Arkaik Ortadoğu – Güncellenen Metinlerin Kurgusökümü – Hayri K. Yetik

 

“Arkaik Ortadoğu, yazar Hayri K. Yetik’in daha önceki kapsamlı çalışması olan Romantik Ortadoğu adlı kitabın devamı niteliğinde. Romantik Ortadoğu, çatışmaların, kıyımların eksik olmadığı yaralı bir coğrafyaya eğiliyordu. Arkaik Ortadoğu ise aynı coğrafyanın daha eski zamanlarına, arkaik dönemlerine uzanıyor; ama bu kez “büyük anlatılar” mercek altına alınıyor. Anlatıları oluşturan “metinler” eleştirel bir strateji uyarınca yeniden değerlendiriliyor, bu esnada yerleşik anlamlar yerlerinden ediliyor; kodlar çözülüyor, çağlar ve metinler arasındaki süreklilik ve kopuş ilişkilerine teğet geçmeyen siyasi analizler edebiyatın filtresinden geçiriliyor. Okuma sürecini zevkli hale getiren başlıca etmen, yazarın edebiyatla kurduğu ilişki zaten. Bahis Ortadoğu olduğu için “dinsel anlatılar” çalışmada ağırlıklı bir yer işgal ediyor, dinsel söylemleri ete kemiğe büründüren tarihsel anlamların, hakikat anlatılarının “soykütüğü” çıkarılıyor…” Arkaik Ortadoğu’dan bir bölüm paylaşıyoruz.

Dünya Denilen Metin

 

Öyküler adaletin her an tecelli edeceği inancını telkin ederler. Bu inanç uğruna kadınlar, erkekler ve çocuklar tarihin belli anlarında insanüstü şiddetle savaşırlar. Ve öyküler iktidarlarının yıkılışı gibi okunabildiğinden tiranlar, öyküler anlatılsın istemez.
John Berger

İster uzayın comoving uzaklığına vurulsun ister susineklerinin bir günlük ömrüyle tartılsın, her an yenilenen önsüz, sonsuz ve ansal oluştur evren. Varlık olarak atom altından evrenin sınırlarına dek bir yazılım, sonu belirsiz ve açık bir kitap gibi okunabilir. Bu benzetmenin akla getirebileceği yerleşik takiyyenin teleolojik Levh-i Mahfuz’u ise yazılmış, olmuş bitmiş bir senaryodur; yönetmenlik hakkı ne peygamberine, ne topluma ne de doğaya tanınmıştır. Tanrı tarafından yazılmış, onanmış, oynanmakta ve ona göre sonlanacaktır.

Logosentrik (sözmerkezci) Batı metafiziğinin de kaynağı olan Ortadoğu tasavvurunu biçimlemiş bu imgenin değeri, “varlığı” bu evde betimleme, insanı burada tutma gücüne bağlıdır. İslami terminolojideki adıyla bu, “i’câz” denilen kanon olup değiştirilemez, ancak ona methiyelerle öykünülerek güncellenebilir. Gerekçesi de Tanrı gerçeği hikâyelerle anlatır dendiği üzere yazarının Tanrı olmasıdır. Bu nedenle arkaik ve klasik Ortadoğu’da kişisel iradeye inisiyatif tanınmamıştır. Kişisel karakter de dahil kabullenilemez, dışarısı baştan çıkma, “küfür” sayılır.

Levh-i Mahfuz’un modern biçimi olarak “büyük ulusal anlatı” denilen tarih yazılımları, ulus ve ulusdevletin inşası dışındaki tasavvurları da esinlendirir. Jung’un ortak bilinçaltının arketipleri saydığı mitler de burada işlev yüklenir. Bir başka deyişle mitler de yeniden işe koşulur. “Zamanın anlatı aracılığıyla yeniden şekillenmesi” Paul Ricœur’ün dediği gibi hayatımızı, “anlattığımız gerçeğe uygun yahut kurgusal hikâyelerin hepsinin sonucu kılar” ama nesne olarak bu öyküler, öznesi/yazarı tarafından değiştirilebilir de. Demek ki görece özerk metinler, aynı zamanda nesne olmaktan özne olmaya geçişin potansiyelini içinde barındırır.

Yazarlarının değiştirildiği, yerini insana ve ulusa bıraktığı söylenmiş olsa da hiza ve mesafesi buna göre belirlenmiştir. Zorunluluk gibi olası rastlantıların da rolünü yoksaymaya varan Levh-i Mahfuz tasavvuru fazla iradeci olmaktan başka olageldiği gibi dünya yadsıyıcı imgeye, kültür karşıtlığına, kinizme, nihilizme, yol açar. Tarihin böylece tanımlanması “Allah’ın dediği olur”la başlayan teslimiyete “Bırakınız yapsınlar, Bırakınız geçsinler” diyen liberallerinkine veya toplumsal olguları da şartlı refleksle açıklayan “Her şey olacağına varır” savsözünde ifadesini bulan erekselci pozitivizme, bir başka deyişle sorumluluğu savuşturmaya dönüşebilir.

Bu bağlamda okur/yazar bakışımlı iki ayna gibi düşünülecek olursa; konuşan ve algılayan, bir başka deyişle olgu ve yansıma sık sık karışabilir, karıştırılabilir. Aynı zamanda bu nedenle söz konusu metin her okur için yeterince açık değildir. Bu gibi durumlarda nerede eksiltili geliyor ya da olgu ona nerede bol, anlamak ve müdahalede bulunmak üzere alegorinin dışına çıkıp dünyanın hikâyesini “gerçek metinleri”nden okuyacak ya da metinlerin gerçeklik katmanına inecek olursak, bildik tarihin içinden ve dışından başka bir tarihe varabiliriz.

Elimizdeki, özellikle arkaik çağalara ait metinler sınırlı ama Derrida gibi différans denilen metin boşluklarından yararlanarak veya tersine çevirip olumsal okumalar yapabiliriz. Bu yöntemle edebi olmayanları da dahil metinlerdeki görüngülerin, metaforların, gösteren gösterilen yönseme, tutum ve akımların evrimi öteki tarihin, başka tasavvurların kapısını açabilir.

Toplumsal değişimleri bilinçli deneyimden çok bilinçdışına bağlayanların; insanı günahkâr ve küfre eğilimli olduğu için ıslahını zorunlu gören dinsel tasavvurun, erekselci, iradeci ve davranış psikolojisinin, özü bakımından evrimci, ilerlemeci “büyük anlatılar”ın ve önceliği alımlama/anlamlandırma ediminin kendisine veren fenomenolojik yöntemin, onlara eklemlenen retoriğin itibar kaybı, bu öteki tarihini bir seçenek durumuna getirir.

