‘Kendi kusurlarımızı görmemek için başkalarınınkine odaklanabilmek, bir çeşit savunma mekanizması…’

 

“2013 yılı “Everest Yayınları İlk Roman Ödülü”nü kazanan 41. Oda: Mardinkapı, Kırşehirli bir ailenin dağılış sürecini en büyük kızları Berna’yı merkeze alarak anlatıyor. On altı yaşındayken halasının oğlundan hamile kalan, küçük yaşta anne olan Berna’nın savrulan yaşamı geneleve kadar uzanıyor. Yeterince bilinmeyen, dış dünyaya kapalı, kendi içinde kuralları olan bu âlemi bütün acımasızlığı ve çıplaklığıyla gözler önüne seriyor Arzu Arınel. Sevgilisi Cemal’in Berna’ya söylediği ise romanın omurgası gibi: “Bu bir defalık hayatta herkes sadece kendine aittir sevgilim.”” Arzu Arınel ile 41. Oda: Mardinkapı romanını konuştuk.

Berna gireceği yola kuzeniyle yaşadığı oynaşmalarla başlıyor bir nevi. Çoğu zaman gündelik hayatta da duyuyoruz böyle şeyleri… Sizce her tehlikeli yol önce aileden mi geçiyor?
Hayır! Ne münasebet, aile içi cinsel ilişkiler yaygın olsa dâhi, her tehlikenin sebebi gibi gösterilemez. Bence asıl sorun, çekirdek aile içinde ebeveynlerle çocuğun ilişkisinde başlıyor ki Berna özelinde de karşımıza çıkan manzara bu. Kızın, anne ve babasıyla ilişkisi son derece sorunlu, zaten anne babanın birbiriyle ilişkisi de çok kötü. Berna bu uyumsuz, gergin ortamda dayak, aşağılama gibi bir çocuğun maruz kalmaması gereken muameleyle büyüyor. Sonuçta kendisine yakınlık gösteren herkese eğilim duyması, onlarda sevgi ve ilgi araması kaçınılmaz. Kuzeninden önce de Mesut olayı var, sonra Halası Hümeyra’ya olan düşkünlüğü… Özetle kız kendisine gösterilen her sevgi kırıntısının peşinden koşuyor…

“…bu polislerin bir sorgulaması var, can dayanmaz. Beni aldılar bir odaya… Başladı iki polis sıkıştırmaya. Sanki adam kesmişim! Ayağını sağa mı kaldırdın da yaptın, sola mı kaldırdın da yaptın, bacağını açtın mı, nasıl becerttin kendini. İçine nasıl girdi, boşaldı mı… En ince ayrıntısına kadar sordular. Ben utançtan, hamileliğin sıkıntısından, yol yorgunluğundan bitkin düşmüşüm zaten… Nasıl oldu da orda küt diye ölmedim şaşarım…” Kadınlar başlarına gelen felaketlerden daha azap verici bu tür travmatik sorgulamalara daha nereye kadar maruz kalabilir acaba? Berna bu tür travmatik soruları cevaplamak zorunda bırakılmak için ne yaptı dersiniz?
Polisin vatandaşa muamelesini genel olarak değerlendirmek gerekmez mi? Berna’nın söz konusu sorgulamaya maruz kaldığı 80’li yıllardan bu yana polisin tutumunda sizce bir değişiklik var mı? Ya da şunu sorayım, bu kaba/tacizkâr/aşağılayıcı tutumun sadece kadınlara yönelik olduğunu söyleyebilir miyiz? 2013 Türkiye’sinde Gezi olaylarında yaşananlara, gözaltına alınan insanlara uygulanan metotlara, sokaklarda hayatını kaybeden çocuklara/gençlere bakarak cevap verecek olursak, “polis” tablosu bir bütün olarak ürkütücü. Evlilik dışı hamile kalmış kadına yönelik bakış açısına gelince… Genelde toplumun düşünce tarzının polisten farklı olduğunu sanmıyorum. Toplumun kadına uyguladığı çifte standartlı ahlak kurallarının tartışılması gerekir ki bunların kısa vadede değişmesi, düzelmesi mümkün değildir. Tabii burada İslam’ın etkisini de unutmamak gerekir. 

