Aşkın Öteki Yüzü (Son/Uç) – Halis Karabenli 

“Sevgiden sonraki duraksızlığa, aşk denir.”

 ‘‘Mevsimlerin değiştiğini gördüğümden beri kızmıyorum kimseye. Her kıştan sonra bahar geliyor mutlaka… Elimde olmayan ne varsa kabulleniyorum bu yüzden. Ve elimde olanlar için de sıkmıyorum avuçlarımı… Zorla yaşanmıyor bu hayat, her şey olacağına varıyor… Olacaksam, olacaksa mutlaka bana gelecek… Ya da ben ona gideceğim, biliyorum.’’

Uluorta yaşadığım ama hiç kimseye anlatmak istemediğim acılarım var benim. Ve kanaması durmayan kalbimin bileklerinde ustura kesikleri… Aklımdan ayaklarımın altına kadar can kırıklarıyla dolu bedenim, acıyor her yanım… Her adımımda, üstünde yürümekten bıktığım ateş parçaları düşüyor avuçlarımdan. Dokunduğum her yer “Dokunma!” diyor küstahça. Hiçbir kapıyı çalmadığım hâlde, her kapı kapanıyor yüzüme. Oysa anahtarım olsa dahi girmiyorum içeri.

Terk edilmiş ve yıkılmış bir şehir var bende. Belki de kavim göçleri kadar eski ve Yaradan’ın gazabına uğramış… Bir kuyunun dibindeyim. Bir kervanın en sonunda yürüyorum her an kopmak için. Bir peygamberin, ağlamaktan kör olmuş gözleri gibi ağıtlarla dolu dudaklarımın çukuru… Kaybolmak istiyorum çoğu zaman ve uzaklaşmak her şeyden… Ve yazılmış kelimelerin, tekrar yazılamayacağını bildiğim hâlde, umutsuzca seni yazıyorum yine de…

Aşkın Öteki Yüzü (Son/Uç)

Onların hepsi aynıydı, senden önceki olmayı beceremeyenler… Yani sevdiklerim değil, beni sevenler… İlk ve son sevdiğim kadın olduğunu çok iyi biliyorsun. Onlar, “Hiç gitmeyeceğim,” diyerek gelmek istemişlerdi. İnandırıcı mı bu? Herkes bir gün gitmiyor mu? Bana göre gerçek olan, “Bir gün giderim,” doğrusuyla, yanlış olmaktır. Gideceğini belli ederek ayaküstü sevmek, tam sana göreydi. İşte sen böyleydin. Ve düşündüğüm zaman bu yüzden çok kızmıyorum, kızamıyorum. Ama ben inanmak istemiştim, anlıyor musun? Bu defa farklı, bu defa bir şeyler – sonunda da olsa- doğru olsun istemiştim. Çünkü bir umut, insanlar değişebilirdi. Ve gözlerinde okuduğum yalana rağmen, bile bile sevdim seni… İçinde olduğum hikâye beni anlatmasa da çok sevdim, inan…

Olmadı. Gidişin, bana kimsenin değişmeyeceğini, insanların her şeyden çok kendini sevdiğini tekrar kanıtladı. Severken göğüs germenin ne kadar zor olduğunu; sarılan herkesin, sevgisi yüzünden sarılmadığını ve sıcaklığını kaybeden kalbin bir daha asla ısınmayacağını…

Her şeyi anlattı sevgilim…

Huzur

“Duyduğuna, dokunmak istiyor insan…” dedim, gözlerime baktı. Yasaklı bir şarkıyı dinler gibiydi. Yüzünün yarısı yasaktı. Ellerinin yarısı yasak… Sarılmak için bile birer adım geriye gitmek zorundaydık. O da biliyordu, ben de biliyordum. İkimizden biri giderse başladığımız yere dönmek diye bir şey yoktu bizim için… Yoktu çünkü bir başlangıcımız. Saç diplerinde parmak izlerini kaybeden bir çocuktum sadece…
Ve öğrendiğimizi düşünüyorduk. Bize gösterilen her şeyden daha fazlasını yaşamak mümkündü. Sesimizin duyulmasını istemiyor ve kalbimizin ucuna basa basa geçiyorduk yanlarından… Saklandık bir vakit. Bir vakit de görmezden geldik. Hiç hayal etmeden gerçekleri yaşamaya çalıştık. Bugünün olmadığı hiçbir yer yoktu, yarının geleceğini kabullendik. Bugün, yarının koynunda uyuyordu. Ona da ses etmedik. Anlayın işte, uyandırmak istemiyorduk uyuyanları… Çünkü herkes uyanırsa biz ölecektik.

