklenen anını yaşama saati bugün için geçmişti bile.

Zümrüt’ün Bülent’le Nergis’in ilk ciddi kavgalarını yaptıkları o doğum günündeki öngörüsü tutmamıştı henüz. Katıldıkları “Yeniden Doğuş” eğitiminin gazıyla bir araya geldiklerini ve çok sürmeyeceğini düşünüyordu Zümrüt bu ilişkinin. Yine de Nergis’in gözlerinde aradığını bulamamış olmanın ve hâlâ Bülent’i değiştirebileceğine dair inancının yansımaları okunuyordu. Birçok kadın gibi, yanında olmayı seçtiği erkeğin bir gün değişeceğine inanıyordu. Bunun gerçekleşmeyeceğini anladığı gün de erkeğinin değişmesini bekleyen her kadının yaşadığı hayal kırıklıklarını, pişmanlıkları yaşayacağından habersiz…

Erkin artık üzerine yapışmış karısının yanında bir erkek melek edasıyla bardağının dibindeki son damla çayı yudumluyordu. Bu melek karısını defalarca aldatmıştı ve son zamanlarda bazılarını Selim’e de anlatmış, aldatan çoğu insan gibi, yediği haltı paylaşabildiği herkesle paylaşmıştı.

Nihayet Bülent, saatin geç olduğunu söyleyip vedalaşma faslını başlattı. Her defasında bir sonraki plan için bir öneri sunardı davet edilenler kapıdan çıkmadan önce ve kapı kapandığında geriye kalanlar, sessizlik ve mutfaktaki dağınıklıktan başka bir şey olmazdı…

Salonda kalan kirli tabak çanakları mutfağa taşıdıktan sonra mutfakta arkasından dolanarak kollarıyla Zümrüt’ü sardı Selim. Huzur, huzurdan doğan şehvet…

Yatak odasına geçiş, defalarca tekrarladıkları ritüel… Dokunuş, hissediş, birbirlerinin nefesinde doğuş… Nerede, nasıl, kaç değişik pozisyon değil, akış. Her gün, aynı yerde, aynı pozisyonda sevişse de, ne arzusunun, ne de heyecanının azalmayacağını Selim çok iyi biliyordu. Peki ya Zümrüt, Zümrüt sıkılır mıydı işte bunu bilmek çok zordu.

Zümrüt’ün önceliği bir sürü engelle bugüne geldiği ilişkisinde Selim’in kaybolmasıydı. Her erkek, her başlangıçta her şeyiyle var olup, sonra yavaş yavaş uzaklaşır, ilgi, özen azalır, sonra da tamamen kaybolurdu. İşte Zümrüt’ün en büyük korkusu yıllar sonra yüreğini çırılçıplak açmaya, limanına yerleşmeye karar verdiği adamın kaybolmasıydı. Selim’in tüm geçmişi, evliliği… Burcu için de böyle hissetmemiş miydi Selim? Onunla da her şey yolunda gitmemiş miydi? Ya sonra? Selim’in kollarında, yüreğinde gözlerini kapatıp hiç açmadan durmayı istiyordu ama bir ses hep bir gözünü açık bırakmasını söylüyordu. Belki geçmişinden, belki yaşadıklarından, belki kadın olmaktan gelen bir fısıltıyla…

Hem Selim değil miydi, geçmişinde hızlı yaşayan, insanın tekeşli bir varlık olmadığından söz eden, bireyselliğin önemine değinen? Zümrüt, kendi kalkanlarını kapatamadıkça Selim’in herhangi bir andaki, herhangi bir davranışını bir tetikleyici olarak kabul edebildiğini görüyordu. Eğer Selim’in yüreğindeki, ruhundaki yerini sihirli bir kürede görebilse iki gözünü de kapatıp, huzura Selim’in limanında ulaşabileceğini görecekti.

***

Zümrüt’ün sırtı Selim’in göğüslerinde, kalçaları kasıklarındayken Selim, kollarıyla bedenini daha sıkı kendine yaslayıp Zümrüt’ün kulağına tüm nefesini bırakırken içinden geleni söyledi.

“Senden bir çocuğum olmasını o kadar çok istiyorum ki…”

Zümrüt aniden durdu. Bedeni soğurken, kalbinin ritmi gittikçe yavaşlıyordu. Tüm motorlar durmuş, her nokta buz kesmişti Zümrüt’ün bedeninde, daha da serti ruhunda gerçekleşiyordu… Gözlerindeki donukluk, yüzündeki ifadenin taşıdığı şaşkınlıkla konuşmadan, tepkisiz duruyordu.

