‘Bildiğim tek şey var; iktidarların acıdan ve kederden beslendiği. Sadece ezerek değil üzerek de güçlendiği.’

 

“… Bin bir zahmetle yetiştirdiğim çiçeklere, sarmaşıklara, ağaçlara döndüm yüzümü. Bağlanmakta hiç zorluk yaşamayacaktı sarmaşıklar. Sararacak, solacak, açacak, güneşe dönecekti çiçekler. Yaprak dökecek, meyve verecek, yağmur dilenecek ama hep burada kalacaktı ağaçlar. Hiçbir zaman da neden bu bahçede olduklarını sorgulamayacak, başlarına gelen her şeye razı, işlenmiş suçlardan nasipli yaşayacaklardı. Böyle düşününce tuhaf görünse de halleri, vicdan azabı çekmiyorlardı. Bu bile onları kıskanmam için yeterliydi…”

Değişip dönüşen dünyamızda tüm insan ilişkileri bundan etkilenirken, toplumun dayatması altındaki kadınların, eşcinsellerin sıkıntılarının; işsizlik ve yoksulluğun acımasızlığının, devlet hegemonyasının, ‘aşk’ın açtığı derin yaraların değişmezliğini eleştirel bir bakış açısıyla sunmuş bizlere Arzu Eylem, İpek Gönül adlı öykü kitabında. Eleştirel bakış açısını yer yer eğlenceli ve ironik, yer yer duygusal bir dille harmanlamış. Öyküleri okurken birden kahkaha atabilir, tam da içimden geçeni yapıvermiş diyebilir, bazen de duygulanıp hüzünlenebilirsiniz. Arzu Eylem ile İpek Gönül üzerine konuştuk.

“Kaderle keder sık sık yer değiştirdi, tikiler kıkırdarken,  fakirler fokurdadı.”
Girişte de belirttiğim gibi ironi ve mizah yazım tarzınızda etkili gibi geldi bana. Ara sıra kendi deyimlerinizi de yaratmışsınız; iğneleyerek anlatmak, güldürüp düşündürmek sizin tarzınız desek doğru olur mu? Hatta daha açığı -benim hissettiğim- dürtmeden, çomak sokmadan yani bulaşmadan duramayan bir tarz?
 “Bunları yazmakla çıldırmaktan kurtulunur mu?” diye sormuştu Bilge Karasu Gece romanını bitirirken. Çıldırmamak için yazanlardanım. Dolayısıyla beni çileden çıkaran hallerle hesaplaşmaya çalışıyorum. İroni acıyla başa çıkabilmenin bir yolu. İşi melodrama vardırmadan anlatabilmenin de… Öykülerdeki kişilerin olup bitenlerin farkında olması da kitabın dilini etkilemiş olabilir. Kişilerin hepsi kusurlu. Bence insanı gülünç kılan söylemiyle eyleminin buluşmaması. Bu da mizahı doğuruyor olabilir.  Tarzım düşündürmek mi, bilmiyorum ama ayna tutmayı seviyorum. Biz, haberlerde savaşı, ölümü, kazaları seyrederken aynı anda yemek yiyen, sosyal medyada duyarlılıklarımızı dile getirirken tarayıcıda yeni bir sekme açıp internetten alışveriş sitelerine bakabilen insanlarız. Bilmiyorum bunları başka türlü anlatabilir miydim?


Öykülerinizin her birini kadın arkadaşlarınıza ithaf etmişsiniz. Kadınların yaşamınızda ve yazılarınızda yeri büyük ve bundan sonra da öyle olacak diyebilir miyiz?
İthafları dostlarıma yaptım. Her biri yazmak konusunda beni cesaretlendiren, hayatımda önem taşıyan insanlar. Dert ortaklarım, yol arkadaşlarım. Gönlü ipek kadınlar.  Ben de kendimce teşekkür etmek istedim.  Kadınlar yaşama doğrudan dokunabiliyor. Bu yüzden yazdıklarımda kadınlar etken. Fakat sadece kadınları yazayım gibi bir derdim yok. Böyle bir iddiam da. Yazmak istediğim öykü neyi gerektirirse onun hakkını vermeye çalışıyorum. Erkekleri dışlamak gibi bir tutumum yok. Bu da başka bir tür cinsiyetçilik olmaz mı? Odağımda insan var. Yazdıklarımda kadınlar çoğunluktaysa, kadınların anlatacak daha çok öyküsü olduğu içindir…