“Kahretsin!” dedi bir gün. “Acı nedir, söyler misin? Ya da mutluluk nedir gerçekten? Yaşadığımızı sandığımız bu mutluluk ya sahteyse? Ya biz de herkes gibi, hiç de gerçek olmayan bir mutluluğun acısını yaşarsak, birbirimizden nefret eder miyiz? Korkuyorum, inan… Öyle çok uzaklaştık ki herkesten, kendimizde kaybolmaktan korkuyorum. Bu kadar derin olmamız ne kadar doğru? Bizi boğar mıyız daha derinlere inersek?”

“Görmediğin gerçek,” dedim, “yaşamak istediğin gerçek… Mümkün olmayan şeyler değil bunlar… Kendimizi boğabiliriz tabii ki… Ama kendi içinde çizdiğin resim gerçek… Gerçek mutluluğu yaşamadın mı ki mutluluğun gerçekliğinden şüphe ediyorsun? Bilmelisin, bir gün acı çekecek olursak kesinlikle bu acıyı hak etmiş olacağız seninle… Ve herkes gibi olmayacağız, asla… Boğazımıza kadar batacağız! Yeri gelecek bu kadar gerçeğini yaşadığımız için pişman olacağız. Belki de ‘Hiç rastlaşmasaydık keşke,’ diyeceğiz. Şimdi, bizden başka herkesi nasıl kapı dışarı ettiysek, bu defa da onları içeri buyur edeceğiz. ‘Bakın! İşte hâlimiz,’ diyeceğiz. Sen şehrin bir yerinde, ben başka bir yerinde; meraklı kalabalığı konuk edeceğiz. Hayretler içinde kendimizde açtığımız yaralara bakacaklar, dokunmak isteyecekler, gerçekten kan kokusunu alacaklar. Hem biz seninle, herkesin yaptığı gibi harfleri rasgele yan yana getirmedik, sustuk. Görmediğin biri belirsizdir. Şimdi sana sevgi maddeseldir desem, beni en iyi sen anlarsın… Unutma; bana, “İnsan sevdiğine dokunmalı,” diyen sensin… Bana bu cesareti aşılayan sensin… İyi biliyorsun ki sen izin vermeseydin, o dikenli telleri bedeninden kaldırmasaydın, benim bunları aşmam mümkün değildi. Yine severdim seni, evet! Ama ikimiz de gördük ve yaşadık; birbirimize dokunduk biz, hem de hiç pişman olmadan. Uzaklarda gördüğüm bir ışığın, avuç içlerimde yaşadığını anladım elinden tutunca… Seni öpünce dudaklarımın varlığını keşfettim. Olmadığın zamanlarda bıraktığın izlerin üstünden geçtim tekrar. Aynaya bakıp, ‘Ben oyum!’ diyebildim. Parmaklarımı dudaklarımda gezindirdim, sana dokundum, ağladım. Geçmeyen gecelerin tek ışığı olduğu özlemim… Özlüyorum. Sen bir an bile olmayınca seni deli gibi özlüyorum. Canım acıyor. Eminim sen de öyleydin ve öylesin hâlâ… Söyler misin? Sonu ne olursa olsun önemli mi? Şu an hiç konuşmadığımız kadar konuşuyoruz ve beni asıl korkutan bu işte, senden ayrı yaşamak değil… Sınırlarımızı açıyoruz! Susalım mı yine, ister misin? Ya da artık daha fazlasını yaşamaya başlayalım. Bildiklerimizi sınamaktan korkmayalım. Mesela sen bana sırtını dönebilir misin? Yani sarıl demekten ziyade, ardını gösterebilir misin bana? ‘İşte benim uçurumum bu,’ diyebilir misin? Peki… Ben biliyor muyum senin uçurumunu? Peki ya sen benimkini biliyor musun?