Selim yanağına şefkatle uzanarak bir öpücük kondururken, “Yaşadığımız ve gördüğümüz onca şeyden sonra, yaşamdaki sorumluluklarımızı, görevlerimizi yerine getirmeden yürüyemeyiz…” dedi.

Bir tepki bekledi, Zümrüt’ün gözlerine baktı ama Zümrüt’ün gözleri çok uzaklarda, başka bir yerlerdeydi. Biraz öylece durduktan sonra da kendi tarafına dönerek gözlerini kapattı. Zümrüt’ün yüzündeki ifade aynen duruyor, zihni ise tarif edilemez bir hızla çalışıyordu.

Bu nasıl olabilirdi? Günlerce zihnini kurcalayan durumun netliği az önce belli olmuştu. Günlerdir posta kutusuna her gün tek tek düşen notları hızla zihninde okudu Zümrüt:

“Parçaları birleştirip, görmen gerekeni görmek zorundasın.”

“Aşağıdaki adres senin başlangıç noktan.” (Zümrüt’ün doğduğu evin konumu.)

“Bilinmeze doğru yol alarak bilmesi gerekene ulaşır insan.”

“Yaşadıklarının bir tesadüf mü olduğunu sanıyorsun? Annenle babanın ölümü, girdiğin iş, Selim’in hayatına girmen, Selim’in hayatında olanlar… Şimdi hikâyenin devamını senaristi yazacak. Sen.”

“Zümrüd-ü Anka sembolüne en son ne zaman baktın? Dedenden yadigâr resim, Selim’de olan senin çizimin veya herhangi bir yerde. Anahtarını kaybetme.”

“Harekete geçmek için neyi bekliyorsun? Yarın hepimiz için çok geç olacak.”

Bu notlar kesinlikle onu tanıyan biri tarafından yazılmıştı ama kim? Notlar arasında gireceği bir toplantının ne kadar gerekli olduğundan, kredi kartıyla ödediği rakamın aldığı şeye değip değmediğine kadar izlendiğini ifade edenler vardı.

“Hayatının yönünü çizebilmen, niye yaşadığını bilebilmen, bir insan, bir kadın, bir eş, bir anne olman için geçmişin izlerini temizlemek, gerçeğini bulmak zorundasın.”

Selim’in son cümlesinin hatırlattığı son mesaj… Daha bu sabah uyandığında cep telefonundan maillerini kontrol ederken okuduğu esrarengiz göndericiden gelen esrarengiz yeni bir mesaj.

Zümrüt yataktan kalktı, yatağın yanındaki pufta duran sabahlığını giyerek, yeni uykuya daldığını düşündüğü Selim’i uyandırmamak için parmaklarının ucuna basa basa yatak odasından çıkıp salona geçti. Bu akşam Bülent’in oturduğu koltuğa geçti, sırtını yaslayıp gözlerini tavana odakladı. Boşlukta yol alıyor, boşlukta sallanırken eşyaların ağırlığını ruhunda hissediyordu.

Selim uyumamıştı. Gözleri kapalı, Zümrüt’ün tepkisinin olası sonuçlarını kestirmeye çalışıyordu. Kalkıp salona geçmeyi düşündü ancak şu anda Zümrüt’e ulaşamayacağının, onu kendiyle baş başa bırakmanın doğru olduğunun farkındaydı. Sonunda uykuya teslim olup uyandığında henüz beklemediği bir sonuçla yüzleşti.

Selim yatakta hâlâ tek başınaydı. Seslendi, salona geçti, evin tüm odalarını gezdi zihninde felaket kareleriyle. Banyoda düşmüş olabilirdi… Onu kanlar içinde küvette görebilirdi… Mutfakta yere yığılmış bir halde bulabilirdi. Neyse ki hiçbir kare gerçeğe dönüşmedi, gerçek olan Zümrüt’ün evde olmadığıydı. Sokak kapısının üzerine iliştirilmiş notu okuduğunda donuk bir ifadeyle gözlerini nottan ayırmadan sonraki olasılıkların hesabındaydı.