Distopyalara göre asıl mesele bunları da “Sözün Düşüşü”nü de sorun olmaktan çıkaracak boyutlarda türümüzü kültürel intihara sürükleyen endüstriyel kapitalizm ve götürmekte olduğu tekno-toplumdur. “Duyguötesi toplum”a, “postinsan”a doğru evrilmekte olan teknoekonominin ve biyo-politikaların iktidar biçimleri biyo-iktidar ve panoptikon yapılanmaları, bilişim ve bildirişim teknolojileriyle egemenlik stratejilerini sil baştan kurgulayacak. Üzerimizde polis denetimi olmayacak ama özgürlük sandığımızın görünmez dizginleri olacak. “Yeni teknolojilerin gerçeğe gerçekten son vermeye başladığı, düşüncenin gerçekliği sürdürme direncine karşın sanal olan, gerçeği sonlandırma uğraşı” da bu sürecin bir yüzü. Baudrillard’a bakılırsa, daha şimdiden “gerçek geri dönmemek üzere kaybolmuş” onun yerine çağdaş bir hastalık olarak adlandırdığı “gerçeğin üretimi ve yeniden üretimi” ikame edilmekte. Dolayısıyla “maddi’ üretimin kendisi bile günümüzde hipergerçek bir şeydir.

Buradan geleceğe açılan yollardan birine göre: Stoacı, Orpheusçu veya eskatolojik kabullerle onlara uymaya devam edip koyvereceğiz kendimizi Golemleşen teknolojinin yarattığı hazlar bahçesi gibi bizi cezp eden Disneylandlaşmış hayatın kollarına nereye götürecekse, beynimizin bilgisayarlarca ele geçirilmesine, robotlaştıran akıntıya, mutluluğu da mutsuzluğu da hissetmeyen biyo-robot, mutant ya da hibrit durumuna getirmesine. Diğerine göre: Çözüm özünde Aristocu bir ölçülülük ve Melameti meşrebini güncelleyerek, kısacası sâde yaşantıyla hazcı doğamızın müsrifliğine ve endüstriyel kapitalizme karşı dünyanın öteki varlıklarla birlikte habitatımız olduğu, ancak birlikte varolabileceğimiz bilincine sarılıp direnmek.

Bataille’in betimlemesiyle önümüzde, “şiddetli zevkin, dehşetin ve ölümün perspektifi –tam anlamıyla şiirin perspektifi– ve karşıt yönde bilimin veya faydalılığın gerçek dünyasının perspektifi” var; birincisinin baştan çıkarıcı albenisine karşı koymak, çeşitli anlamlar yüklediğimiz hakikatin üzerimizdeki hakları denen caydırıcı söylemlerle yüzyıllarca denendi, yine de tüketerek varoluşunu ancak duyumsayabilen bireyler çağına geldik.

İleri sürüldüğü üzere 4G teknolojisi ile insanın düşünmeyi unutacağı bir sürece girmişsek, kitap e-kitaba, vücudumuz dokunmatik bir ekrana, e-kitap markup language’a ya da iletişim empati/telepati biçiminde anlamın aktarımına dönüşecekse, post insan öngörüsü gerçekleşebilir. Teknolojinin bu aşamasında bile bilim ile sihirbazı, Baudrillard’ın kavramsallaştırmasıyla gerçek ile düşlemi, bir başka deyişle dışarısını ve içerisini karıştırmaya başladık bile.

Yaşantı giderek artan eskatolojik fantastik kurmacaların da tanıklık edebileceği gibi şimdiden fantastik kurguyu andırdığına göre bu olasıdır.

Bunu destekleyen olgulardan biri, Thomas Mathiesen’nin bilgisayar programlarının “yüzeyinin altında internet kullanımına ilişkin keşfedilmemiş gözetim pratikleri” olduğu savı. Kapsama alanında ve Lyon’un yorumuyla İHA, GSM, kredi kartı ve en önemlisi, yaygınlaşan kimlik taraması vb elektronik aletlerle desteklenen “akışkan modernite” koşullarında, herkes gibi davranarak herkesten farklı olduğu kanısı, kaydedilmekle görüldüğü ve böylece varolduğu yanılsaması içinde tüketicilerin mutluluk alanı olarak içe kapanmalarının artık bağımlılık halini almasıdır.”

El yazısı neredeyse kullanılmaz duruma geldi, Bradbury’nin Fahreinheit 451 romanının kara ütopyasındaki gibi kitaplar yakılmıyor ama kullanışsız bulunuyor. Orwell’ın 1984 romanındaki kurgusal boyutlara varmamış olsa bile Agamben’nin dediği gibi “meydanları ve caddeleri gözetleme kameralarıyla denetlenen bir şehir artık kamusal bir yer değil, bir hapishane”, yani yine onun deyimiyle “istisna kural halini” almışsa bütün verileri paranteze alıp yeni bir felsefeyle işe koyulmanın zamanı gelmiş demektir.

Bulunduğumuz bu ara yerden bakınca, uygarlık sandığımız tablo değil aynaymış; bakıp gördüğümüz vahşi ve giderek daha korkunç geliyor bize. Bu duyarlığı başından beri vardı insanlığımızın ancak, uygarlığımızın ilk adımı, ilk ürün tasarımımızın yasası, ondan da önemlisi özsavunma duygumuz bu doğamızı bastırmayı buyuruyordu. İdeolojilerin ereği, bu yolun fetişizme varacağını geçen yüzyıla kadar bilemiyorduk.

İlk ürün tasarımımız gibi sözlü anlatımı da var ve insanı insan eden aktarma yeteneği ve dil edincinin “okuryazarlık” hegemonyası tarafından kullanılması bugün de sürecin tetikleyicilerinden biridir. İdeografi, hiyeroglif gibi fonetik yazı da iki boyutluluğuna ve simgeselliğine karşın kendi olarak, yani gösteren etkisi ve işleviyle yazınsal veya görsel estetik bir değer olarak orada yerli yerindedir. Çünkü sözmerkezci metafiziğin mantığınca hem dil, hem düşünce hem de söz varlığı olarak logos, tarihin yazıcısı olmak üzere varoluşun öncesine kadar götürülür, mantığın ve adaletin temeli yapılarak kutsallık atfedilip görselliği de aşkınlaştırılır.

Temeli buralarda atılan egemen retoriğin dil örüntüsü tıpkı bir saray gibi, bir açıdan Olimpus gibi hem muhkem hem zarif inşa edilmiş. Tanrı değilse de kutsallık halesine sahip sakinlerinin imgesi dışarıdakilerin hayalini kuşattığı için ona ait olmayı içinde olmakla eş sanmaktalar. Sanı gerçek yerine konup kanıksandığı için de kanonik bu mimari dehasının içinde oturanlar ya da kendini oraya ait sananlar, kavram ve göstergelerini içselleştirmekte, dil oyunlarına katılmakta, retoriğini korumaktalar.

“Dilinde içkin sistemin mantığı” dışına, başka bir deyişle mahsur kaldığımız bu “dil evinden” çıkmadan yeni bir dünya tasavvuru da kendisi de olanaklı değil. Dilin yapısı dünyanın yapısını yansıttığı ve bu yapı çokça retoriksel olduğu için öncellikli bir edimsellik olarak çözümlemesi/kurgusökümü bizi bekliyor demektir.