Kim ne derse desin, planlanan her şey karşısında masumduk biz… İnsanlar bunun adına kader deyip geçmeyi çok iyi becerebiliyorlar. Yahu, kendilerinden nasıl bu kadar emin olabiliyorlar? ‘İşlenmemiş bir günah,’ diyorum; orada öylece duruyorsa en saf hâliyle, sevaptan ayırt edebilir misin? Ben buna masumiyet diyorum. Kimsenin ne düşündüğünü umursadığımız bir dünyada, biz yaşayamazdık zaten…

Bazen ben de kendimi özlüyorum ve hâlâ burnumda tütüyorum. Ama gerçekten bizim yaşadıklarımız güzel… Her şeye değer, anlatabiliyor muyum? Şimdi sen, bana huzur tanımını yapabilir misin? Bak, ben biraz huzur denince aklıma gelenleri anlatayım sana… Sarılmak, derim. Hep bunu dedim, yine bunu derim… Paylaşmak, derim adına. Bir ekmeği bölmek ve suyu aynı bardaktan içebilmek… ‘Ağzının kenarında yemek kalmış,’ deyip gülebilmek… Sonra banmak ağzının kenarına dudaklarını… Çekinmeden konuşmak ve susmak bazen anlayıp… Uyumak sonra aynı yatakta ve aynı yatakta uyanmak… Ağlatmak biraz belki de huzur, ağlamak biraz da… ‘Lan oğlum, nerdesin? Geç kaldın, merak ettim,’ diyebilmek. Ya da yalan söylemek, ‘Telefonumun şarjı bitti,’ diye… Özletmek biraz… Birazdan fazla özlemek huzur… İnanmak huzur, hem de âmâ gibi inanmak, körü körüne… Önemsenmek ve önemsemek huzur… Huzur, bölüşmek zamanı… Huzur, atkıyı kendi ellerinle bağlaman boynuma… Huzur, ‘Önünü kapat, üşütme; hasta olursan bakmam,’ diyebilmek ama başında beklemek sabaha kadar… Kızarak, severek ve ‘Ben sana demedim mi?’ diyerek. En ufak değişikliği görebilmek huzur… ‘Seni seviyorum…’ dememek ama anlatmak sevgiyi alışılmamış bir şekilde… Yüzünün koynunda uyumak demek huzur…

Mevsimleri karıştırmak biraz… Anlatabilsem, terlemek derim, kışın en soğuk gününde… Ya da en uzun geceyi beklememek huzur… Buzun üstünde kayıp düşmek… ‘Tutma ellerimi her zaman, sen de düşme üstüme,’ diyebilmek huzur… Kendini tutamamak huzur… Ne varsa yaşamak… Çocuk gibi küsmek bazen ve ‘Her şey yolunda gitmiyor,’ diyebilmek… Koltuğun kenarında bulduğun çoraplarım için kavga çıkarmak huzur… Sana kahvaltı hazırlarken mutfağını yerle bir edebilmem huzur… Sonra güçlü olmamak huzur… Başını göğsümde büyütmen ve kollarımla yetinmen, yetim bir çocuk gibi…”

Tabure

“Nereden başlayacağımı bilmiyorum,” diye mırıldanıyor gibiydi ve etrafında olan biten hiçbir şeyi görmüyordu. Bir saati aşkın süredir onu izliyordum. Belli ki kaybettiği henüz yeniydi ve sıcaklığı geçmemişti. Yani henüz ölmemiş… Belki biraz da alkolün verdiği etkiyle yanakları haddinden fazla kırmızı duruyordu. Ayaklarını istemsizce sallıyor, kimi zaman oturduğu taburenin yalnızca üçte birini işgal ediyordu. Öyle olduğu zaman, tamam şimdi kalkıyor, diye düşünüyor ve sonra biraz daha geri çekilmesine şahit oluyordum. Defalarca tekrarlandı bu… Defalarca ya yerinden kalkmak istedi ya da birinin peşinden gitmek…Aslında acı çeken kadınların daha güzel olduğunu düşünürüm. Belki benim ona bu kadar dikkat etme sebebim de buydu. Dudaklarının titremesi, ellerini nereye koyacağını bilememesi, telefonunun tuş kilidini defalarca açıp sonra çantasına geri bırakması, önündeki bardaktan başka bir yere bakmaması; her şeyi ele veriyordu. Bir yenilginin tam ortasında kalmış gibiydi. Farkında olmadan, küçükken annesinin parkta unuttuğu, “Baba…” diye ağlayan, korkmuş kız çocuğunu oynuyordu. Onu böyle izleyip bir hesabın üstü gibi masada kalmış olmasını görmek canımı acıtmıyor değildi. Çok iyi anlıyordum onu. Bazen hayattaki rolün değişir. Kullanılmış bir eşya gibi kenarda kaldığını hissedersin. Ya da daha önce söylediğim gibi bozuk paradan öteye gitmez değerin… Garsonun bile bahşiş kutusuna atmaya gerek görmediği, önemsiz ve değersiz bir duruma düşersin. Bunu yaşamayan nereden bilebilir?

