Alain de Botton – Aşk Üzerine

 

“Alain de Botton, insanoğlunun yaşadığı en yoğun duygunun haritasını Aristo, Marx, Nietzsche, Wittgenstein, Tolstoy ve Stendhal’ın rehberliğinde çıkartıyor. Yazarın hınzır, duyarlı, gerçekçi ve bilge kaleminden aşkın tetiklediği ruh halleri birer birer dökülüyor. Bize çok tanıdık gelen bu ruh halleri, derinlikleri, çelişkileri ve sırları ile karşımıza çıkıp aşka dair söylenen, düşünülen ve yaşanan her şeyi aydınlatıyor. Felsefenin, statü endişesinin, çalışmanın ve seyahat etmenin inceliklerinden sonra sıra aşık olmanın zorlu, ancak bir o kadar da keyifli anları ile tanışmaya geldi.” Aşk Üzerine’den bir okuma parçası yayımlıyoruz…

Romantik Yazgıcılık

 

1 – Belli bir yazgıya en çok romantik yaşantımızda özlem duyarız. Genelde ruhumuzun derinliklerine inemeyen insanlarla yatağımızı paylaşmak zorunda kaldığımızdan, günün birinde(aydınlanmış çağımızın tüm kurallarına aykırı olmakla birlikte) düşlerimizin erkeği ya da kadınıyla karşılaşacağımıza inandığımız için bağışlanamaz mıyız? Bu amansız özlemi doyuracak bir yaratığa adeta batıl bir inanç duymamız, hoşgörülemez mi? Dualarımız belki yanıtsız kalacak, belki erkeklerle kadınlar arasındaki anlaşmazlık kısırdöngüsü hiç aşılamayacak ama, tanrılar olur da bize acırsa, o zaman o prens ya da prensesle karşılaşmamızı salt bir rastlantıya yormamız beklenebilir mi bizden? Bir kereliğine de olsa akılcı yorumlardan vazgeçerek, bunu romantik yazgımızın kaçınılmaz bir parçası olarak algılayamaz mıyız?

2- Aralık ayının başında bir sabah, Paris’ten Londra’ya giden İngiliz Havayolları uçağının ekonomi bölümünde otururken ne bir aşk, ne bir öykü vardı aklımda. Kış bulutlarının battaniye gibi açılıp yerini masmavi parlak sulara bıraktığı Normandiya sahilini yeni geçmiştik. Sıkılmıştım, aklımı toparlayamıyordum, havayolu dergisinde tatil beldeleri ve havaalanı hakkındaki bilgileri tepkisiz bir şekilde okuyordum. Fondaki o boğuk motor uğultusu, abartısız gri dekor, hosteslerin yapmacık gülücükleriyle uçakta insanın içini rahatlatan bir şey vardı. Aç ya da susamış değildim ama, çeşitli yiyecek ve içeceklerle koridorda ilerleyen arabayı gördüğümde uçak yolculuklarında yemek servislerinin uyandırdığı o belli belirsiz beklentiyi hissettim.

3- Sol yanımdaki yolcu sanki biraz ürkerek koltuğunun önündeki cebe yerleştirilmiş uçak güvenlik önlemlerini anlatan kartı okumak için kulaklıklarını çıkardı. Karaya ya da suya gayet sakin, kuş gibi konan yolcular, topuklu ayakkabılarını çıkaran hanımlar, cankurtaran yeleklerini hünerle şişiren çocuklarla yakıtın mucizevi bir biçimde ateş almadığı, uçağın tek parça kaldığı ideal bir kazayı gösteriyordu elindeki kart.

4- “Bir terslik olursa nasılsa hepimiz öleceğiz, dalga mı geçiyorlar?” diye sordu yanımdaki yolcu.
“İnsanları biraz rahatlatıyor sanırım,” diye yanıtladım, onu benden başka dinleyen yoktu.
“Öyle çabuk bir ölüm, o kadar da kötü bir son sayılmaz aslında, karaya çarparsa ve önde de oturuyorsan zaten hiç şansın yok. Bir amcam uçak kazasında ölmüştü. Sizin bu biçimde ölen bir tanıdığınız oldu mu?”
Olmamıştı ama o sırada hostes(işverenleri hakkında duyulan ahlaki kaygılardan habersiz halde) yemek servisine başladığı için yanıt veremedim. Portakal suyu istemiştim, bir tabak geçkin sandviçi ise geri çevirmek üzereydim ki yol arkadaşım kulağıma uzanarak, “Olsun alın. Ben yerim sizinkileri, açlıktan ölüyorum,” diye fısıldadı.