IMG_8087

Hamilelik kontrolü için zührevi hastalıklar hastanesine götürülen Berna’nın koluna mühür vuruluyor. Çok belli olmasa da o mühür Berna’nın büyük travmalarından birine dönüşüyor sonunda galiba. Yanılıyor muyum?
Mühür tek başına bir travma sebebi olmasa gerek, daha ziyade yaşadığı süreci “simgeleyen” bir damga olarak görüyor onu. Hayatının bundan sonra asla eskisi gibi olmayacağını vurgulayan bir simge… 

Hümeyra, oğlu Kazım ile Berna arasındaki durumu öğrendiğinde kendi hayatında düşüp kalktığı erkekleri yok sayarak davranıyor. İnsan kendi kirini, pasını silmek için başkasının kusuruna büyüteçle mi bakıyor hep?
Zannederim öyle. Kendi kusurlarımızı görmemek için başkalarınınkine odaklanabilmek, beynimizin yarattığı bir çeşit savunma mekanizması olsa gerek. Tabii burada Hümeyra’nın itirazı sadece ahlaki yönden değil, kadın genç yaşta kayınvalide ve babaanne olmaya da itiraz ediyor… Ve tabii oğlunu kıskanıyor. Kaldı ki, Hümeyra bu noktada erkek annelerinin çoğundan farklı değil. Bence erkek çocuk sahibi kadınların çoğu, benzer bir olayda Hümeyra ile paralel tepkiler verir. Nitekim erkek egemen bir toplumu yaratan temel ögelerden biri de o erkekleri yetiştiren annelerdir.

Peki ya Hümeyra’nın oğulları? Annelerinin ne yaptığını bile bile nasıl oluyor da babalarının sorgulamalarına karşı onu koruyabiliyorlar?
Çocuklar alkolik bir baba ile hafif meşrep bir anne tarafından yetiştirilmiş. Evde baskın kişilik anne. Alkolik babanın tek işlevinin eve para getirmek olduğunu düşünüyorlar. Baba bu işlevini yerine getiremez duruma düştüğünde çocukların işine yaramayan bir yük haline geliyor. Aynı zamanda da, özgürlüklerini kısıtlayıcı bir faktör… Buna mukabil Hümeyra o süreçte artık evin geçimine katkıda bulunmakta… Temel ahlak kurallarını öğrenmeden yetişmiş olan oğlanların bu durumda namustan önce çıkarlarını düşünerek tavır almaları doğal. 

Berna, kendisini aldatan kocası Kazım’dan kurtulabilmek karşılığında hiç tanımadığı bir avukatla yatmayı kabul ediyor. Berna’nın yaptığı bu tehlikeli takas, yaşamında bir kırılmaya da yol açıyor yanılmıyorsam?
Elbette, hayatında ilk kez bedenini kullanarak ödeme yapıyor. Seksin paraya ya da hizmete tahvil edilebildiğini öğreniyor… Bence bu hayatındaki en büyük kırılma. 

IMG_8089

Kitabın bölümlerinden Kerhane Lügatinden Seçmeler, dışarıdan gördüğümüz o hayatların sandığımızdan farklı kuralları olduğuna işaret ediyor. Bu sözlüğün roman kurgusundaki yeri nedir acaba?
Sorunuzun cevabı kendi içinde gizli aslında… Evet, romanda lügat yer verip vermemeyi çok düşündüm aslında. Hatta lügatin kitabın ortasında değil, sonunda yer alması gerekip gerekmediğini de sorguladım. Ancak sizin de dediğiniz gibi, “Kerhane Lügatinden Seçmeler” genelev dünyasının kendine özgü bir lisanı olacak kadar farklı bir dünya olduğunu vurgulamak açısından önemliydi… Bu lügat aslında okuyucuya, kitabın bundan sonrasının çok farklı bir dünyada yaşanacağını hissettiriyor ve bu yabancı dünyanın anahtarını veriyor.