“Her şey, her zaman olması gerektiği gibi…” yazıyordu ve bu Selim’in Zümrüt’e sık sık hatırlattığı cümleydi.

Lucifer

Ben aslında şeytanın oğluyum, şeytanın kendisi değil. Babamın bedellerini ben ödüyorum. Babam gibi siyaha değil, kırmızıya büründüm ve babamın aksine ışığı başka bir kaynaktan yakıyorum.

Meleklerin insan kılığına girebilmesinden en çok faydalanan babam oldu. Bu sayede seçtiği insanların hayatlarına girdi, gerçeklerini gördü ve içlerindeki bir kırık kodu, kutuyu keşfetti. Bunu yaptığında hâlâ Tanrı’nın en gözde meleğiydi, henüz kovulmamıştı.

Annemin zaaflarından faydalanarak, aradıklarını taşıyan erkek figürüyle açıklanamayacak bir duruma vesile olmuştu ki, bu da bir başka kutuydu. Kadının hamile kalmasını açıklayabileceği bir yol yoktu. Bir süre sonra beni hileyle meleklerin arasına kattı. Kimse benim onun oğlu olduğumu bilmiyordu. Hatta sanki uzun zamandır oradaymışım gibi kabul görüyordum çünkü babam açıklardan yararlanarak sistemi ayarlamıştı.

Latince kutsal kitap Vulgata’yı büyük ölçüde hazırlamış olan Aziz Jerome, bana düşmüş olan meleğin ismini verdi. Bu melek zamanında sahip olduğu görkem sayesinde sabahyıldızı gibi parlamaktaymış ve Aziz Jerome İbranice “acı çekmek” anlamına gelen helel in yalal fiilinden türemiş olduğunu fark etmiş. Rahip Petavius ile birlikte Lucifer’in şeytanın doğru ismi olmadığını söylediler, onlara göre ben sadece şeytanın düşmeden, kovulmadan önceki haliydim.

Oysa biraz daha derine gidebilselerdi ya da benim yardımlarımla gidebildiklerinde biraz daha cesur olabilselerdi gerçeği açıklayabilirlerdi. Sonrasında iyi ki olmamış, iyi ki gerçek açığa çıkmamış dedim.

Hıristiyanlıkta babamı tasvir ederken benim ismimi kullandılar. Tevrat’ın Yeşaya kitabı 14:3-20’de yer aldığı gibi, cennetten atılmadan önce “parlak yıldız”, “seherin oğlu” olarak adlandırıldığı ifade edilen meleğin Latince ismi Lucifer’di. Ancak Lucifer aynı zamanda İncil’de 2. Petrus 1:19’da sadece “sabahyıldızı” olarak yer alıyordu.

Latincede “Lucifer” kelimesi “Işık Getiren” (lux, lucis, “ışık” ve ferre, “getirmek”) anlamına geliyor. Sabahyıldızı ise Venüs’e verilen isim. Anlayacağın Lucifer, kelime anlamında birçok alanda kullanılırken şeytanın diğer adı, anlamlarından biri oldu. Tıpkı Yunancada “Diabolos”, “Karanlıkların Efendisi”, “Beelzebub” (Sinek Kral), “Belial”, “Mephisto” olduğu gibi. İsmim Talmud ya da kabala felsefesinde “Samael” olarak geçiyor. İslam’da “iblis” olarak biliniyorum ancak Kuran’da “şeytan” kelimesi (87 kez), “iblis”ten daha fazla kullanıldı. Şeytan ayrıca “Azazel” olarak da anılıyordu.
 Tevrat’ta şeytan Hıristiyanlıktaki gibi korkulan bir mahluk değildir ve kötülüklerin temelini oluşturmaz. Çünkü Musevilikte hayrın da şerrin de Tanrı’dan geldiği inancı vardır.

Yakından bakan her göz benim, yani Lucifer’in şeytan olmadığımı görür. Şeytan ve Lucifer iki ayrı melek. Aslında baba ve oğlu…

Evet babam kovuldu. O gün ben de oradaydım.