“…Tekinsizdi hayat. Benden daha uzun yaşayacak bir ‘ben’e ihtiyacım vardı şüphesiz.”
İntihal öykünüzde: “…Anlamıyordum, edebiyat otoriteleri ‘Beklenen genç yazar nerede?’ diye veryansın ediyordu. Gelmiştim. Buradaydım. Peki, neden kapıyı açmıyorlardı bana?” demişsiniz. Genç ve nitelikli yazarların kaderi bu sanırım. Öyküde kendini ispatlamak için bir şekilde kamuoyunun dikkatini çekmek gerektiğine kanaat getiren bir kahramanımız var. Geçmişte de böyle olagelmiş çünkü. Ne Oğuz Atay’lar, ne Yusuf Atılgan’lar, ne Tanpınar’lar, ne Sabahattin Ali’ler yaşarken kıymet göremedi. Bu gün de durum aynı. Zaten okur-yazar kitle az. Var olan çevreyi de çoğunlukla ‘edebiyat otoriteleri’ etki altında tutuyor diye mi, yoksa öyküdeki gibi toplum gerçekten de artık hüzünlü hikâyeler duymak istemiyor diye mi genç yetenekleri tanıma şansımız böyle az? Neler söylersiniz?
“Neden kapıyı açmıyorlar bana?” diyen ben değilim, anlatıcı karakter.  Yani bu benim değil onun sorusu. “İntihal”de yazarı aklayan bir tutum sergilememeye çalıştım çünkü. Evet, iyi yazdığı halde kıymet görmeyen yazarlar var.  Acı çekmiş, yazacaklarına odaklanacakken yayıncılarla uğraşmak zorunda kalmış pek çok isim sayabiliriz. “Piyasa olmak” diye edebiyata yakışmayan sözler duyuyoruz. “Çoksatar kitap” diye bir kavram da oluştu. Hatta çoksatarı bitişik yazıyoruz, girmiş literatüre. Bunların yanında okur azlığı etken. Bir de okura göre yazma eğilimi var. Bunu teşvik ediyor pek çok yayınevi, çünkü kitabın satması lazım. Fakat bir de her yazdığı metnin edebi olduğuna inanıp yayımlatmak için kendini paralayanlar var. Acıyı yazarken ağdalı dil kullanan, duyguları bayağılaştıran ve tüm bunların estetik değeri olduğuna kendini inandıranlar… “İntihal”in yazarının ne yazdığını bilmiyoruz. Yayımlatmaya uğraştığı kitabın estetik değerini de… Oysa edebiyat otoritesine, okurun beklentisine, yazarın keyfine bakmıyor yazmak bana göre. Yazmak metinle baş başa işleyen bir süreç.  Öyküde iki tarafı da uç noktalara yerleştirdim. Yazarı da yayıncıyı da trajikomik çizmeye çalıştım.  O kadar çok eser var ki günümüze gelene dek. Klasik bir dillendirme: “Edebiyatta yazılamayan konu kalmadı.” Sonra biçim ya da söylem öne çıktı. Bütün bunları düşünen bir kalem, kendi yolunu bulur bence. Otorite bir yere kadar. Görmezden gelme, “susku suikastı” bir yere kadar. İyi metin eninde sonunda okuruna ulaşır.  İz bırakıp bırakmayacağı zamana kalmış.  Hüzünlü hikâye kısmına gelince, güncel yazını takip eden biri olarak, iç dökmeci, melankolik ve hüzünlü metinlerin çok sattığını hatırlatmalıyım. Okur kendi duygularını dile getiren yazar bekliyor, yayınevlerinin çoğunluğu da bunu destekliyor.  Aforizmalar havada uçuşuyor. Adını da yalınlık ve gerçeğe uygunluk koyuyorlar. Bense edebiyatın dil olduğunu, o dilin mevcut yaşama direnmesi gerektiğini, okurun zihnini zenginleştirecek zorlayıcı metinlere ihtiyaç duyduğumuzu düşünüyorum. Sorun bu sanırım. Hüzünlü demeyelim de zorlayıcı metin istenmiyor, diyelim.