Geneleve girmek için bir yığın bürokratik işlemden geçiyor Berna. Devlete, bu yolu kendi çizdiğine dair bir nevi teminat veriyor. Sizce bu teminat neyi kanıtlamaya çalışıyor? Devletin geneleve girecek kadınları engellemediğini ve onlara daha “iyi” bir yol çizmediğini kanıtlamıyor mu?
Yarı resmi bir kurum sayabileceğimiz genelevlerin devletle olan ilişkisi baştan aşağı sorgulanabilir bir olgu. Yani seks alışverişinde devlet gözetmen ve denetmen rolü üstleniyor, neden polisini, doktorunu bu işe memur ediyor diye sorabiliriz… Öte yandan, devlet reşit olmuş, kendi kararlarını kendisi verebilen bir insana –elbette topluma zarar verecek bir suç işlemiyorsa– neyin doğru neyin yanlış olduğunu öğretmekle yükümlü müdür? Burada devletten bir nevi “büyük birader” ya da “baba” rolü üstlenmesini bekleyebilir miyiz? Bence hayır. Kişilerin kendi bedenleri üzerindeki tasarrufları kendilerine ait olmalıdır. Bu kürtaj meselesinde de böyledir, seks işçiliği meselesinde de… Ama bu ayrı bir tartışma konusu. Sizin sorunuza geri dönersek, geneleve ilk kez girecek kadına defalarca bunun kendi tercihi olup olmadığının sorulması bence teminat istenmesinden ziyade, koruyucu bir tavırdan kaynaklanıyor. Zira o eşiği bir kez geçen kadın hayat boyu sicilinde/nüfus kâğıdında “genel kadın” damgası taşıyacak… Bu işe zorla mı sokuluyor, baskı altında mı, kendi rızası olmadan mı geneleve giriyor? Bu olasılıkları bertaraf etmek ve eğer kadın kendisi razı değilse onu bu yoldan döndürmek amacı da gizli bu prosedürün bir yanında.

Nasıl oluyor da Berna geneleve ve onun getirdiği kurallara kolayca alışıyor? Bu kurallar tastamam sıradan şeylermiş gibi davranabiliyor?
Berna geneleve girmeden önce zaten bedenini satarak geçinmeyi öğreniyor. Ancak Kemal ile yaşadığı süreç zannediyorum ondan sonra başına gelecek her şeyi çok daha kolay kabullenmesine sebep olan bir felaket. Kemal ve adamlarından kaçarken, Cumali’nin çiftliğinde geçirdiği güvenli, tasasız ve huzurlu dönem de sanırım genelev fikrine alışmasında etkili oldu. Nitekim insanların en kötü koşullara dahi uyum sağlayabilmelerinin altında çoğunlukla daha kötüsünü görmüş ya da biliyor olmaları yatar. Berna genelev duvarlarını bizim düşündüğümüz gibi onu içeri hapseden engeller olarak değil, dışarıdaki tehlikelere karşı koruyan kalkanlar olarak algılıyordu.

IMG_8088

Berna önce Hümeyra, sonra Filiz, sonra yeniden Hümeyra oluyor. Bir nevi kendini yeniden var etmek değil de kimliksizleşme gördüm bu isim değişikliğinde. Berna bir türlü kendisi olamıyor mu şu hayatta?
Berna’nın kullandığı “Hümeyra” ve “Filiz” takma adları, seks pazarının kurallarından biri. Kadınlar asla kendi gerçek isimleriyle çalışmıyorlar. Berna’nın kimliksizleşmesinde “isim” çok küçük bir ayrıntı, asıl sorun “insan” olmaktan çıkarılıp alınır satılır bir “mala” indirgenmesi. Öte yandan, “orospuluğu” halasının adıyla yapma tercihi de aslında çok sert bir “kişilik” gösterisi. 