Tevrat’ta, Hezekiel 28:11-19’da, “Güzellerin ve bilgelerin en mükemmeliydin. Eden’de, Tanrı’nın bahçesindeydin. Giysilerin hep güzel taşlarla –sarı yakut, zümrüt, aytaşı, beril, oniks, safir, turkuvazla– ve altın işlemelerle süslüydü. Bunlar sana sen yaratıldığın gün verildi. Seni kudretinle ve gücünle bekçim yaptım. Tanrı’nın kutsal dağına gidebiliyor ve ateş tarlalarında yürüyebiliyordun. Yaptıklarından tamamen muaf tutulurdun, ta ki için kötülükle dolana dek. Bu varlık içinde bile daha büyük şiddet yarattın ve günahkâr oldun. Seni Tanrı’nın dağından men ettim ve bekçilik ettiğin ateş tarlalarından sürgün ettim. Güzelliğin yüzünden için kibirle doldu ve bilgeliğini kendi ünün için harcadın. Seni içine hapsettiğim ateşle beraber dünyaya attım. Seni takip edenlerle beraber sonunuz ateşler içinde küle dönecek. Çok feci bir sona geldin…”
yazıyor.

Daha sonra babam kibrine ve hırsına yenik düştü. Belki de gördüklerini kabullenmek ona ağır geldi. Tanrı’nın yarattığı ve kendinden daha güçsüz olan insanoğluna itaat etmeyeceğini söyledi, tanrılığa özendi. Lanetlendi ve cennet bahçelerinden kovuldu.

*Bu okuma parçasının yayını için Destek Yayınları’na teşekkür ederiz.