İki yıl önceydi. “İnsanlar gerçekten yaşamamış bile olsalar, hüzünlü anlarını anlatmak için eylülden dem vururlar.” Eylül, kötü olan her şeyin sebebidir sanki… Ne gariptir ki eylülün bunlardan hiç haberi yoktur. Herkese yaptığı en büyük kötülük, ömrünü tamamlayan yaprakların düşmesine yardımcı olmaktır. Can alıcı meleğin yaptığı gibi… Vakti gelenin görevini tamamlayıp ortadan kaybolmasını, yeni bir hayata başlamasını sağlar ya, aynı öyle işte…

Tam da böyle bir zamandı… Ve aslında ben eylülün, mayıs ayından başladığına inanırım. Belki de daha önceki bir aydan… Çünkü bir şeyler yarım kalmaya başladığı zaman en muhteşem anları bile gözden kaçırırsın. Baharın geldiğini, cemrelerin düştüğünü, tabiatın yenilendiğini fark etmeyecek kadar adi bir telaşın içinde bulursun kendini… Daha ne yaşadığını anlamadan, başına gelecekleri sezersin…

Bazı mekânlar, bazı şarkılar ve bazı sokaklar vardır. Aynı mekânın, aynı koltuğu; aynı şarkıcının, aynı şarkısı; aynı şehrin, aynı sokağı… Zamanla bunlar hayatının bir parçası olacak kadar çok tekrarlanır. Sizindir artık bunlar. Sevgilinizle ortak paydanızdır. Kimseye sormadan, daha önce sahiplenen var mı, diye düşünmeden, siz de sahiplenirsiniz. Bunların hepsini yaşamış bir ilişkinin sahipleri ve beraber geçirdiğimiz yılların bize verdiği özgüven içinde, günün yorgunluğunu atmak için yine aynı mekâna gitmiştik. Tabii ki bazı şeylerin artık eskisi gibi heyecan verici olmadığını ikimiz de görebiliyorduk. Bunları söylemek için sanki birimiz, bir yerden başlamalıydı. Ama cesaret denilen o şey, özgüvenden çok daha fazlasını gerektirir. Biraz vicdansızlık içerir desem, sanırım kimseye haksızlık etmiş olmam. Gözden kaçırdığımız nokta ise şudur: Gitmeye karar veren tarafın kalbi pıhtılaşmadan öte, taşlaşır… Şimdi içinizden birileri, “Ben gittim. Ne yani, benim kalbim taşlaştı mı?” diye bana hayıflanacak. Siz gidenlere de hak veriyorum elbette. Belki de doğru olanı yapmak için, yani kalanın işkence çekmemesi için biraz bunları biliyor olmak ve cesaret maskesini yüzüne takmak gerekiyordur. Kim bilir, belki bitirme kararını veren kişi de sonra bir kenara çekilip sessizlik içinde ağlama nöbetleri geçiriyordur.

Bunlar elbette benim için varsayım. Böyle olmasını umut ediyorum. Benim gidenime de böyle olmuş olmalı… Aksi takdirde gittiği için onu daha çok suçlayabilirdim. Şimdi hafifletici nedenleri yüzünden onu affettiğimi düşünerek kendimi avutuyorum. Bir düşünün, aynı dudakları paylaşan insanlar nasıl olur da aynı tatları hissedemezler? Dizlerinde uyuttuğun, uyuduğun birinin nasıl olur da canı biraz olsun acımaz?