Dünyanın bir metin olarak tasarlanması/algılanması gibi metinler de tek tek veya birlikte kutsal veya değil fenomenal bir dünyaysa, yazısını çözmek tümdengelimci biçimde bizi insanın ve yaşantının hakikatini bulmaya doğru –nasıl bir anlam ve işlev bekliyorsak, her neyse– bir keşif yolculuğuna sürükleyebilir. Yarar umarak, hurufiliğin ve hermenötiğin paranoid yorumlarına sapmadan “Eğer evren bir sözcükse Tanrı onun anlamıdır” savsözünde ifadesini bulan Ortadoğu sözmerkezciliğinin çözümlemesine doğru yola koyulabiliriz. Açıkçası, aşkınlaştırılmasına ilişkin Holbrook’un yorumu ya da İbni Arabî’nin her an yenilenen Tanrı tecellisi, yani İslami sözmerkezciliğin sır örüntüsüne karşı “sır olmadığını” kanıtlamak üzere anlatı ormanına dalınabilir.

Bu kalkışmada “metnin anlamlarını parlatıp çoğaltan metnin altındaki boşluğu” deşifre edeyim derken akıntıya kapılmamak için söz oyunlarına karşı bağışıklık kazanmış olmak gerekir. Tanrı kavramıyla gösteren arasındaki yer değiştirme biçiminde yansıyan yanılsama ise söz oyunlarından daha kandırıcıdır. Genel geçer kutsallaştırmalarda kutsallık kavramdan göstergeye kayarken bazen tersi olur. Bazen de önemsenen nesne veya kavram dinle ilgili olmadığı halde kutsallaştırılmış olabilir. Süreç içinde ve sonucunda Vincent Mosko’nun dikkat çektiği üzere tektanrı inancıyla başlayan “aşkınlık hevesi” ve “nihai huzur” beklentisinin yerinden edilmesi, teleolojik Tanrı mitinin “paraya dönüşmesi” ve pozitivist Aydınlanma’nın mitik kahramanı “akıl”ın yıkılmasının, teizm yerine konan hümanizmin de artık beklentileri karşılayamamasının sonucu insan, olası nevrotik hezeyanlara karşı uyuşmak için “dijital yüce”sini kutsalı yerine koyabilir.

Bu arada şu olasılığı yerli yerine koymalıyız: Biz, teknolojik gelişmelerin ve biyo-politikaların önünü keselim diye çabalarken yazıyı sonuna kadar kullanmış olan onto-teolojik ve liberal hümanist sözmerkezcilik, büyük anlatıların kırığını döküğünü onarmış, cephe boyasını parlatmış, yeniden üretimleri de dahil artık işlevini tamamlamış bir vernik kutusu gibi onu bir kenara bırakmış görevini biyo-iktidara veya panoptikona devretmiş olabileceği gibi böylece distopyalara takılıp kalmak muhalefet mevzisini edilgenleştirmeyi amaçlayan iktidar oyunu da olabilir. Eğer tekno-toplum kaçınılmaz bir sonsa, insan doğası insanın eşref-i mahluk sayılması gibi bir hüsn-i kuruntuysa bu çabanın hiçbir önemi kalmayacaktır gitmekte olduğumuz o gelecekte.

Ancak durum bu kadar kötü sayılmaz, henüz vakit var. Biyo-robotların, hibritlerin, mutantların, Golemlerin denetimine girmiş değiliz; duygu ötesi yolunda, postinsan rotasında olsak da yolumuzu değiştirebilecek olanaklara sahibiz. Ulus Baker’in ironik deyişiyle “kirli aile oyunlarına ve başkalarının düşlerine yakalanmadan” Kral Yolu’ndan saptığımız patikalarda önceki okumaları ve bildik retoriği kurgusökümüne uğratıp “dilin gerçekliği bütünüyle yansıttığı” görüşünün dışına çıkarak, dilin “ne”liğini ve söylemeden söylemiş gibi yaptıklarını ortaya çıkarabiliriz.

Otoritesini yeniden yapılandıracak gibi görünse de en azından geçiş sürecinde olası tekno-toplumun temellerine geleneksel iktidar retoriği katılacaktır. “Belleğin zorbalığı”, “geçmişin ezeli iktidarı” dil edinci-dil edimi ve ritüellerle inşa edilip sürdürmüş bu otistik hal, bir başka deyişle metinsel otizm ve retorik işlevini kaybetmiş değil. Bildirişim/iletişim aracımız sözellik, tümden elimine edilmemiştir. Hem iktidar hem muhalefet için, başka bir deyişle söz konusu tekno-toplum için de onlara karşı koymak için de işlevselliğini korumakta.

Ona karşı caydırıcı olmasa da oyalayıcı olabilecek direnci gösterecek bu çalışmadaki “öteki” ise tabir-i caizse sanatsal felsefenin sanat siyaseti, anlam olarak olgunlaşmamış vicdanı oluşturma edimi, bir başka deyişle sanatsal yaratma etkinliği anlamında kullanılacak ironik takiye ya da poetika olarak adlandıracağımız biçimiyle mevzilenebilir.

Politikadan ve retoriğinden özgürleşip gerçeği bilme ısrarı, ister tarihi yapan olsun ister yazan, insan, yaşadıklarını öyküleştiren, uydurduğu öykülere göre yaşayan bir varlık olarak anlatının büyüsünden büyüsünün anlatısına geçince ortaya çıkan yanılsama halinin yerinden edilmesi, gerçeği görmesi bir başka gözlüğü gerektirir. Minör diyebileceğimiz bir dille yaratılmış edebiyat, bu gözlüğün olanaklarından biridir.

Cevabı Tanrı’ya havale etmeden ama, pozitivizmin hazırcevaplarına da takılmadan; tarihin hakikatinin soruda olduğu varsayımından yola koyulup insanlık, eşdeyişle “insanlaşma” anlatılarının en başına dönerek bildik sorularla başlanabilir öngördüğümüz okumaya.

Sınıf çatışması üzerine kurgulanmış ve evrime dayalı Marksist toplum kuramının imlediği özel mülkiyet sultası bütün kötülüklerin anası ya da devletin icadının nedeni midir gerçekten? Teoloji olmasaydı, insan ve tarih daha mı kötü olurdu? Uygarlık olmayabilir miydi? Uygarlık olmasa daha iyi olmaz mıydı? Ortadoğu iç dinamikleri çökertilmeyip de kendi potansiyeline kapansaydı, bu değeri de içerecek biçimde farklı bir tarih oluşabilir miydi?

Havva ile Âdem nülerindeki yaprak onların hicabı mıdır yoksa fallogosentrik ahlaksızlığımızı mı örter? Havva’nın Âdem’in kaburga kemiğinden yaratıldığı mitinin Lilith’in yerine ikame edilmesi, Lilith’in Âdem gibi topraktan yaratılmışlığı, dolayısıyla eşiti sayılmasının ve Şamhat’ın Gılgamış’ı kadınca eğitimden geçirme cüretinin bedeli midir anlatılar bombardımanı arasında görünmez kılınmaları?