Aret Vartanyan: İstanbul’da, mütevazi bir ailenin tek çocuğu olarak dünyaya gelen Aret Vartanyan, küçük yaşlarda yazmaya başladı. Ermeni, Rum, Müslüman, Musevi, Hristiyan, Alevi üyeleri ile küçük yaşta çokkültürlülüğü deneyimleyen Vartanyan, ilkokul sıralarında yazdığı kısa hikayeleri zımbalayarak çevresiyle paylaşır. Ortaokul sıralarında felsefe, psikoloji ve sosyoloji ile ilgilenmeye başlar ve sonrasında insanı, varoluşunu ve yaşamı irdelemeyi, kendi yaşam yolculuğunun odağına taşır. Üniversite yıllarında, birçok yerel/ulusal yayınlarda yazıları yayınlanmaya başlayan Aret Vartanyan, 1998 yılında internet sitesini kurarak yazdıklarını geniş kitlelerle paylaşır. Ailesinde,İstanbul’da ve özellikle Beyoğlu sokaklarında insana ve yaşama dair gözlemlerini kalemine ustalıkla yansıtan Aret Vartanyan, 2008 yılında ilk kitabı Sen ve Ben ile kısa zamanda onbinlerce okura ulaştı. İnsana ve yaşama ayna tutan bir sohbet olarak tanımladığı Sen ve Ben, insanın kendini tanımadan, kendi gerçekliğini farkedip ifade edemedikçe dünyayı ve evreni anlamlandıramayacağını, yaşamında farkındalığını bulamayacağı iddasını sayfalarına taşıdı. Yaşamında ve yazdıklarında klişelerden, kalıplardan uzak durmayı tercih eden ve düşüncelerini cesurca paylaşan Vartanyan, korkularıyla, kalıplarıyla, önyargılarıyla kendi yarattığımız kafesi anlamamızı ve çıkış yolunu nasıl bulacağımızı Sen ve Ben’de samimi bir üslupla anlattı. Okurlardan gelen binlerce e-postayı tek tek yanıtlayan Aret Vartanyan, Sen ve Ben ile başlayan sohbeti, kitabın ve yazar-okur ilişkisinin ötesine taşıdı. Aret Vartanyan’ın ikinci kitabı ise bu kez aşık olduğu kadın olarak tanımladığı İstanbul’u içine kattığı Bir Nefes İstanbul oldu. Ülkemizin önde gelen yazar, sanatçı ve gazetecilerinin önsözleriyle başlayan Bir Nefes İstanbul, bu kez İstanbul ekseninde kendimizi arayışımızı anlatırken, önyargılardan, etiketlerden uzaklaştığımızda bir arada yaşamanın nasıl birşey olacağını okurlarıyla paylaştı. Bir Nefes İstanbul, hepimizin aynı gemide nasıl yol yol aldığını okurlarına anlatırken, Anadolu’nun gerçek zenginliğinin farklı renk, kültür ve inanç zenginliğinde yattığının altını kalın çizgilerle çizdi. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde lisans ve yüksek lisansını tamamlayan Vartanyan, İngiltere’de Oxford ve Londra’da eğitimini sürdürdüğü sıralarda Kişisel Gelişim kavramına odaklandı. Kişisel Gelişim çalışmalarında insanın iç dünyasına verilmesi gereken önemin verilmediğine inanan Vartanyan, Kişisel Dönüşüm yaklaşımı üzerinde çalışmalarını yoğunlaştırdı. 2009 yılında Yaşam Atölyesi çatısı altında çalışmalarını başlatan Aret Vartanyan’a göre, bireyin yaşanmışlıklarını, duygularını ve farklılıklarını dikkate alarak iç dünyasına eğilmeden yapılan çalışmalar, temeli sağlam olmayan bir ev inşa etmekten öteye geçemiyor ve ilk sarsıntıda yıkılması kaçınılmaz. Günlük yaşamın bir yarışa dönüşen yoğunluğunda, mesaj bombardımanın ve dünyanın getirdiklerinin altında yaşadıklarını 15 yıllık profesyonel iş hayatında kendisi de deneyimleyen Vartanyan, iç dünyamız ile dışarıdaki dünyanın dengelenmesi ile kendi kişilik ve isteklerimiz doğrultusunda yaşamımızı nasıl inşa edebileceğimizi Yaşam Atölyesi çalışmalarında paylaşıyor. Birkaç yıl süren sınıf eğitimleri, günlük seminerler, kurumsal çalışmalar ve online buluşmalarla iki yıl içinde yüzbinden fazla katılımcıyla buluşan Yaşam Atölyesi, 2011 yılında Türkiye’nin dışına çıkarak Londra ve Newyork başta olmak üzere dünyaya açıldı. Aret Vartanyan’ın üçüncü kitabı Bir Yüz Bir İnsan ise, ‘Bir Bedende Kaç Kişi Yaşıyoruz? sorusuyla okurlarını karşılıyor. Yaşama, varoluşumuza, günlük hayata, aşka farklı pencereler açan Bin Yüz Bir İnsan, her gün büründüğümüz onlarca rolün zihnimizde, ruhumuzda ve bedenimizdeki yansımalarını bir hikaye kurgusunda anlatırken, dünyayı algılama şeklimizi ve kendimizi keşfederek, değiştirerek neler yapabileceğimizi gözler önüne seriyor. İçeriğinden kitap kapağına, müziği, videosu ve farklı uygulamalarından okura sunulma aşamasına kadar bir çok ilki beraberinde getiren Bin Yüz Bir İnsan, Gökhan Kırdar’ın müziğiyle cümleleri notalara da taşıdı. İstanbul’da farklı lokasyonlarda kurulan 7 ayrı sette çekilen Bin Yüz Bir İnsan videosu, Türkiye’de bir kitap için çekilen ilk büyük prodüksiyonlu kısa film olma özelliğini taşıyor. Aret Vartanyan, Bin Yüz Bir İnsan’da da okurlarıyla paylaştığı gibi, insanın odağında olmadığı her ideolojinin, yönetimin, projenin bütünlükten uzak olduğunu her fırsatta dile getiriyor. Her bir insanın etiketlerinin arkasına geçildiğinde, sevgiyi, yüksek yaşam standardını koşulsuz hakettiğine dikkat çeken Vartanyan, bugün dünyada yaşanan her şeyin insanlığın bir yansıması olduğunu ifade ediyor. Bireylerden oluşan dünyayı, bugünkü görünümünden kurtarmak, kendi ifadesiyle dünyayı cennete dönüştürmek ise ise, yine bireyin kendisinden başlıyor. Kendini bilen ve kendi değerlerini koruyarak, kendi olmayı başarıp paylaşarak, bireyin önce kendi içinde ve yakın çevresinde birçok şeyi değiştireceğini ifade eden Vartanyan, kendimizde ve yakın çevremizde başlayan değişimin kelebek etkisiyle tüm insanlığa yayılacağına inanıyor. ‘Ben gerçekleştiğini fiziksel ömrümde göremeyeceğim bir ütopyaya yürüyorum. Tek bir kişiyi bile dışarıda bırakmadan insanın hakettiği yaşamı ve hayallerinin gerçekliğini sunan, sevgi üzerine kurulmuş, bireyin kendi olarak, kendini ifade ederek yaşadığı ve paylaştığı bir dünyayı yaratmak için paylaşıyorum.’

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.