Evet, bunları şimdi aklıma getirmemeliyim. Az önce taburenin üstünde bıraktığım bir kadın var ve ona gidebilmek adına önceki yaşadıklarımı anlatırken bile acele ediyorum. Çünkü oturduğu tabure benim ve o taburede benim de sızmışlığım var. Farkına varamasa bile biraz sonra, en azından on ikinci kadehten sonra, orada yığılıp kalacak ve onu evine götürecek kimsesi olmayacak. Herhangi biri onun için taksi çağıracak, taksinin kapısından içeri itecek ve şoföre gülerek, “Bu sana emanet,” diyecek. Şoför de elbette sarhoşların diline yabancı olmadığı için ağzından evin adresini almaya çalışacak. Ve bunların hepsi, sabaha çok yakın bir zamanda olacak. Hangi kısa yoldan eve gideceğinin bir önemi olmadan, şoför aklındaki endişeleri kazazedeye yansıtıp, “Yeterli paran var mı?” diye soracak. Ha, bir de o lanet eve ulaştığın zaman kapının kilidini bulma sorunu oluyor. Her zaman kullandığın anahtar bir türlü kapıyı açmak istemez. Bu belki biraz beceriksizlik belki de biraz korku içeren bir durumdur. Çünkü daha önceleri çoğu kez beraber girdiğiniz o kapının ardında sizi nelerin beklediğini bilememek, insanın canına okumaya yetiyor. Belki bu konuya daha sonra değinebilirim. Ama şimdilik, biz kaldığımız yere dönelim.

Ve bazı zamanlar neden diyorum, neden bu kadar emek verilen ilişkiler bir anda bitiveriyor? Ya da gerçekten bir anda mı bitiyor? Birbirimizden beklediğimiz, en başından beri sakladığımız şey nedir? Peki kadın gözünden bakınca yanlış giden şey nedir? İlgisizlik mi?

Yapmayın… Bu sözü duyduğum zaman gülüyorum. Kadınlar, erkekleri çoğu zaman oduna benzetirler. Kendi aralarında konuşurken bile en mahrem sırlarından bahsedip, “Benim odun böyle, senin odun nasıl?” diye konuşurlar. Haksız mıyım? Hepiniz yapmasa bile bazılarınız bunu mutlaka yapmıştır. Elimde olmadan şaşırıyorum işte…

Erkeklere göre de bir kadın sahip olduğu adamdan öyle mucize değişiklikler beklememeli… Varlığınıza değer verdiğini küçük şeylerle de anlatabilir. Mesela klozet kapağını kaldırır, çoraplarından bir haftalık olanını değil de üç günlük olanını seçer, bilgisayar oyunu ve halı saha maçından sonra ona gidersiniz. Hayal kırıklığına uğramayın. Saç kırıklarınız size yetmiyor mu?

Tamam, bu biraz odunluk… “Tamam,” diyorum, “Tamam, birazdan fazla odunluk.” Ama bizler tenimizde hissettiğimiz o olağanüstü sıcaklığı kaybetmediğimiz zaman bazı şeylerin kıymetini anlamıyoruz.

Bak şimdi, ne yaptım ben? Allah kahretmesin beni! Odun, pardon, erkek okuyucularımdan kulaklarıma kötü sözler geliyor. Kulaklarım inanılmaz çınlamaya başladı. Yok, bu çınlamadan daha öte… Küfretmeyin lan bana!

Sakın! Buradaki lan kelimesi yanlış anlaşılmasın; Ankaralıyım ben ve Ankara’da biz sevdiğimiz arkadaşlarımıza lan deriz. Yani lanlı lunlu konuşuruz. Sanırım bu açıklama şimşekleri biraz olsun üzerimden dağıtmak için yeterli olacaktır. Arkadaşlar, birazcık özeleştiriden kime zarar gelebilir? Yapmayın Allah aşkına! Biraz sakin olun, olur mu?

Bir defasında erkekler ve kadınlar arasındaki farklılıklardan, beklentilerden konuşurken aynen şunları söylemiş ve arkadaş ortamında büyük alkış almıştım. Tabii ki arkadaş ortamında… Ne yani, gidip uluslararası bir toplantıda brifing verecek hâlim yok ya!

“Bazı adamların özgüvenleri fazladır. Âşık olmam, gereğinden fazla düşünmem, unutmam gerekeni unuturum, bir kadının önünde diz çökmem, hayatta sevgiden daha önemli şeyler vardır, açlıktan ölen bir sürü insan var Yok küçük bey! Bu kadınlar var ya, seni nasıl karınlarında taşıyorlarsa ayaklarının altına da almayı bilirler… Hani açlıktan falan söz ediyorsun, midenin sesini dinleyecek kadar klasik olma mesela… Çünkü açlık her şeye olabiliyor. Sonra gücüm parama yeter deme… Bedeli olmayan bir öpücüğün bedelini hiçbir şeyle ölçemezsin. Yani gün gelir cebinde taşıdığın paranın üstünde kimin resmi var, hiç ilgi çekmez. Kredi kartların bir evin kapısını açmak için yeterli olmaz. Kıymet bilenin kıymetini bilmek lazım. Bir garsondan çay istemek yerine, paşalar gibi kadınıma çay demler ve dizimde yatırırım.”