Adaleti, yardımcıları Erinys’lerin öncesiz-sonrasız oluş sürecinin logostaki yerine koyacağına güvenmeli miyiz, su gediğini bulur mu, yerinden çıkarılmış taş yerine oturacak mı, otursa da eskisi gibi olur mu? Adalet, karar-verilemez bir şey mi, bir yanılsama mı, bir aşkınlık mı? Saf adalet yok da hukuk onu varsayarak ve istismar ederek şiddete mi dönüştürür? Adalet de edimsel mi, adaletin de metinden ötesi yok mu?

Bunların yanında Mısır piramit duvarlarında Nubyalıları siyah ve öteki olarak adlandıran satırları, yönetenlerin sofrası için yazının okuryazarlık örüntüsüyle o günden bugüne devam ettirilen yönetilenleri kuşatan örümcek ağlarına ilişkin bir bellek tazelemesi mi yoksa bir itiraz mı sayacağız?

İsmail’in, babasının bıçağından kurtulma miti, Musa’nın Mısır’dan kaçışını anlatan ayetler, “Mısır yığınlarını ölçen zimmetine geçiriyor. Başkası için dolduran onun malını çalıyor. Kanunlara göre hükmetmesi gereken soygunu emrediyor” diye soran Antik Mısırlı yazarın “yetimin zengine yem olmaması, dulun güçlüye yem olmaması, bir şekeli olanın bir minası olana yem olmaması” serzenişi, adalet vaat eden Ur-Nammu’nun taahhütnamesi, “Güneş Şarkısı”yla adaletli bir dünya öneren Akhenaton’un (IV. Amenofis) bildirgesi, Gılgamış’ın öldürmek üzere ölümü arayışı, daha spesifik bir örnek olarak Lagaş/Urukagina yazıtlarında amargi/azad olmak kavramının kullanılması vb beş bin yıldır yanıtlanamadıkları için mi yanıtlanmaz oldukları için mi sorunsalı durumundalar insanlığımızın?

Sosyalizmin gündemden çıkarıldığı, dolayısıyla mecbur kılındığımız seçeneklerle işe koyulsak, kitle iletişim araçlarının demokrasiyi istismarı önlenebilir mi, cezalandırmalarda hem insani hem de kamu vicdanını tatmin edecek adaletin tecellisi imkânı bulunabilir mi; Descartes, Kant, Marx, Levinas, Lacan ve Heidegger’in de atladıkları anlaşılan fallogoscentrik, etobur, savaşan, idam eden, Yahudi, Hıristiyan, Müslüman bir algı ve hukuk tasavvuru içinde, “hesapçı teknoloji”nin yarattığı panoptikona karşı, doğa hakkı ve başka canlılar şöyle dursun, bireysel özgürlük nasıl korunacak, israf demokrasi içinde önlenebilir mi, bir koruma denetimi olmadan insan hakları sağlanabilir mi, borsada ve piyasada istedikleri gibi at oynatan bankalar ve şirketler nasıl denetlenecek, etnik, dinsel ve dilsel cemaatler hem ayrımcı olmadan hem de üyelerinin özgürlüğünü kısmadan varolabilirler mi, özürlüler, çocuklar, yaşlılar ve hasta hakları, doğa ve hayvan hakları nasıl korunacak, ulusdevletin yerini şirketler mi yeni yönetişim sistemleri mi alacak gibi daha net sorular da sorulabilir.

Her ne iseler, çok eskilere dayanıyor bu sorular ama eskimiş değiller. Onları defalarca yanıtlamaya çalıştık; şimdi insanlık anlatısının “özne”liğini kaybetmek üzere olan kahramanının “postinsan” olasılığına doğru başkalaşımı görünüyorken, yeniden dilimize geliyorlar. Çünkü yanıtlamaya çalışanların hep ağzı kapatıldı, onun yerine bugünkü gibi güncellenen retoriğin yanıtları dolaşıma sokuldu. Retorik güncellendiği için, soruları da güncelleyerek insan/yazı uygarlığı matrisinin dışından sormak, Ortadoğu’dan ve kökenden başlamak belki yanıta götürmüş olmaz ama, ne olup bittiğini anlamamızı, kaybolduğumuz yeri görmemizi sağlayabilir.

İnsanın kendini insan olmayana göre tanımlaması ve vardığımız insan olmayandan dönüş olanaksız. Bilim ve teknolojiye yarattığı sorunların çaresini bulması için daha sıkı sarılmalıyız. Teknoloji karşısında “derin ekoloji”nin önerdiği israftan kaçınarak “sade yaşam”ı savunan doğadan yana insan kaybediyor. İnsan, Tanrı’yı yaratıp öldürdüğü gibi onun yerine koyduğu kendini de öldürüyor. Neandertaller veya homosapiens öncesinde dünya neydiyse, yine o olabilir gibi bir teknoloji savunusu olabilir.

Ancak bu felaket tellallığı haklı olsa bile, bu akıntıya kapılmayacağız. Arketiplere ve ortak bilinçdışının baskısına yenilmeyen, liberal hovardalığın, yapısalcı “sorumsuz özne kendiliğindenliğinin” ve modern ilerlemecilik dışında insanlığımızın ve doğanın korunduğu dünyevi bir yarınımız olması gerekiyor. İnsan olarak yarattığı iyilikler ve güzellikler yanında doğayı değiştiren bir varlık olarak bütün bu sonuçlardan da sorumludur insan.

Bu, insanı doğadan ayırmak, ona özel bir doğa yüklemek olmayacaktır. “İnsan doğası” çok tartışılmış, son bulmayacak bir konudur kuşkusuz; ancak doğadan bir sapma veya Tanrı’nın özel yaratığı, her neyse uygarlık dediğimiz bir şey yaratmıştır bu varlık. Dünya üzerindeki kültür onun eseridir. Dolayısıyla gönderge alacağımız paradigma “hangi insan” sorusunu göreceli ve geçici de olsa bundan yana yanıtlayabilmelidir.

Yaklaşık beş bin yıldır entelektüel disiplinlerin tanımlayarak gerçekleştirmeye çalıştığı insan modelini biçimlendirip oluşturmaya, korumaya mı çalışacağız yoksa başkalaşımından yana mı olacağız? Dinlerin tamamlanmış, durağan dünya tasarımı ve Tanrı’nın yarattığı insan paradigmasından vazgeçmesi varoluşunu yadsıması olur; o cephe daha şimdiden, tüp bebek, kök hücre, organ nakli, ötenazi, kürtaj ve klonlama vb bilimsel buluşlara karşı çıktıkları gibi mutlaklık algıları içinde buna da karşı çıkacaklar… İlerlemeyi, değişimi dönüşümü temel paradigma olarak gören materyalist, laik, liberal, özgürlükçü tasavvurların hem olası bu geleceği hem de kendi niyetlerini, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar üretilmiş eskatolojik, ütopik ve apokaliptik metinleri de katarak sorgulamaları gerekecek. Emeğin ve işçi sınıfının da değişen uygarlıkla birlikte değişiyor olması, bu sorgulamayı kaçınılmaz kıldığı gibi yeni paradigmalarla yeni toplum projesi dayatacaktır. Bütün bunların üstesinden gelebilmek için aklımızla geldiğimiz buradan çıkışı gösterecek yeni ama kendini de sorgulayabilen diyalektik bir akla gereksinim var?

