“ ‘Hepiniz Ermenisiniz, hepiniz piçsiniz!’ diye pankart bile yazılabiliyormuş…”

 

“Bir Türk bir Ermeniyi nasıl avlar? Bir Ermeni on puan. Puanların karşılığında içinden ırmaklar akan ve hurilerin gezindiği cennet bahçeleri var…” Bir Ermeniyi Öldürmek, babasının ölümüyle bütün hayatını altüst eden bir esrarın peşine düşen genç diplomat Murat Asiltürk’ün, geçmişin sır perdesini aralayarak ölmüş babasıyla, kendisiyle ve hayatla yüzleşme yolculuğunu anlatıyor. Öteki olmanın yarattığı kimlik ve kavram karmaşasını çarpıcı bir dille anlatan Arif Nihat Dursun’la romanını konuştuk.

Öncelikle sizi böyle ağır ve sancılı bir konuyu yazmaya hangi nedenler itti?
2000’li yılların başında, bir iş seyahati için Arjantin’e gitmiştim. Uçaktan indiğim zaman beni karşılamaya gelen kişiler ellerinde A4 kâğıda basılı bir Türk bayrağıyla bekliyorlardı. Yanlarına gittiğim zaman ortalarında duran genç kadın “Merhaba, hoş geldiniz” diyerek beni karşıladı. Gülümsedim, Türkiye’den gelen misafirlerine sıcak bir karşılama yapmak için Türkçe birkaç kelime öğrenmişler diye içimden geçirdim. Yanılmışım, firma İngilizce çevirmen yerine Türkçe bilen bir çevirmen kullanmak istemiş ve Türk Büyükelçiliği’nden İspanyolca ve Türkçe bilen bir çevirmen talep etmişler. Onlar da bu durumlarda dışarıdan çalıştıkları bir kişiyi önermişler: Susana. İstanbul’dan 60’lı yıllarda göçen bir Ermeni ailenin Buenos Aires’te doğan kızları. İşte bu şekilde Ermenilerle tanışmış oldum. Ülkemde o güne kadar hiç dostluğumun olmadığı, uzaktan tanıdığım, “öteki”lerden birisiyle sıkı bir dostluk geliştirdim, hatta onlardan biri ilerleyen zamanlarda Buenos Aires ofisimizin yöneticiliğini bile yaptı.

İşte Susana sayesinde diyasporadaki Ermenileri tanıdım. Çoğu hâlâ Türk vatandaşı, bir kısmı, özellikle yaşlılar Arjantin vatandaşı olmayı bile kabul etmemişler, Türkiye’den söz edildiği zaman gözleri dolan, bırakın İstanbul’dan bahsetmeyi, Tokat, Sivas, Maraş dediğinizde yüzlerine hüzün çöken yaşlı insanlardı bunlar. Evlerinde tavla oynarken yarı Türkçe yarı İspanyolca birbirleriyle iddiaya girmeleri, laf sokuşturmaları, kadınların hazırladığı börekler, duvarlarındaki resimler, Boğaziçi, Büyükada manzaralı eprimiş tabloları görünce ister istemez sizin de yüreğiniz burkuluyor. Hepsinin bir öyküsü vardı anlatacak. Koşulsuz olarak sizi evlerine, yüreklerine misafir ediyorlardı. Hal böyle olunca ben de “Yahu bu insanların burada ne işi var, bu Allah’ın bile unuttuğu yerde?” diye düşünmeye başlayınca, içimde yanacak ateşin ilk kıvılcımı oluştu… 

Kitabın kapağında, “Bir Türk bir Ermeniyi nasıl avlar? Bir Ermeni on puan” cümleleri var. İlk anda kitabınızın nefret dolu söylemler içerdiğine dair önyargı yaratan bu sözleri ve kapakta şakağına silah dayamış adam resmini kullanmayı neden tercih ettiniz?
Bu ifadeler romanın içinden alınmıştır. Bunu kapağa taşırken bu söyledikleriniz asla aklıma gelmedi. Tersinden yorumlanarak algılanacağını düşündüm. Hiç kimsenin düz anlamda “bir Ermeninin on puan olduğu” şeklinde şuursuzca ortaya konulacak bir hezeyanı kastedebilecek kadar cesur olunacağını düşünemeyeceğini sanıyordum, ama yanılmışım. Çoğunluk böyle anlamış, yani düpedüz, ırkçı bir söylemle de kitap kapağı çıkabilirmiş. Nitekim “Hepiniz Ermenisiniz, hepiniz piçsiniz!” diye pankart bile yazılabiliyormuş. Fotoğrafa gelince, kitabı okuyup bitirince niçin o resmi seçtiğimizi sanırım daha iyi anlayabilecek okur. O yüzden daha fazla ipucu vermeyelim isterseniz…