Harddiski bozulan adamın öyküsünde, onlar (düzene uyanlar-akıllılar) ve biz (düzene uymayanlar-aklını kaçırmışlar) ayrımı yapılmış, bilgisayar kullanırken kullanmaya alışık olduğumuz terimleri kullanarak. Öykü, günümüzün delirenleri de böyle olur ancak dedirtti. Harddiski bozmadan biz olamayacağımız gerçeği ve çağın olmazsa olmazı teknoloji ile ilgisine dair neler söylemek istersiniz?
Onlar ve biz ayrımı yok aslında. Ben varken onlar var, onlara katılınca benlik kayboluyor, biz diye bir şey doğuyor. Öyküde sadece teknolojiye gönderme yapmamış olabilirim. Sizi bu yanı etkilemiş. Ama “Onlar” yabancılaşmayı hatta şeyleşmeyi de içine alan, farkındalığın delirmeye dönüştüğü bir öykü diye de okunabilir. Yeni şirket modellerinin işleyişini çağrıştıran bir kimlik edinme hali olarak da.  “Onlar”ı yazarken tek bir şeye odaklanmadım. Yazmanın tüm evresi bilinçli olmuyor, bazen kurguladığınız kişiye/duruma teslim oluyorsunuz. Yazdıktan sonra ben de kitabın okuruyum.  Bu yüzden “deliren adam niçin delirdi?” sorusunun cevabı mevcut hayat diyebilirim.

Kutsal Sinek öykünüzde alkışlayarak para kazanmaya çalışan bir adamın öyküsü anlatılıyor. Öncelikle bu para kazanma şekli bana günümüzde -yine teknolojik gelişmelere paralel olarak- ortaya çıkan değişik para kazanma şekillerine –reklam tıklayarak ya da sosyal medya hesaplarında bir şeyleri beğenip yayınlayarak para kazanmak gibi- bir eleştiri gibi geldi bana. Benzetme var mıydı? Bu bağlamda esas aklıma takılan öykünün sonunda adamın midesinden çıkan harfler oldu, neyi temsil ediyordu açabilir misiniz?
Çok farklı, hatta komik meslekler türedi. Vasıfsızlık bize hayatın anlamını sorgulatır. İnsan yaptığı iş her neyse ona anlam yüklemek ister. İnanmadığımız ve sevmediğimiz bir işi maddi kaygılar sebebiyle sürdürdüğümüzde mutsuzlaşırız. Bir ara parti mitingleri kalabalık görünsün diye kiralanan insanlar olduğu söyleniyordu. Bu söylenti etkiledi beni. Yabancılaşmanın en uç noktası bu. Sadece aç karnınızı doyurmak istiyorsunuz. İlke yok, duruş yok, düşünme yok. Böyle bir insan modeli yaratmaya çalışıyorlar. Benzetme bir yana bu bana çok dokunuyor. Çalışma dediğimiz durum zaten doğaya aykırı işliyor. “İş” kelimesi bile varlıkla çelişkili bir durum. Harflere gelince, o harfler cümleye oturduğunda ne çıktı ortaya, ben de bilmiyorum. O harfler zulmü görmezden gelen, hatta alkışlayan bir insanın midesinden çıkıyor. Çünkü bilincin olağan karşıladığına vicdan isyan edebilir.