“Şöyle bir geriye baktığında Kazım’dan itibaren, tanıdığı her erkeğin bir öncekinden daha kaliteli olduğunu düşündü. Erkekler yukarıya doğru tırmanan merdiven basamakları gibiydiler, Berna gençliğinin ve güzelliğinin verdiği güvenle bu basamakların onu daima daha yukarılara çıkaracağını düşünüp gülümsedi kendi kendine.” Berna, kendini niçin erkekler üzerinden değerlendiriyor? Onlar üzerinden sıfat alıyormuş gibi hissediyor dersiniz?
Bu sorunun cevabı açık değil mi? Bu toplumda varlığını bir erkek üzerinden gerçekleştiren tek kadın Berna mı? Bütün erkek egemen toplumlarda olduğu gibi bizde de kadınların yüzde doksanı kendilerini ancak bir erkeğin kimliğinde var edebiliyorlar. Oğullarının, kocalarının… Bu ataerkil düzen kadının eğitim seviyesi artıp, ekonomik özgürlüğünü kazanmasıyla yavaş yavaş değişmeye başlasa da henüz çok yaygın. En basitinden soyadı kanununu alın, kendisine bir eş seçen her kadın aile ismini değiştirip, babasının nüfusundan, kocasınınkine geçmiş olmuyor mu? Buyrun size bir erkek üzerinden “sıfatlanmanın” en yasal şekli! 

“Ah sen bana rastlayacaktın ki, nasıl kraliçeler gibi yaşardın!” Nasıl da sahici olması istenen ama bir türlü gerçekleştiği görülemeyen bir tümce. Genelev kadınların sahici olmasını istedikleri cümlelerin ezberini de yeniden kazandırıyor sanırım?
Belki… 

Romanın sonunda bir not var. “Bu romandaki kişiler ve olaylar gerçek değildir!” diyorsunuz o notta. Her ilk romanın otobiyografik ögeler barındırdığı iddiası üzerine mi böyle bir not düşme gereği hissettiniz?
Gülümsedim bu sorunuza. Hayır, öyle bir kaygım yok. Romanda kendileriyle benzerlikler yakalayarak, Berna olduklarını iddia edebilecek kadınlara karşı alınmış bir önlem daha ziyade. Nitekim bu romanda birçok röportajdan/ gerçek hayattan esinlendiğim biliniyor.

Son olarak sormak istediğim ve oldukça mühim bulduğum bir soru daha var: Röportaj yaptığınız o genelev kadınlarından herhangi biri romanı okudu mu? Nasıl karşıladı bu romanı?
Hayat kadınlarının D&R’lara gidip ayda bir kitap aldıklarını ya da klasik okuyucu profiline girdiklerini sanmıyorum. Onların dünyasında, kendi tabirleriyle “Alem”de yazıya, çiziye pek yer yok… Çoğu son derece eğitimsiz… Ve bildiğim kadarıyla romanımı okuyan bir “Berna” da olmadı. Ama tahminimi sorarsanız, okusalardı kitaba kötü bir tepki vermezlerdi.

IMG_8090

41. Oda: Mardinkapı / Yazar: Arzu Arınel / Everest Yayınları / Roman / Kapak Tasarım: Utku Lomlu / Mizanpaj: Bahar Kuru Yerek / 1. Baskı Kasım 2013 / 386 Sayfa

Arzu Arınel, 1959 yılında Bursa’da doğdu. Uludağ Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi’ni bitirdi. Çeşitli gazete, radyo ve yapım şirketlerinde muhabir, köşe yazarı ve editör olarak çalıştı. Çeşitli televizyon programlarının editörlüğünü ve yabancı formatlı programların çevirilerini yaptı. 1991-1993 yılları arasında Çağdaş Gazeteciler Güney Marmara Şube Başkanlığı’nda bulundu. İstanbul’da yaşayan Arzu Arınel halen, Murat Gülsoy’un Yaratıcı Yazarlık Atölyesi’ne devam etmektedir.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.