5- Ensesini açıkta bırakacak kadar kısaydı kestane rengi saçları; iri, sulu, yeşil gözlerini gözlerimden kaçırıyordu. Mavi bir bluz giymiş, dizlerinin üzerini gri bir hırkayla örtmüştü. Omuzları kırılacakmış gibi incecikti, derisi soyulmuş parmaklarından da tırnaklarını yediği anlaşılıyordu.
“Sizi aç bırakmıyorum değil mi?”
“Kesinlikle.”
“Özür dilerim, kendimi tanıtmadım, benim adım Chloe,” diye açıklamada bulundu sonra ve kolunu epeyce dokunaklı bir resmiyet içinde bana uzattı. Ardından yaşam öyküsü değiş tokuşu yaptık; Chloe, ticari bir fuara katılmak için Paris’te bulunuyormuş. Bir yıldır Soho’daki bir moda dergisinin grafik tasarımcısı olarak çalışıyormuş. Kraliyet Sanat Akademisi’nde okumuş, York’ta doğmuş ama çocukken Wiltshire’a taşınmış ve şimdi(23 yaşında) Islington’da bir dairede tek başına yaşıyormuş.

6- Uçak Heathrow’a doğru alçalmaya başlarken, “Umarım bagajımı kaybetmemişlerdir,” dedi Chloe.
“Sen de bavullarını kaybedeceklermiş korkusuna kapılmaz mısın?”
“Aklıma pek takmam doğrusu, ama bir kez New York, bir kez de Frankfurt’ta olmak üzere iki kez başıma geldi.”
“Tanrım, nefret ediyorum yolculuklardan,” diye iç geçirdi Chloe işaret parmağını kemirerek.
“En zoru da varmaktır, ben hep varış korkusu yaşarım. Bir süre uzaklaşınca, yokluğumda kötü şeyler olmuş gibi gelir, su borusu patladı mı, işimden oldum mu, kaktüslerim öldü mü…”
“Kaktüs mü yetiştiriyorsun?”
“Birkaç kaktüsüm var, bir kaktüs dönemi geçirdim de. Fallik bir saplantı belki, biliyorum, ama Arizona’da bir kış geçirdikten sonra kaktüslere merak saldım. Senin evcil hayvanın var mı?”
“Eskiden balıklarım vardı.”
“Ne oldular?”
“Birkaç yıl önce bir kız arkadaşımla birlikte yaşıyordum. Kıskançlıktan mı bilmiyorum ama, bir gün akvaryumu havalandıran aleti kapatmış, balıkların hepsi öldü.”

7- Virajlı bir dağ yolunda an an yakalanan manzaralar gibi birbirimizin kişiliklerine dair ufak pencereler açan bu sohbet, uçağın tekerlekleri asfalt piste değip, motoru geri viteste terminale seyrederek yükünü kalabalık havaalanına boşaltana dek böylece sürdü. Bavulumu alıp gümrüğü geçtiğim sırada Chloe’ye âşık olmuştum bile.

8- İnsan resmen ölmeden, herhangi birini yaşamının aşkı olarak düşünemez aslında(ki o zaman da zaten olanaksızdır). Oysa Chloe ile tanıştıktan kısa bir süre sonra onu yaşamımın aşkı olarak değerlendirmek, hiç de tuhaf gelmiyordu bana. Nedenini bilmiyorum ama, hissettiklerimi göz önünde bulundurarak ona birden duyduğum bu yakınlığın olsa olsa aşk olabileceğini söyleyebilirim. Bu sürecin iç dinamiklerini bildiğimi de iddia edemeyeceğim, deneyimlerim dışında kanıt da yok elimde. Londra’ya döndükten birkaç gün sonra Chloe ile birlikte geçirdiğimiz öğleden sonrayı örnek verebilirim. Noel’den birkaç hafta önce Londra’nın batı yakasında bir lokantada akşam yemeği yedikten sonra yapılacak hem en tuhaf, hem de en doğal şeymiş gibi geceyi onun dairesinde sevişerek bitirmemiz de bir başka örnek. Chloe Noel’i ailesiyle geçirdi, ben arkadaşlarımla İskoçya’ya gittim, ama birbirimizi her gün aradık, bazen günde beş defa konuşuyorduk –bir şey söylemek için de değil hani– yalnızca ikimizde daha önce hiç kimseyle böyle konuşmadığımızı, ötekilerin zorlama ve kandırmacadan öteye gitmediğini, (doğal olarak bir kurtarıcıya gerek duyan) o bekleyişin artık gerçekten sona erdiğini hissettiğimiz için arıyorduk birbirimizi. Yaşamım boyunca beceriksizce aradığım, düşlerimde gördüğüm kadındı o ve gülüşü, gözleri, espri anlayışı, edebiyat zevki, kaygıları ve zekâsıyla idealimdeki sevgiliye tıpatıp uyuyordu.