Murat doğduğu gün itibariyle Ermenilere karşı kinle büyütülen, ırkçı milliyetçi anlayışla yetiştirilen genç bir diplomat. Nefret söylemlerini henüz bebeklikten öğreterek, çocukluk masumiyetini kirleten toplumsal anlayışı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bunun sadece bir roman kurgusu ve okurun kurguya eşlik etmesini akıcı ve heyecanlı kılmak için abartılmış bir yöntem olduğunu, aslında gerçek hayatta böyle bir şeyin olmadığını, doğrusu olamayacağını söylemek için pek çok şeyden feragat etmek isterdim, ama gerçek maalesef öyle değil. Hatta bazen gerçek hayat bir roman kurgusundan daha karmaşık ve acımasız olabiliyor. Bu tanımlamalar en hafif ve iyimser ifadeler sanırım. Biz gene de olumlu düşünelim.

Dünyanın dört bir yanına dağılmış Ermeniler… Köklerini Anadolu’da bırakıp, yurtsuz ve sürgün yaşayan bu insanların torunları bir gün anayurtlarına dönebilecek mi sizce?
Bu konu oldukça girift. Neresinden tutulduğuna bağlı, tıpkı fili tarif eder gibi. Dünya kurulalı beri birileri birilerini sürmüş, yerinden yurdundan etmiş. Tarih “gönüllü göç” diye bir olguya tanık değildir. En hafifiyle tabiat koşulları insanı göçe tabi tutmuş. Herkes geriye dönüp “Ben aslında buradaydım, sen veya senin ataların beni yurdumdan etti” diyerek hesaplaşmaya kalkarsa işin içinden çıkılmaz. Buna en güzel örnek Yahudilerin yüzyıllar sonra anavatanlarına dönmeleridir. Döndüler de ne oldu? Bu kez Filistinliler muhacir oldular. Yahudiler mazlum bir milletken zalim bir devlete dönüştüler. Dediğim gibi bu iş girift.

Göç etmiş Ermenilerin torunları geriye hangi koşullar altında dönmek istiyorlar?
Bu sorunun cevabı önemli. Birer TC vatandaşı olarak dönmek isterlerse bunun önünde büyük bir engel olacağını düşünmüyorum, tabii ki hâlâ TC vatandaşıysalar. Bu arada TC vatandaşı Ermenilerin birer ikişer göç etmeleri bu seçeneğin cazibesini kendi içinde geçersiz kılıyor. Yok, başka türlü dönecek, birtakım ayrıcalıklar edinecekler gibi bir durum kastediliyorsa işte bakın o iş biraz zor. En azından şu an zor. 30 yıllık bir isyanın karşılığında Kürtlerin durumuna bakılırsa ne demek istediğim daha net anlaşılır sanırım.

Anadolu’da kendini Türk zanneden pek çok Ermeni yaşıyor. İnsanın kendi gerçekliğinden habersiz yaşaması ya da kimliğinden soyunmak zorunda kalması nasıl bir duygudur? Bu durumun telafisi var mı sizce?
Bana bu romanı Twitter’da iki cümleyle mesaj halinde yazın deselerdi cümlelerden birisi bu sorunuzun cevabı olurdu. “Ermeni kökenini bilmeyen, sonradan öğrenen, bununla baş edemeyen, ünlü, ünsüz pek çok insanın dramını anlatmak istiyorum” derdim. Telafisinin olup olmadığı konusundaki fikrim roman kahramanımın serencamında görülebilir.

Bir Ermeniyi Öldürmek antisemitist yaklaşımların yaşamın içerisinde ne kadar içselleştirildiğine de dikkat çekiyor. Sizce Türkiye’de antisemitist yaklaşımların boyutu nedir ve sona erecek mi?
Zor bir soru. Yok demeyi çok isterdim. Ermeniler için değil ama Yahudilerin bu akıldışı tutuma çanak tutan irili ufaklı sebepleri yaratmaları nedeniyle kızgınım. Tersinden okursak durumu, antisemitist davranışları kullanmak için yangına körükle gittikleri de oluyor derim. Ermeni diyasporasının da buna benzer tutumu olmakla birlikte, iki yanlış hiçbir zaman bir doğru etmiyor. “Yaratılanı yaratandan dolayı seven” bir anlayışın çocuklarının aklıselimi her zaman ön planda tutmaları gerektiği düşüncesindeyim.