“5-Alfa Redüktaz Enzimi” testosteron hormonunun etkileşimini sağlayan bir enzim sanırım. Bu öyküde bir yanda hormonların etkisinde kalan Hayriye, bir yanda son derece sıradan güzel bir kız Saliha, âşık oluyorlar. Eşcinselliği sadece hormonların etkisiyle açıklamaya çalışmaktansa, şu ya da bu sebebe dayandırmadan kabul edilmesi gereken bir gerçeklik olarak algılamak gerekir mi demek istediniz?
Enzim evet ama yanlış hatırlamıyorsam Endonezya’da bir bölgede yaygın bir durum aynı zamanda 5-Alfa Redüktaz. Epey oldu okuyalı, bu yüzden “sanırım” dedim. Bu durum çift cinsiyetli doğmak anlamına geliyor. Çocuk ergenlik çağına gelince soruluyor: Kadın olarak mı erkek olarak mı devam etmek istiyorsun yaşamına. Bu hassas bir konu. Bu yüzden cevabımı ayrıntılı veriyorum. Derdim hormonlarla eşcinselliği açıklamak değil. Kadınlık ya da erkeklik denilen durumların bir “oluş” olduğunu vurgulama isteği. Merkezde tek bir şey var aslında. Ne hormon ne cinsiyet. Mesele kimin kimi sevdiği. Sevgiyi kimde bulduğu. Hayatta kiminle buluştuğu. Gerçek sevgi, yani sevebilmek, ırk, din ve cinsiyet tanımaz. Sevgiyi yaralayan toplumun katı değer yargıları, roller yalnızca. Aklımızdaki ve kalbimizdeki sınırlardan rahatsızım. Birbirimize “el” oluşumuzdan da. Eşcinsel değilim ama eşcinsellerin yaşayış tarzını yargılayan insanları sevmiyorum. Ki bu yargılar nefreti doğurduğundan hepimizin yaşamını etkiliyor. Birini tercihleri yüzünden olduğu gibi kabul etmeyenler hepimizi yargılayabilir.

“…Kederi gömmek mümkün inancıyla yola çıktık…”
“…Neşeli insanın kötü olamayacağına inanıyorduk…”
GGGKÖ kötülükle mücadele için kurulmuş bir örgüt. Kötülükle mücadelenin yolu da bu öyküye göre ‘neşelenmek’. Öncelikle mutlu ve kedersiz bir ülke olsak kötülükler gerçekten de biter miydi diye düşündürüyor insanı. Ama ardından; “Anladık ki keder arsız bir bitkiydi. Onu bu topraklardan söküp atmak o kadar kolay olmayacaktı…” diyorsunuz. Neşelenmek niye bu kadar önemli? Ve kederi silmek niye bu kadar zor?
Bildiğim tek şey var. İktidarların acıdan ve kederden beslendiği. Sadece ezerek değil üzerek de güçlendiği. Bu eğlence sektörünü bile besleyen kısır döngü. Eğlenmek neşelenmekle eş anlamlı değil bana göre. Eğlenceye karşı değilim. Zaten acı eğlenceyle aşılmaz, eğlenceyi çağıran sıkıntıdır. Acı çok daha derinlikli ve dönüşüme yol açan bir duygu. Neşeyse hayatı karşılayabilmekle, yaşamı savunmakla ilgili bir şey bana göre. Neşelenemez, hayattan keyif alamaz, gülemezsek başka bir yaşam da kurgulayamayız. İktidarlar ağlatmayı sever, dedim. Üst üste felaketlerin ve acıların yaşandığı bir coğrafyadayız. Elbette yas tutacağız. Elbette direneceğiz. Ama mücadele asık suratlı olursa, mevcut yaşamın yerine bir başkasını koyamayız.