Gelecek de bir gün gelecek kuşkusuz; göründüğü kadar uzakta olmadığı teknolojinin büyük bir hızla ilerlemesine ve daha on yıl önce olanaksızmış gibi görünen birçok şeyin gerçekleştirilip hayatımıza girdiğine bakılırsa, çok yakında ama o başkalaşım bugünün insanlarının ömrü içinde gerçekleşebilir gibi görünmüyor.

İyi veya kötü o zamana kadar insanlar, biricik hayatlarını savaşsız, sömürüsüz ve özgürlük içinde yaşamak istiyorlar. Kısacası bu daha acil ve çözümü bekleniyor. O başka insanın eşiğindeysek bile beş bin yıl önceden uzanıp gelen sorunlarla cebelleşmekte, tabir-i caizse bildik insanlığın harddiskini kullanmaktayız daha. Harddiski çözümlemek, yani iktidar retoriğinin kurgusunu doğru okumak bu durumda güncelliğini ve yaşamsallığını koruyor. Bu, dinsel veya ulusal büyük anlatılara bağlı genel bir durum; ancak siyasal İslam’ın soykütüğü ve kökene dönüş takıntısı, İslam okuryazarlığı da diyebileceğimiz, yerleşik takiyye ve Arap söylemselliğiyle “turâth”, el altından beslendiği ve desteklendiği veya halkın bilinçaltından çıkıp bugününü belirlediği, mit motoriği, kültürel ve iletişimsel bellek olarak işlevsel olabildiği için Ortadoğu’yu geriye çekiyor, geri sorunlarla boğuşmasına yol açıyor.

“Toplumun kendi kendini belirleyebilme gücünü yitirmesine yol açan uyum yoksunluğu” Toynbee’nin dediği gibi “uygarlıkların çöküş nedeni”dir ama aynı zamanda ikileme, ikilemde bir derede tutar. Kuşkusuz sorunlarını kendi iç dinamikleriyle aşabilecek potansiyeli var Ortadoğu’nun; ancak özelde silah tacirlerinin, genelde emperyalist yönetmenlerin kurguladığı durumda rol alan aktörleri dolayısıyla gerçeğini dikkatlerden kaçırmak için yaratılmış hayali düşmanlarla oyalanmakta, enerjisini oraya harcamakta. Kendini bundan alabilmesiyse zor.

Geçtiğimiz süreçte çoğunun başında kral veya totaliter liderler bulunan Arap hükümetlerine karşı “Arap Baharı/Yasemin Devrimi”nin ardından El Nusra, Hamas, Hizbullah, Taliban, El Kaide, DAİŞ (Irak Şam İslam Devleti) vb İslamcı fanatikler ile Batı’da gelişen İslamofobi tepkilerinin bakışımlı tepkimesine ve arkalarındaki emperyalist kışkırtmalara bakarak fundamentalizmler çatışması bir süre daha gündemini işgal edecek gibi görünüyor.

Çünkü şiddet, şiddeti doğurur ve intikam, kördöğüşüne dönüşür burada. Ayrıca ve ne yazık ki, Ortadoğu, şiddeti destekleyen böyle bir belleğe sahiptir. Adı geçen örgütler vb dinlerin özsel hakikatine ters biçimde şiddeti kutsayan eylemlikleri kadar olmasa bile, bildik dinlerin dayandıkları tinsel ilke olarak hakikatin yanında bir de yaratıp mücadele ettikleri böyle hayali bir karşıtla savaşım içinde yapılanmışlardır. Tehdit edici düşman taze kan demek, sürekli gerilim ve heyecan yaratarak bağlılık duygularını diri tutmakta, her olay intikamcı Tanrı’ya göre yorumlanarak çelişkileri ört bas edilmekte.

Kendi Tanrı’sından yüz çevirip ayartıldığı dinin Tanrı’sına gönül bağlayanlara ilişkin Tevrat kaynaklı, Othmar Keel’in saptadığı gibi aslında Asur otoritesinin kalkmasıyla başlayan boşluğu doldurma gereksinmesinin ortaya çıkardığı bu kan dökücü Tanrı, başka din, mezhep/Tanrı olmadığı zaman da yorum farklılığını küfür ilan edip onunla savaşa tutuşmanın göndergesi edinilir. Bazen din dediğimiz biçimde olguların özüne ve algılayanın belleğine sızmış bir yapı özelliği gösterir bu.

Kendi masumiyeti ve meşruiyeti içinde din, “mış gibi” bir saymacaya dayanıyor kuşkusuz, bu saymacayı kullanıyor ama ondan önce ve önemlisi, insanın en büyük sorunsalı, kötü kader ve ölüme yanılsama da olsa çözüm bulmuş gibi inandırıcı olabilmesidir. Walter Benjamin’in önerdiği materyalist teoloji ya da materyalizm için teoloji, Feuerbach’ın deizm karşıtı ateizmi, Ali Şeriati’nin eşitlik değerini kattığı İslam’ı, Auguste Comte’un “insanlık dini’ veya Latin Amerika’nın “kurtuluş teolojisi” vb sürümleri insanı da evreni de gerçeğiyle tanımlanmakta, öylece konumlandırmaktadırlar, dolayısıyla yerleşik takiyyenin yerini alamazlar; o, insanın dünya üzerindeki yerini olumsuzlama üzerinden belirlemiştir. Böylece bilinçaltına yer etmiştir.

Buralara girip çıkarken inancın şahsi ve muhterem olduğu ilkesinden şaşmamalı; pragmatik ve epistemolojik değerlendirmenin, Edward Said’in Ortadoğu’yu anlamak için siyasetin dışına çıkma, bölgeye edebiyatın ve dilin penceresinden bakma önerisini de dikkate almış olarak felsefeyle edebiyatın sınırlarını aşmamak gerektiği kanısındayım. Bu konuda “Edebiyat her şeyi söylemeye izin veren ilksel haktır ve büyük avantajı aynı zamanda hem siyasi hem demokratik hem de felsefi bir işlem olması, insana genellikle bastırılmış soruları sorma imkânı sağlamasıdır” diyen Derrida ve felsefe ile şiiri iç içe geçirmiş olan hikemiyat ve rindâne gazel şairleri gibi düşünüyorum.

Sokrat sonrasında şairle filozofun, eşdeyişle edebiyatla felsefenin ayrışmasıyla bağımsız bir disiplin haline gelen felsefenin İmam Gazali’nin azizliğine uğrayıp İslami döneminde Ortadoğu’nun sürdürülemeyişi, bir kanaldan tasavvuf mistisizmine ve yeniden edebiyata gömülmesi, yitirildiği yerde aranmasını çekici kılıyor. Aynı zamanda yazınsal uylaşımın penceresinden bakıp turâth gibi tarihinin de hatta biliş ve alımlamasının bile kurgusal olduğu için kod odaklı ve bağlam odaklı yapı çözümlemesini, kurgusökümünü…

Bu, deneyimlendiği zaman görülecektir ki, i’câzın sonuçları bakımından Kur’an, Müslümanların tarihinin yalnızca güdümü değil, aynı zamanda gerçek anlamda güdücüsüdür. Ana akım İslam’ı ve ortodoksisi içinde de bir katalizör gibi seyreden, olayın epistemolojik statüsüyle ontolojik statüsünü karıştıran, yani teoloji ile ontolojiyi özdeşleştiren, mevcudu unutup varlığın kaynağı olarak Tanrı’yı gören tasavvuf yorumu, okumalar içinde en etkililerinden biridir.