9- Ve birbirimize bu denli uygun olduğumuzu hissetmeye başladığım için de (yalnızca cümlelerimi tamamlamıyor, yaşamımı bütünlüyordu) Chloe ile tanışmamın basit bir rastlantı olabileceğini aklım almıyordu. Yazgı, kısmet gibi olguları gerekli şüphecilikle değerlendirebilecek yetkinlikteydim oysa. Genelde batıl inançlarım da yoktur benim, ama Chloe ile birlikte, önemsiz bile görünse bir dizi ayrıntıyı içgüdüsel olarak zaten hissettiklerimizin bir kanıtı olarak görmeye başladık; birbirimiz için yaratılmıştık biz. İkimiz de çift rakamlı yılların aynı ayında gece yarısı sularında (o 23.45’te, ben 01.15’te) doğmuşuz. Çocukluğumuzda klarnet çalmışız, okul piyeslerinde Bir Yaz Gecesi Rüyası’nda (o Helena, ben Theseus’un uşağı) rol almışız. Sol ayaklarımızın başparmaklarında iki büyük ben, arkadaki azı dişlerimizde ikimizin de dolgusu var. Güneşli havalarda ikimizi de hapşırık tutuyor, ikimizde de ketçapı şişesinden bıçakla sıyırarak alma huyu var. Hatta kütüphanelerimizdeki Anna Karenina’ların baskısı bile (eski Oxford baskısı) aynı– bunlar küçük ayrıntılar belki ama inananlar yeni bir dini nasıl kuruyorlar dersiniz?

10- Elimizdeki verilere yüce anlamlar yükleyerek zamanı kendimizce öyküleştirdik. Chloe ile uçakta karşılaşmamız Afrodit’in entrikasıydı bizce, birinci bölümün ilk sahnesiydi, öykülerin en efsanevi, en klasiğine dönüştürdük bu karşılaşmayı– aşk öyküsüne. Gökyüzündeki o dev beyin, doğduğumuz andan başlayarak yörüngelerimizi kurnazca kaydırarak bir gün o Paris-Londra seferinde karşılaşmamızı sağlamıştı sanki. Bizim için gerçekleşmişti ya; hiç gerçekleşmeyen sayısız aşkı, birilerinin bir uçak kaçırması ya da bir telefon numarasını kaybetmesi nedeniyle hiç yazılamayan pek çok aşk öyküsünü görmezlikten gelebiliyorduk. Olmuş olan ilgilendiriyordu bizi tarihçiler gibi, her durumun doğasında var olan şans öğesini göz ardı ediyor ve kendi yaşantımızın Hegel’i, Spengler’i olmaya soyunarak utanmadan büyük öyküler yazmaya yelteniyorduk. (Olay gerçekleştikten sonra ortaya çıkan) anlatıcıyı oynuyor, başımıza geleni simyalaştırıyor ve yaşamımıza inanılması güç bir nedensellik atfediyorduk. Böylece, son derece mistik ya da (daha nazikçe ifade edecek olursak) edebi bir adım atmış olmaktan suçlu bulunuyorduk.

11- Daha akılcı olmamız gerekirdi elbette. Chloe de ben de bu iki başkent arasında sık sık gidip gelmediğimiz gibi, bu yolculuğu uzun zamandır tasarlamış da değildik. Chloe, editör yardımcısı aniden hastalanınca işyerince apar topar gönderilmiş, ben de Bordeaux’daki işimin erken bitmesiyle, kız kardeşimle birkaç gün geçirmek için gelmiştim Paris’e. Charles de Gaulle ile Heathrow arasında gidip gelen ulusal havayolu şirketleri, dönmeyi istediğimiz gün sabah saat dokuz ile öğle arasında altı seçenek sunuyordu. 6 Aralık’ta öğleden sonranın erken saatlerinde Londra’da olmak isteyip de son dakikaya dek hangi uçağa bineceğimizi kararlaştırmamış olmamız göz önünde bulundurulduğunda, o gün başlarken ikimizin de aynı uçakta (yan yana koltuklarda olmasa da) bulunmasının matematiksel olasılığı 36’ya 1 kadardı.