Bunları söyledikten sonra hemcinslerimin gazabına uğramadan devam etmiştim. “Bak şimdi, küçük hanım! Kıçı başı ayrı oynayan adamları aradan itinayla seçip sonra onlara, ‘Aşkım aşkım,’ diye ortalarda dolanıyorsun. Senden ne istediğini, neyinden faydalanmak istediğini görmezden geliyorsun. Sırf, ‘Seni seviyorum…’ cümlesini duymak ve, ‘Benim de sevgilim var,’ diyebilmek için yanlış sularda yüzüyorsun. İki gün sonra, ‘Evlendiğim zaman kocama ne bırakabilirim?’ diye düşünmüyorsun. Bekâretin yalnızca fiziksel bir temasla bozulduğunu sanıp ruhunu aşüfte ediyorsun. Bizim çatal dediğimiz şeyin, yemekle ilgisi olmadığını bilmiyorsun. Sen de biraz seçici ol mesela… Dudaklarından dökülene sahip çık ve kurduğun bebekli ev hayallerini hemen karnına taşıma… Biraz sert mi oldu ne? Yok, tam isabettir. Bazen, bazılarının karnına dokunmak yerine, kanına dokunurum.”

Ne konuşma ama değil mi? Bazen böyle olur işte… Haddini aştığını düşünmeden sözler peydahlarsın. Ve sözü, bu kadar uzattığım için şu an içimden kendime lanetler ediyorum. Siz de farkında olmadan beni oyalıyorsunuz. Yoksa bunu kasıtlı mı yapıyorsunuz? Taburede bıraktığım bir kadın var diyorum. Aklım onda kaldı ve gitmem lazım… Hem size detaylardan söz etmedim değil mi? Nasıl biri olduğunu daha hiç anlatmadım.

Esmer… Böyle olduğu zaman beynimde şimşekler çakıyor. Beline kadar uzanan saçları var ve saç uçları da tam sevdiğim gibi dalgalı… Loş ışıkta yanlış seçmediysem ki gözlerine bakmak için bin tane takla attığımı, defalarca lavaboya gittiğimi söyleyebilirim; gözleri kahverengi… Sıradan bir görüntüsü var. Yani sıradan dediğim, üstünde bu sene moda olan, iki taraftan yırtmaçlı etek ve gömlek… Daha nasıl tarif edeyim? Ama saçları dağınık biraz… Ve saçlarının şu an dağınık olmasının bir sebebi de parmak uçlarını devamlı saç diplerinde gezdirmesi… Sanki sevdiği adamın elleriymiş gibi bazen kendine dokunuyor. Vücut ölçülerine kadar tahmin etsem bile bunu şu an sizinle paylaşacak değilim. Bakın, kadının haberi olmadan onu hemen nasıl da sahiplendim.

O tabureye oturarak benim egemenlik alanıma girdi bir kere… “Ölsem bırakmam artık…” Sahi, ölsem bırakmam cümlesi size de tanıdık geldi mi? Gülmeyin ve dürüst olun bana… Kaç kez duydunuz bu cümleyi? Sizi gidi korkaklar… Uyanıklık edip siz de bana kaç kez terk edildiğinizi söylemeyeceksiniz. Ama ben cesur bir adamım… Bakın, sakın bu söylediğime de gülmeyin. Ben bu cümleyi bir kez duydum. Ve bir kez duymuş olmam, bir kez terk edildiğim anlamına gelir. Ama kesinlikle çok sağlamdı.

Hay Allah! Şu esmer diyorum, acaba ben sizinle konuşurken neler yapıyor? Biraz müsaade edin bana, aklım onda kalıyor, anlayın beni…

Hey! Yanlış anlamayın… Tek endişem, evine nasıl gideceği…

(…)

* Bu okuma parçasının yayını için Müptela Yayınlarına teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.