Yorumlarını “Kitapta biz hiçbir şeyi eksik bırakmadık” ve “İyilerin yazısı ‘illiyyûn’dadır. İlliyyûn’un ne olduğunu sen ne bileceksin. O, yazılmış bir kitaptır” ayetine dayandıran İbn Arabî’nin, Allah’ı her tecellinin ardında ve dünya denilen bu kitabın görünmez yazarı olarak görmesi, bir başka deyişle Allah’ın zuhurunda zatını gizli tutması misali metnin gerçek anlamının ele gelmezliği gibi yazarın da ortadan kaybolmuşluğuna ilişkin edimselliği ise bir başka boyutu meselenin. “Sessizliğe gömülüp susmuşsa Tanrı”, Vila-Matas’ın dediği gibi “dünyanın tüm piyanolarını duysa da o bir ret yazarıdır ve bu nedenle her yere nüfuz edebilir.”

Onun için ontoloji teolojiden kurtulmadıkça Tanrı psişesi insan, varlığın gerçeğini farkedemez, özneliğini kazanamaz, kendini bulamaz, okur olarak bile özneleşemez. Ancak Saussure’nin terimiyle parole, yani “farklı söz”ü her yazarın arzu olarak hissetmesi bir varoluş koşuludur. Ve bu gerçeği anlatabilmenin olanağıdır. Geriye iyi yazarların bindiği atı iyi kullanan sürücüler olarak hem onu yönlendirmesi hem kendisinin yönlenmesi kalır. Elbette biz okurlar için de geçerlidir bu önerme. Moderniteyle birlikte pozitivist, materyalist, radikal söyleme evrilmiş ortodoks, ortopraksist, heterodoks; eşdeyişle dünyevi, pragmatist ve aykırı katmanları olmakla birlikte böyle bir pasajı hep olmuştur dünya denilen bu çok katmanlı metnin.

Modern zamanlarında başka coğrafyalarla kıyaslanacak olursa daha ayırdedilir biçimde “Ortadoğu” diye sıfatlandırılmış olması coğrafyanın kendiliğinin değil, dünyanın Batılılaştırılmasının, eşdeyişle oryantalist söylemdeki imajının göstergesidir. İmgeye bakılırsa belirlenendir hep ama tümüyle böyle olduğu, dünya politikalarının biçimlenmesinde etkili olmadığı söylenemez çünkü özünde etki tepki bir sözde özne halidir.

Bu önermeyi doğrulayacak biçimde nereye bakarsa baksın Batı’nın oryantalist politikaları “Ortadoğu”sundan hiçbir zaman bağımsız olmamıştır. Bu, ne Osmanlı’nın onu kuzeye sıkıştırdığında değişti, ne XIX. yüzyılda, ne Birinci Dünya Savaşı’nda ne de İkinci Dünya Savaşı yıllarında… “Soğuk Savaş” döneminde de olduğu gibi sürdürüldü. Çünkü Jovel Koel’in dediği gibi “Batı’nın büyümesi zorunlu olarak petrolün en stratejik biçimde konumlandığı topraklar üzerindeki sömürü ve denetiminin artmasıyla doğru orantılıdır.”

Şimdi, kimilerinin mantığını da ortaya koyarak ileri sürdüklerine bakılırsa, günümüz Ortadoğu’sunun düzeltisi Washington’da gerçekleştirilerek gizlemeye gerek duyulmadan baskıya sokulmuş ve sürümü yapılmış bulunuyor. Çünkü iletişim ve ulaşım olanakları “tekno-ekonominin” de küresel bir genişlik edinmesini zorunlu kılıyor. Ona koşut ona göre politikalarla Ortadoğu bölgesellikten çıkmış evrensel bir insanlık trajedisi durumuna getirilmiş; hedonistlerle zelodyenlerin, bir başka biçimde simgeleyecek olursak sadistlerle mazoşitlerin fantastik zina odası olmuş. Bazen bir feeriyi andıran bu sahnede zalim-mazlum ikilemi ve din davası taşına toprağına, insanların genlerine işlemiş gibi geliyor insana. Kin tohumları öç duygularını besleyip şiddet kışkırtıyor. Bileşenleri kördüğüme, çelişkiler kördöğüşüne dönüşmüş; hangisine dokunsanız bir açmaza düşüyorsunuz. Ne yapsanız, yaptığınız Batı-Doğu uygarlık ayrımcılığının kurmaca olduğunu ortaya koyacak, bir uygarlık eleştirisi olacak ama çokça inanç karşıtlığıymış gibi alınganlığa yol açacaktır.

Böyle bir sıkışmışlık içinde ve ince bir çizgide yorumda bulunulduğu için hoyrat girişimler, matrisin dağılmasına yol açabilir; Pandora’nın Kutusu’nun açılıp kötülüklerin(!) saçılmasına varabilir. Ancak yansız olmak burada söz konusu bile edilemez çünkü yanlılıklar çok çeşitli ve ilişkiler hassas dengelerle korunuyor; cambazlıklar yapabilecek çok kıvrak zekâların işi bir diplomasiyle yürünebilir bu tekinsiz bölgede. Entelektüel gezinti, hakikât arayışı bile verili, reel politikalara bulaşmadan olanaksız…

Bilimin kayıtsız, soğuk, dinin gerçek üstü, politikanın bencil biçemine düşmeden, insanın en sahici tarifi edebiyat, bir başka deyişle politikalaşmamış/retoriksel olmayan sanat, bunun rehberi olabilir. Yalnız kullanılan dilin mahalleler arası ötekileştirmelerden uygarlıklar çatışması safsatasına dek öteki ve kendilik sorununu en başta aşması gerekiyor. Kendini ötekiyle veya karşıtıyla değil de doğallığıyla, aşağılık ve büyüklük komplekslerinin itkilerinden arınmış olarak betimleyebilir, geçmişin yaralarını ve yıkıntılarını onarabilir, Batı’dan çok içselleştirdiği Batı’nın Doğu imajını öncelikle içinden çıkarabilir, bugüne kadar yaslandığı dinsel, milliyetçi, ırkçı söylem şablonlarını, kendini ötekileştiren ben/biz savunmasından/davasından veya kendini merkezileştiren bir ben/biz narsisizminden uzaklaşabilir; sorun olarak tanımlamadığı, dava konusu etmediği, insan odaklı bir kendilikten yola koyularak psikotik ketumluğunu aşabilir, beni/bizi herkesin olabilecek bir evrensel bakışaçısıyla açımlayan yazınsal metinlerin dilinin altındaki insan paradigması yerine vicdan ve adaleti koyup talebini yüksek sesle ve anlaşılır bir sözceyle dile getirebilirse, Batı’da neredeyse anti-semitizmin yerine konacak gibi duran İslamofobiyi de gerekçesiz bırakıp yeni ve sâde bir yaşam kültürünün inşasına göre içselleştirilecek zühd, vicdan, kerem, hicap, kanaatkârlık, hilm, doğaya saygı, nefs terbiyesi vb tinsel değerleriyle etkili olabilir.