Ararat, Türkiye ile Ermenistan’ın ağrıyan yanı… İki halkın birbirine bu kadar yakın ve bir o kadar uzak olmaları nasıl bir ironi sizce? Ağrı Dağı’nın, yani Ararat’ın gözyaşları bir gün dinecek mi?
Buenos Aires’te Ermenilerin yoğun olarak yaşadıkları bir mahalledeydik. Ermeni Koleji’nin devasa avlu duvarının sokağa bakan kısmına ünlü bir Ermeni ressam tarafından çizilmiş bir resim vardı. Resmin sağında ve solunda okulda okuyan çocukların ellerini çeşitli renklerde boya kutularına batırarak duvara bıraktıkları el ve avuç izleri vardı. Resimde ise Ani harabesi, arkasında da Ağrı (Ararat) Dağı’nın karlı zirvesi. Bu resme bakarken çekilmiş bir fotoğrafımı kitabın arka kapak resmi olarak kullanacaktık. Daha sonra vazgeçtik. Dikkat ederseniz kitabın arka kapak yazısı da bu durumu anlatmaktadır. Orada diyorum ki: “Ağrı’ya hasretle bakanlar var. Anayurtlarının mihenk taşı. Tanrı kızmış, tablosundan atıyor onları. Tutunmaya çalışıyorlar ama tuvalden akıp gidiyorlar. Ağrı’ya bakarken ağlıyorlar. Ararat deyip ağlıyorlar.” Sanırım sorunuzun cevabını bu sözler veriyor.

Anadolu’dan ayrılmak zorunda kalan Ermeniler, kendilerini ayrıldıkları şehre ait görüyorlar. Köklerinin, mezarlarının olduğu toprakları memleketleri olarak kabul ediyorlar. Bu açıdan bakamaz mı insanlar?
Buenos Aires’teki Ermeni Mezarlığı sorunuza en güzel cevabı veriyor. Mezar taşlarında İzmirliyan, Kayseriliyan, Muşluyan vb. soy isimleri yazıyor. Bir de öğlen yemeğini yemek için uğradığımız “Maraşlılar Derneği” vardı.

arifnihatdursun1 arifnihatdursun2

Empati hangi noktada devreye girmeli sizce? Yüzyıllar boyunca iç içe yaşamış bu iki ulusu mezarlıklar dışında birleştiren kesişme noktaları yok mudur?
Bir gün bir arkadaşımla birlikte Los Angeles’ta Sunset Bulvarı’nda kahve almak için girdiğimiz kafede Türkçe konuştuğumuzu duyan iki gencin bize bakarak gülüşmesini hatırlıyorum. Kurtuluş’ta oturuyormuş aileleri. Birisinin babası arkadaşımın çocukluk arkadaşı çıktı. Bu çocuklar Ermeniydi. Sımsıkı sarıldılar ayrılırken. Arkadaşım babana selam söyle dedi. Bu olay yaşanırken din ve ırkımızın ne olduğu kimsenin aklının ucundan bile geçmemişti. Bir gün Brooklyn’de 3. Cadde’deki Yunan pastanesinde hamile olan eşime baklava ikram eden yaşlı Rum kadının kırık Türkçesiyle doğacak kızımızı tebrik ederken ses tonunda “düşmanımız bir kişi daha artacak” diye bir kaygı yoktu. New Orleans’ta bindiğim taksi şoförünün Filistinli bir mülteciyken, üç ayda bir gördüğü Ürdün’deki çocuklarına nafaka temin etmek için kullandığı taksinin sahibinin Yahudi olduğunu söylerken ses tonunda nefret yoktu. Bu örnekleri çoğaltacak kadar pek çok olaya tanıklığım oldu. Bunların hepsi de ülkelerimizin binlerce kilometre uzağındaydı. Buna bakınca “Bizi bozan şey acaba bu topraklar mı?” diye düşünmeden geçemiyor insan. Fenalıklara şahit olmadın mı derseniz, oldum tabii ki, ama empatiden söz açılmışken, bunları unutmak en iyisi.

Kitabınızda Murat’a sordurduğunuz sorulardan birini size yöneltmek istiyorum: Yaşamlarının kısa bir anına tanıklık ettiğimiz insanlar hakkında karar verirken acaba film izlerken yaptığımız gibi mi davranıyoruz? Yoksa önyargılı olup peşinen bu iyidir, bu kötüdür mü diyoruz?
Eğer bu sorunuzu “Hayır, önyargılarımızı mümkün olduğunca uzakta tutmaya çalışıyoruz” diye cevaplayabilseydim, ne bu romanı yazma ihtiyacım olurdu ne de söyleyecek üç beş kelimem. Son birkaç senemi de daha farklı geçirebilirdim. Oysa öyle olmadı. Kesin inançlılığın körlüğüne ışık tutabilmek için huzursuz nöbetler geçirdim.