12- Chloe sonradan bana saat on buçuktaki Fransız Havayolları uçağına binmeyi tasarladığını, ancak odasından tam çıkarken giysilerinin arasındaki şampuanın sızdığını fark etmesiyle bavulunu yeniden derlemek zorunda kaldığını, bunun da değerli bir on dakikaya malolduğunu anlattı. Otel resepsiyonu kredi kartıyla ödediği faturasını hazırlayıp sonunda bir taksi çağırdığında, saat dokuzu çeyrek geçmiş ve Chloe’nin on buçuktaki Fransız Havayolları uçağına yetişmesi olasılığı ortadan kalkmıştı. Porte de la Villette yakınlarındaki yoğun trafiği geçip havaalanına vardığında uçak çoktan kalkışa hazırmış ve Chloe bir sonraki Fransız Havayolları uçağını beklemek istemeyince, İngiliz Havayolları terminaline gidip, benim de (kendime ait bir dizi nedenle) yolculuk edeceğim on kırk beş Londra uçağında yer ayırtmıştı.

13- Ve sonra bilgisayar öyle hokkabazlıklar yapmıştı ki Chloe’yi uçağın kanat bölümüne, 15A koltuğuna, beni de 15B’ye yerleştirmişti. Güvenlik önlemlerini aktaran kart nedeniyle konuşmaya başlamamız çok ufak bir olasılıktı zaten; ikimizin de Club Class uçmayacağı da gayet açıktı, uçakta 191 ekonomi sınıfı yolcusu bulunduğuna göre Chloe’nin 15A, benim de tamamen rastlantı sonucu 15B’ye oturtulmam (birbirimizle konuşmaya başlayacağımız olasılığı ise hesaplanamıyor) 17,847’de 110, yani 162.245’te 1’e denk düşüyordu.

14- Ancak bu rakamlar elbette ki Paris ile Londra arasında tek uçak olması durumunda yan yana geleceğimiz olasılığını ortaya koyuyor, oysa altı uçak vardı, hem ikimizin de bu altısı arasında karar kılmakta tereddüt edip, yine de o uçağı seçtiğimiz için o olasılığı baştaki o otuz altıya bir olasılıkla çarpmamız gerekiyordu ve dolayısıyla Chloe ile benim bir Aralık sabahı Manş Denizi’nin üzerinde seyreden bir İngiliz Havayolları Boeing uçağında tanışmamız, 5840.082’de 1’lik bir şanstı. (p=1/36–>110/17,847=1/162(.245)–>1/162.245×36=1/5840.821)

15- Ama oldu. Ve bu hesap, bizi akılcı çözümlere götüreceğine, âşık oluşumuza dair mistik yorumlarımızı güçlendirdi. Bir olayın gerçekleşmesi olasılığı son derece zayıfken o olay yine de gerçekleşirse durumu yazgı olarak değerlendirmek suç mu? Yazı tura attığımda yazı ya da tura gelmesinin olasılığı ikiye bir olunca, biri ya da ötekinin gelmesi durumunda yüzümü Tanrı’ya dönmüyorum. Ama bu olasılık Chloe ile benim durumumda olduğu gibi 5840.82’de 1 kadar az ve mesele de aşk olunca, yazgıdan başka ne gelir akla? Bu denli zayıf bir olasılığın sonucu yaşamımızı değiştiren bu tanışma en akılcı adamın bile aklını çelerdi. Gökyüzünde birisi (on bin metre tepemizde) kukla oynatıyor olmalıydı.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Sel Yayıncılık’a teşekkür ederiz. 

Alain de Botton, 1969 yılında İsviçre’de doğdu. Eğitimini Cambridge’de tamamladı. Yapıtları on altı dile çevrildi. Hâlâ Londra’da yaşıyor. Türk okurunun Aşk Üzerine, Proust Yaşamınızı Nasıl Değiştirebilir, Romantik Hareket, Öp ve Anlat, Seyahat Sanatı, Felsefenin Tesellisi, Çalışmanın Mutluluğu ve Sıkıntısı, Ateistler İçin Din, Havaalanında Bir Hafta, Görmek ve Fark Etmek, Hayat Okulu Kitapları ve Statü Endişesi adlı kitaplarıyla büyük beğenisini kazanmıştır.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.