İçeriğini çözümleyip tıkanmışlığın nedenini bularak, onu haklılandıran değerlerini bu şekilde yaratılacak vicdana katmak öngörülen ve onarılamayan adaletsizliği ortadan kaldırmak için de önce Kur’an’ın dili anlamında Müslüman’ın evi olan i’câzın neyi nasıl anlamlandırdığını çözmek gerekir. Suriye, Helen kültür karışımı arasından bir yol açıp İslami değerler uygarlığa katılırken yapılanan, Toynbée’nin “Kur’an’daki uyaklı düzyazının öncüsü olan kişisel tonlu bir lirik” dediği bu ev, yalnızca metnin dili değil, aynı zamanda onun sürümü, metinde dile geleni, kendini karşıtıyla tanımlayan, yer yer okuryazar retoriği/yerleşik takiyye olarak metinselleştirilmiş ve revize edilmiştir. Bugün de mitleştirilmiş bu sürümünün egemenliği altında yapılıyor yorum ve tartışmalar.

Hem bu bakımdan hem de tarihsel serüveni bakımından Kur’an’ın dili de Arapça şiirin kökeni de tartışılmalıdır. Tartışmalıdır çünkü. İslam’ın şiir görüşüyle birlikte Hicret’i başlangıç alan “Hak geldi, batıl zail oldu” belgisi, sunulup dayatılmış, i’câz, Avrupa dillerindeki karşılığıyla author-ization adıyla tartışılmaz bir önkabüle dönüştürülmüş ve içselleştirilmiş olduğundan İslam’dan öncesi tufanmış, tarih öncesiymiş gibi algı yaratılmıştır. Bunun retorik olduğu açık; getirdiği baskının ağırlığına karşın, en azından entelektüel düzeyde tartışılmaktan da öte pozitivist edebiyatçılarca karşıtlıktan kaynaklanan ötekileyici bakışaçısıyla Şûara suresinin ilgili ayetlerine indirgendiği de öylece bir gerçek.

Belki sonuçta aynı yere gelincektir ama trajedi olarak çok boyutludur. Bize biçilmiş veya üstlenip benimsediğimiz rollerimizden kurtulup sahneden inmedikçe, hatta salondan çıkmadıkça işin hakikâtini bulmak, alımlanır kılmak çok zor.

Sözgelimi, “Kelam, İsa Tanrı’dır” diyen Atanasyus ile “İsa farklı cevherden bir kelamdır” diyen Aryus’un tartışmasını yenileyen Kur’an’ın yaratık olamayacağını savunan ehl-i sünnet okulu Eş’arilerin görüşleri ile “Kur’an yaratılmıştır, dolayısıyla öncesiz değildir” diyen Mu’tezile arasındaki tartışmaya, Kur’an’ın dili, Hz. Muhammed’e mi aittir yoksa onu derleyenlerin mi dilidir sorularının da ilerisinde Kur’an’ın dili vahyin söz olarak gelip gelmediğinin yanı sıra özel yeni bir Arapça olup olmadığı noktasına varır.

Buradan veya buraya varacak biçimde Tanrı evren özdeşliği, içkinliği, aşkınlığı tasavvurlarıyla birlikte sözlü ve yazılı kültürün kesiştiği yeri de gündeme alıp yola koyulmak gerekir. Yapısalcıların “nedensizliğin yapının nedeselliğinin kendisi ve dilin bilinçaltı bir sistem olduğu, öznenin denetleyemediği söz içindeliği” savlarını da yanımıza alarak sözün geldiği buradan Kur’an’la devam edecek olursak, kozmogonisine göre ilk neden “ol”/sözdür. Tanrı gizli bir hazine (kenz-i mahfi) olup soyut bir “iç konuşması” (kelam-ı nefsi) niteliğine sahiptir. “Söylenmiş söz” (kelam-ı melfuz) duygu ve bilinç evreninin göstergesidir. İnsan, Konuşan Kur’an/Kur’an-ı Natık, kâğıda geçirilmiş Kur’an ise Sessiz Kur’an/Kur’an-ı Samit’tir. “Konuşan Kur’an” devinim ve değişim içindedir, “Sessiz Kur’an” değişmezdir.

“Konuşmasını Tanrı’nın yazısıyla özdeş” bulan Derrida’nın dediği gibi Tanrı’nın sözü (nefesi: pneuma) evrenin yaratılış düğmesidir sanki, ona basmış ve dünyanın elektronik işleyişi başlamıştır. Kur’an’ın ilk ayeti olan ikr/oku dendiğine göre yazı da burada söz konusu edilecektir. Yazı söz konusuysa görsellik de gündemde demektir.

“İnsan ve Kur’an ikiz kardeştir” savsözünü gönderge alarak “aynı ruha sahiptirler. Birisi yeryüzüne indiğinde harfe ve safte bürünmüş ve Kur’an dediğimiz kitap haline gelmiştir. Diğeri de ete kemiğe bürünmüş, insan denmiştir. Esasen bunlar aynı tohumdandır. Bugün elimizde tuttuğumuz kitap aslında mushaftır, Kur’an değildir” derken Kılıç, “Bir kişi Kur’an-ı Kerim okuduğunda aslında kendinden ayrı bir kitap ve kendi dışında bir şey okuyor değil” diyen İbni Arabî’yi tanık gösterir.

Levh-i Mahfuz, insan ve evrenin yaratılışı imgeleri farklı biçimdeki tasavvurlarla dile getirilir. Genel bir sözcelem olarak “kün/ol” dediği gibi olmuş, olmakta; “ikr/oku” dediği gibi okunmuş, okunmakta evren. Ancak kendi suretinden yaratıp ona ruh üflediği imgesiyle evreni, Hz. Muhammed’in nurundan yarattığı imgesi arasındaki boşluk başka yorumlara olanak verir.

Benslama’nın ikr’ın kıraat/okumanın eski Arapça’daki kök anlamıyla kr, spermi tutma, cenin oluşturma sonra da dışarı atma, dolayısıyla gebe kalmak olduğu saptamasına ilişkin açıklamasının devamında mecaz anlamıyla “Ötekinin izinin/yazısının işlemesine izin vermektir” dediğine bakılırsa, Alâk suresinin özellikle “Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı ‘alâk’tan yarattı. Oku! Senin Rabbin en cömert olandır. O, kalemle yazmayı öğretendir, insana bilmediğini öğretendir” ayetinde bir kinaye söz konusu çünkü “alâk” yahut “alâka”, erkeğin spermiyle döllenmiş dişi yumurtadan bir hafta zarfında oluşan hücre topluluğunun rahim cidarına asılıp gömülmüş şekli demektir.