Güç ve zulüm ikiz kardeş midir?
İşte ikinci anahtar cümle, teşekkür ediyorum size. Twitter’a yazılacak ikinci cümle: Güç ve zulüm ikiz kardeştir. Buna bütün benliğimle iman ediyorum. İnsanoğlu dünyaya ayak basalı beri güçlü ile güçsüzün mücadelesine tanık olunmuştur. Zulmedebilmek için mutlaka güçlü olmak gerekir. Fiziki açıdan da bu böyledir, duygusal açıdan da. Muktedir iseniz, bunu kullanırsınız. Kimse sizden hesap soramaz ki. İnsanın içindeki Tanrısal iktidar hırsı, dizginlenemez bir güç kaynağıdır. İşte tam da bu noktada inanç devreye girer ve insanı dizginlemeye çabalar. Fakat Tanrı adına dizginleme görevi bir iktidar makamına dönüşür ve bir fasit dairenin içinde buluruz kendimizi. Çağlar boyunca çözüm bulunamayan bu durumu yaşlı dünyamız pek çok kez yaşadı. İskender’in Asya seferi, Haçlıların Kudüs seferleri, Osmanlı’nın batıya seyri, Avrupalı kâşiflerin müsebbibi oldukları Amerikan yerlilerinin katli. Bunların hepsinde güç ve zulüm ikilisini görürsünüz. Kulağımıza hoş gelen “fetih” sözcüğü, fethedilen ülke halkı tarafından “işgal” diye nitelendirilmiştir. Bu iş doğuda da aynıdır, batıda da. Beğenelim veya beğenmeyelim vakıa budur. Bu durum insanın doğasında var. Yukarıda bahsettiğim gibi içimizdeki Tanrısal iktidar hissi, dizginlenmesi hayli güç bir zulüm makinesi olmak için her fırsatı kollar ve kullanır. Bunlar “Tavuk mu yumurtadan çıkar, yoksa yumurta mı tavuktan?” şeklinde algılanabilir. Haksız da sayılmazsınız. Fakat gerçek de bundan farklı bir şey değil. Evet, fetih bize göre kutsalken ötekine göre katliam, sürgün, kıyım olabilir.

Tek istedikleri etnik kimliklerini ifade ederek, korkmadan yaşamak olan Ermenilerden neden bu kadar korkuluyor?
Korkuluyor mu? Sanmam. Korkusu “korkmadan yaşamak olan” kişinin “korktuğu” kişilerin kendisinden korkması düşünülemez. Nitekim bugüne kadar Ermenilerden korkan bir Türk’e rastlamadım. “Nefret eden” demek isterseniz o zaman başka. Ermenilerden nefret eden insanlara hayret dolu gözlerle baktığım çok oldu, aynı nefreti gözlerinde görebileceğim kadar çok sayıda Ermeni tanımıyorum, ama eminim onların arasında da vardır. Fakat şunu biliyorum ki Türkiye’de yaşayan Ermeniler arasında bunlardan bulmak güç bir iş.

Kitapta Tecelli, “Yıllardır bizi tetikçi gibi yetiştirdiler. Koca devlet hayali bir dev uydurmuş, sonra da bizi onla korkutmuşlar” diyor. İktidar bir süre sonra kendi yarattığı katilleri de yok etme savaşı güdüyor. Peki, bu nasıl bir çelişki?
Kitaptaki Tecelli, suyun öte yakasına geçebilmiş, daha doğrusu bu fırsatı elde edebilmiş şanslı kişi. Ben inanıyorum ki her iki taraftaki en fanatik kişiler bile önkoşulsuz suyun öbür yakasına geçebilse ve bir müddet samimi olarak vakit harcayabilse, birtakım alışverişlerde bulunabilse çok şey değişecek. Pekâlâ, bu yeterli olacak mı? Kesinlikle hayır. Halklar bir yolunu bulup anlaşabiliyor ama muktedirler için durum farklı. Elinde benzin bidonuyla dolaşmayan bir muktedir göremedim bugüne kadar. Hararetle yangın yeri aramaktalar. Ne zaman ki bidonları boşalsa o zaman da “Nobel Barış Ödülü” alıyorlar.