“Hepimiz insanız, imla hatalarımız bile aynı!”
“Herkes aynı imla hatasını yapınca, kimse ilişkideki anlam bozukluğunu fark etmiyor, dolayısıyla yanlışın nerede olduğunu görmüyor…”
İmla hatası öykünüzde arabulucu.com adında bir site kurulmuş ve taleplere göre eşler bulunuyor. Distopik bir bilim kurgu öyküsü ama kadınlar ve erkekler burada da aynı. Kadınlar sadece dış görünüşü değil davranışları da önemserken erkeklerin baştan sona yanlış yazıldığı gerçeği olduğu gibi duruyor. Buradan hareketle artık her şeyi bizim yerimize düşünüp hesaplayan bir dünyada yaşasak, belki de zaten yaşıyoruz, her şey değişse de kadınların ve erkeklerin ilişkilere bakış açısı ya da ilişkilenme şekilleri aynı mı kalırdı?
Eğer öyküde kadınlar ve erkekler gerçeklikten farklı davransaydı, distopya olmazdı sanırım. Zaten biz bir distopyanın içinde yaşıyoruz.  İnsan kendinden çok ileri bir şey yarattı: Teknoloji. Dolayısıyla kölesi oldu. İlerleme adı verilen duruma karşın insan aynı insan. Kurgulanmış kadınlık ve erkeklikten çıkamıyoruz. Özellikle erkeklik sadece bir cinsiyet değil zihniyet meselesi. Bu zihniyet sadece kadını değil, erkeği de mutsuz ediyor. Hatta başta da söylediğim gibi trajikomik haller ortaya çıkıyor davranışlarda. Aşk, sürekli aradığımız, bulduğumuzu düşündüğümüzde tükettiğimiz, sonra da yalanladığımız bir şey haline geldi.  İnsan duygularıyla var. Saf, karşılıksız sevgi olmadan ekonomik düzenin değişmesi neye yarar. Aşk iki insan arasındaki durumun da ötesinde, yaşamı kavrama, verili olanı aşma hali. Bu yüzden devrimle aşk kardeştir bana göre. Savaş, faşizm, terörizm iki kişi arasında başlıyorsa, yeni bir düzen kurup adını değiştirmek yetmez. Öyküden çok, öyküyü yaratan ortamı, hislerimi anlatmaya çalıştım. Umarım cevap verebilmişimdir.

Sonlara doğru şiirsel bir anlatım hâkim oluyor öykülerinize. İroni ve mizah bir kenara bırakılıp duygusallık ağır basıyor. Kitabın başı ile sonu arasında duygusal farklılıklar var diyebilir miyiz? Ayrıca şiir de yazıyor musunuz?
Öykü sıralamasını yaşama benzetmeye çalıştım. Her ne kadar yola ironi ve mizahla çıksak da, bir yerde yorulmuyor muyuz? O yorgunluk kitaba yansıdı sanırım. Şiirsel dil, masal yazarak yazmaya başladığım için bazen öykülere yapışıyor. Her öyküye yakışmıyor şairanelik. Hatta bazen onu öykü olmaktan çıkarabiliyor. Böyle bir kusurum olabilir. Ama hayır şiir yazmıyorum, haddim değil.

İpek Gönül ikinci öykü kitabınız. Öncesinde de öyküleriniz var. Bize biraz da bundan sonraki çalışmalarınızdan söz eder misiniz?
Uzun zamandır çalıştığım bir romanı tamamladım yakın zamanda. Fantastik bilimkurgu türünde. Şimdilerdeyse kafamdaki sesleri susturmak için ne yazmam gerekiyorsa onu yazıyorum. Çıt çıkmıyorsa okuyor ve yaşıyorum. Detaylı okumanız ve sorularınız için teşekkür ediyorum.

İpek Gönül / Yazar: Arzu Eylem / Notabene Yayınları / Öykü / Editör: Sibel Öz / Kapak tasarımı: Erkal Tülek/ Dizgi: Ulaş Akyol /  1. Basım 2017 – İstanbul / 112 Sayfa

Arzu Eylem, 1980 yılında Ankara’da doğdu. 1996 yılında İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi İktisat Bölümü’nü kazandı. 2011 yılına kadar İstanbul’da yaşadıktan sonra Ankara’ya döndü. On üç yıl eğitim kurumlarında İktisat, Matematik ve İstatistik dersleri verdikten sonra aşçılık ve editörlük gibi birbirini tamamlayan mesleklere yöneldi. 2008 yılından bu yana öyküleri ve inceleme yazıları Notos, Sözcükler, İzafi, Sarnıç, Dünyanın Öyküsü, Öykülem, Cin Ayşe Fanzin, Sıcak Nal, Akköy Galapera Fanzin, Radikal Kitap, Cumhuriyet Kitap, Birikim, Lacivert, Japonya, Edebiyat Haber, Düşünbil vs. dergi ve eklerde yayımlandı. Soma’nın Öyküsü: Ölüm Vardiyası, Kızlı Erkekli seçkilerinin editörlüğünü yaptı. Öyküden Çıktım Yola seçkisinde yer aldı. İlk öykü kitabı Sabır Ağacı 2013 Mart ayında yayımlandı.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.