4 ve 5. ayetler göz önüne alınıp ondan esinlenerek şöyle bir açılım yapılabilir: Vahy/buyruk/baba/sperm, ikr/alâk/oğul, babanın kalıtı/arkhé’ye göre tasarlanan kitap da onun anası. Kalem baba, öğrenen ana. Onu kitap olarak doğuracak olan. İsa’ya gebe kalması gibi Meryem’in “ikra” vahyinin alınması Hz. Muhammed’in “Cebrail’in soluğu ve Tanrı’nın sözü”yle yüklenmesi arasındaki benzerliğe işaret eden Benslama’nın saptadığı imge; “İsa sözdü” önermesiyle de logosun gücünü ve kaynağını babalıkta, konuşan özneyi kendi sözünün babası gören Platon ve logosu kurucu argüman olarak başa alan Batı metafiziğiyle de örtüşür. Batı sözmerkezciliği denilen tasavvur da aslında “Âlem dediğin nedir; i’râp, harf ve sözcük/ben onun noktasında saklı anlamın ta kendisiyim” diyen Ortadoğu tasavvufuyla.

Özellikle resmi tarihler birer anlatı olup daha büyük bir birlik olarak büyük anlatıyı kurmuşlarsa, Benslama’nın deyimiyle “söylemlerin tanıklığı aracılığıyla tarih yapma kipliklerini sorgulama” tarihin değil, kurmacaların sökümü ve ölçüt adaletse anlatısal da olsa sözün ya da kurmacanın ilk kaynağından, yani Levh-i Mahfuz’dan/illiyînden başlanması isabetli demektir.

Dinleştirilmiş o büyük anlatının öğütüp sindiremediği ironik biçimde bilişsel ve etik tutkularla donanmış, güzelliği çoğaltan, paylaştıran ama aynı zamanda işin hakikatini anlamamıza yardımcı olan, adalet ile adaletsizliğe ilişkin farkındalık kazandıracağı beklentisiyle ironik kitabına onun başvurup edebiyatın denkserliğe dayalı vicdanıyla tartarsam, Hz. İsa’nın ve bir gözü kapalı Adalet Tanrıçası Justita’nın terazisinde darası alınmamış tarihin vicdanını edebiyatın içinden okuyarak darasını düşüp hakikatini bulabilirim diye umabilirim.

Çöplüğü vardır ama tarih; ne masaüstündeki geridönüşüm, ne arkaplan, ne hamasi söylemlerin fon müziği ne de yarının çeyizi; işlevselliğini militarist törenlerin dışında bugünü de biçimlendirerek sürdürür. Bu işleviyle insanlık adına eleştirel biçimde, anlatıların “gönüllü tanık”lığından başlayan “tarihi açıklama ile anlatıyı anlama arasındaki epistemolojik kopukluktan kaynaklanan” kaba maddeci pozitivist algının erekselciliğine kapılmadan, ilerlemeci veya mesihgil türümlerinin akıntısına tutulmayan olumsal bir okuma, arkaik çağlardan XXI. yüzyıla kadar başka coğrafyalarda rastlanamayan boyutlarda sözün, aşkın, Tanrı’nın, ahlakın, adaletin, inancın vb ne olduğu kadar, bütün bunlarla neler yapılabildiğini anlaşılır kılabilir.

Dinin, daha doğru bir sözceyle klerokrasi girişimlerinin toplumları nereye kadar bir arada tutabildiğini, nereden sonra etkisiz kaldığını, modernitenin ve modernleşmenin etkilerine son bir direnişle karşı koymakta olduğu bu günlerde bu paradigmanın aşılması çabasına çok gerilerden kendi için katılmış görünmesini ve olası sonuçlarını ve tarihin başlangıcında olduğu gibi bugün de edebiyatın Ortadoğu’sunda bir hak, hukuk, adalet ve özgürlük davası güttüğünü, bunun bastırıldığı için ketumlaştırıldığını, içrek bir biçem geliştirdiğini, bu ve ortodoks egemen söyleminin gelişmeyi nasıl etkilediğini, edebiyatın olageldiği gibi bunu aşmak için nasıl bir olanak sunduğunu anlamaya yardımcı olabilir…

Karakterinin gereği fethederken fethedilmiş olabilir bir uygarlık, eninde sonunda günahı ve sevabıyla sancılı da olsa yerini yenisine bırakır. Bugün Ortadoğu’da olup bitenler gibi kültürel araştırmaların, karşılaştırmaların, anlatıların gereci ve konusu olan Doğu-Batı karmaşası, bu sürecin tamamına ermeyişinin sonucudur bir bakıma. Ama bu, geri olduğu gibi yapay bir çelişki ve yapay bir çatışmadır.

Kurgusökümü, bunu ortaya çıkarabilir ve bundan doğan ve de bunun nedeniymiş gibi gösterilen ayrımcılık duygusundan kurtarabilir mi muhatabını? Geçmiş, gelecek ve yarının içinde bulunduğumuz mekânın maddesel değişimine ilişkin bir yanılsamaya indirgenerek sorun olmaktan çıkarıldığı bugünün ulaşım ve iletişim koşullarında dünyayla organik bağlar kurarak kendi özgünlüğünün bilinci içinde kimseyi ötekileştirmeyen, ötekilik kompleksine de kapılmayan varılacak bir anlam, bir hakikat belirlemeden, poetikanın imkânlarıyla yerleşik takiyyenin verili uzamında gerçek bir kırılma yaratabilir. Bilime katılabilir, demokrasiyi daha ileri götürecek, günümüz insanını paranoyasından alıkoyacak sağaltıcı bir etkide bulunabilir.

Bunlar ve daha birçok önermeyle didişecek buradaki tefekkürün gözettiği; zihin felsefecisi rolüne kapılıp değer yargıları ve bir epistemoloji oluşturmak değil; tam tersine verili olanı yerinden ederek muhalif belleğe hakkını teslim edip metinlerarası dolaşımın katalizörü gibi tepkimeye katılmak, büyük anlatılar macerasında hizaya getirilmişliğimizin farkındalığını geliştirmek, Foucaultcu anlamda arşivci ve mütevazı bir elenkhosu deneyimlemektir.

Yazar ve okur olarak koyulduğumuz, iman ve itaati buyuran Ortadoğu sözmerkezciliğinin ve epistemolojisinin dilin hakikati temsil ettiği inancını değiştiremese de yerinden etmeyi amaçlayan bu retrospektif yolculuk, olası ki aporetik karakteri dolayısıyla bize adaletin ne olduğunu gösteremeyecek ama yerleşik adalet ediminin kurgusökümünü gerçekleştirebilirse, öteki seçeneğe gönderge olabilir diye düşünmekteyim.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Ayrıntı Yayınları’na teşekkür ederiz.

Hayri K. Yetik; 1954, Siverek doğumlu. Pek çok dergi ve gazetede eleştiriler, denemeler, öyküler ve şiirler yayınladı. Başta yazar örgütleri olmak üzere çeşitli sivil toplum örgütlerinin değişik kademelerinde görev yaptı. Birçok dergi ve edebiyat etkinliğine kurucu ve düzenleme kurulu üyesi olarak katkı sundu.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.