İlle de bir taraftan olmak zorunda mı insan? Her iki tarafa husumet etmeden duramaz mı?
Taraf olmak insanın doğasında var. Yüzde yüz objektif olmak insana uzak. Burada önemli olan tarafları ıslah etmek, bunun için çaba göstermek, riskler almak. Meydanları dolduran on binlerce insan “Hepimiz Ermeniyiz” derken, Ermeni tarafını mı güçlendirmek istiyordu yoksa kendi tarafını mı ıslah etmeye çabalıyordu? Tarafsız kalmaya çalışırken bile yüzümüzü bir tarafa çeviriyoruz.

Facebook hesabınızda “Humeyni’nin portresini törenle karşılamak ile ikonalar eşliğinde yürüyenler arasında fark var mı?” diye sormuşsunuz. Bu sorunun nedeni ne?
Bu başlı başına bir röportaj veya makale konusu olabilir. İran İslam Devrimi yapıldığında dünyadaki tüm İslamcı hareketler ister istemez yönünü İran’a çevirdi. Kuramsal olarak dile getirilen pek çok önerme ilk kez uygulama şansı bulacaktı. Yıllar geçti, gelinen nokta, Sovyet Rusyası’ndan farklı değil. Soruma gelince, İsa ve havarilerinin resimlerini sokaklarda gezdirerek, Tanrı’dan yardım isteyen veya ibadet yaptığını zannedenler ile uçaktan Humeyni’nin portresini indirip, yanına bağdaş kuran mollalar arasındaki benzerliğe dikkat çekmek istedim. Her ikisi de aynıydı: Menfezinden çıkmış, dogma ve saçma.

Türkiye ile Ermenistan arasındaki sorun diyalogla çözülebilir mi sizce? İki halk acılarıyla yüzleşip, yaraları birlikte sarmayı başarabilir mi?
Halklar arasında sorunun çözümü hiç de zor değil. Fakat resmi düzeyde bir çözümü beklemek safdillik olur. Türk nefreti üzerine politikasını kurgulamış bir Ermeni iktidarı ile bu nefreti gol atmak üzere verilmiş bir pas gibi algılayan Türk iktidarının düdüğü çalıp oyunu bitirmek isteyeceklerini düşünebilir misiniz? Bunu ummak en hafif ifadeyle safdilliktir. Ama gelecekte bu gerçekleşecekse yanılmış olmaya razıyım.

Hocalı katliamı mitinginin devlet desteği ve ırkçı söylemlerle yapılmasını ve “Hepiniz Ermenisiniz, hepiniz piçsiniz!” pankartıyla yürünmesini nasıl yorumluyorsunuz?
Hocalı’da yapılan katliamı şiddetle kınıyorum. Kan kanla yıkanmaz. O kalabalığın Hrant Dink’in ölüm yıldönümü nedeniyle meydanları dolduran insanlara karşı bir rövanş içgüdüsüyle hareket etmeye eğilimli bir psikoloji içinde olabileceklerini de göz ardı etmek istemem. Benzer manzarayı Uğur Mumcu’nun cenazesi ile Turgut Özal’ın cenazesinde gördük. Ne zeminleri aynıydı ne de gerekçeleri ama, taraf olan insan refleksiyle meydanlar doldurulmuştu. Aynı durum bence burada da söz konusu. Eşitsiz taraflardan güçlü olanı o kadar gerildi ki boşalacak mecra arıyor. Toplum psikolojisini iyi okumak gerekir. O söylemlerin dilden kalbe inmeden soğumasını ve beyne gitmeden unutulmasını temenni ediyorum.

Edebiyata ilginiz nasıl başladı?
Çocukluğumdan beri okur, yazarım. Edebiyat benim için sığındığım bir ana kucağı, barınak. Günlük hayatın bayağılığı veya acımasızlığından kurtulmak için geceleri sıcaklığıyla beni kuşatan, bulutların üstünde oynatan, Hızır’la arkadaş yapan, dünyanın en güzel peri kızıyla aşk yaşatan, ağlatan, sevindiren, ayaklarımı yerden kesen bir dünyaya ulaşmamı sağlayan bir kapı veya açılan bir pencere. Bu nedenle hayatımın her döneminde bu kapıyı aralık tuttum, bu pencerenin önünde zaman zaman oturdum. Yaşım kırkı geçince de bir ayağımı eşikten geçirip bu eşsiz dünyada zaman geçiriyorum.

Bir Ermeniyi Öldürmek / Yazar: Arif Nihat Dursun / Kapak Tasarımı: Utku Lomlu / AND Kitap / Ocak 2012 / 326 sayfa

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.