‘Generaller sadece mahkemede mi yargılanacak?’

 

“Bana işkence etseler ne olurdum, neye dönüşürdüm bilmiyorum. En çok da bunları öğrenmemek için uzak durdum her şeyden. Vicdanımla hep bunun için boğuştum. Kendi özgürlüğüm için. Ama herkes özgür olmadan kimse özgür olamıyor. Bir yerde yaşayan bütün herkesin vicdanı rahat değilse, haksızlık ve mağduriyetin sıcak nefesi durmadan burunlara çarpıp mideleri bulandırıyorsa, mutluluk mümkün olmaz kimse için. Muafiyet de.” “Tehdit Mektupları hem kişinin vicdanını hem de toplumsal hareketlerin ve toplumun vicdanını konu alan bir roman… Yetkin dili ve kurgusuyla mektup-roman türünün başarılı bir örneği.”

12 Eylül sürecine dair pek çok kitap yazıldı, filmler çekildi.Bu sürece sizin de not düşme isteğinizin sebebi nedir?
Bence bu konuda ne kadar konuşulsa az. Çünkü biz, henüz bu dönemle tam manasıyla hesaplaşamadık. Bizim gibi tecrübeler yaşamış pek çok ülkede darbeciler yargılanıyor. Biz yargılayamadık. Üstüne üstlük 12 Eylül anayasasını bile değiştiremedik. Geçmişimizle hesaplaşmadan sağlıklı bir toplum olamayız. Bireyler olarak da kendimize saygı duymamızın önünde bir engel bu.

12 Eylül sürecinde siz kaç yaşındaydınız ? Tanıklıklarınızı anımsıyor musunuz, size nasıl yansıdı ? O sürece dair sizde en çok ne iz bıraktı ?
Darbe sırasında 10 yaşındaydım, ama öncesiyle sonrasıyla birlikte neredeyse otuz yıllık bir süreçten bahsediyoruz aslında. Darbe öncesine dair hatırlayabildiklerim silah sesleri. Geceleri silah sesleri duyulurdu. Televizyondaki haberleri hatırlıyorum. Bazı insanlara idam cezası verildiğini hatırlıyorum. Çatışmalarda ölen insanlardan bahsedildiğini hatırlıyorum. Bir de genel bir kaygı havası hatırlıyorum. Bunlar bir çocuğun üzerinde iz bırakan şeyler sanırım. Sonrasında da bütün bir gençliğimizin içinde geçtiği malum baskı ortamı…

Kitabınızı mektup – roman türünde yazmayı tercih etmenizin özel bir nedeni var mıydı ?
Mektup roman türünü seçmemin nedeni karakterlerin iç dünyasına daha doğrudan girebilmek, onların seslerini okurun daha iyi duyabilmesini sağlamaktı. Ama beni asıl heyecanlandıran anlatıcı olarak mahkemeyi seçmemdi. Bütün romanın mahkeme süreciyle ve tutanaklarla anlatılması, başka bir ses olmaması kurgu açısından beni epey meşgul etti.

aslıbiçen1 aslıbiçen.anasayfa

Klişe ifade ile, “kardeşin kardeşe kırdırıldığı” bir sürecin izlerini bütün bir toplum acı çekerek, büyük bedellerle ödedi, ödemeye devam ediyor. Bugün hala kardeş kardeşi öldürüyor, ne değişti sizce ?
İnsanların birbirini öldürmesi ne 12 Eylül dönemine ne de içinde yaşadığımız şu anki döneme özgü bir şey. Hem kendi tarihimize baktığımızda, hem dünyanın tarihine baktığımızda sürekli bir öldürme, yok etme, çatışma eğilimi olduğunu görüyoruz. Mesela şu anda yaşadığımız kadın cinayetleri de bunun bir örneği. Neresi kazılsa kemik fışkıran bir ülkede yaşıyoruz ama benim görebildiğim kadarıyla ne bir sorumlu bulunuyor ne de bulunan az sayıda sorumlu gerçekten ceza alıyor. Bir şeylerin değişmesini istiyorsak milletçe önce zihniyetimizi değiştirmemiz lazım. Her şeyi mazur gören bir toplum hiçbir şeyi değiştiremez.

12 Eylül generallerinin yargılanacağına inanıyor musunuz ?
Generaller yargılanabilir belki, biraz biraz ucundan kenarından başladılar zaten. Generaller sadece mahkemede mi yargılanacak ama? Benim görebildiğim kadarıyla toplumda böyle yaygın bir talep yok. İnsanların çoğunun böyle bir şeyi gerekli gördüğüne inanmıyorum. Türkiye’de yaşayan insanların çoğu bu tür şeylerden rahatsız olmuyor ve kendileri için daha özgür bir ortam talep etmiyor. Herkesin başka başka öncelikleri var. Bence asıl sorun bizim toplum olarak böyle taleplerimizin olmaması. Generalleri zaten biz kendi içimizde yargılayabilsek, yargılanmaya başlamaları için 22 yıl geçmesi gerekmezdi.

Cihan, devrimcileri anlatırken onlarla birlikte hareket etmese de saygı duyuyor, onlar için endişeleniyor; bir şeyler yapmamakla yapmak arasında gelgitler yaşıyor. Ait olamamak insana nasıl etki ediyor ?

Aidiyet konusunun önemli olduğunu düşünüyorum. Aslında ne kadar önemli olduğunu primatolog Frans de Waal’in İçimizdeki Maymun adlı kitabını çevirdiğim zaman anladım. Maymunlar da atalarımız gibi kabile halinde yaşıyorlar ve bir kabileye ait olmak onlar için hayat memat meselesi çünkü dışarıda kalınca ölüyorlar. Bir sosyal çevreye ait olma arzusu insanın genlerinde var, çok zorlayıcı bir arzu bu. Binlerce yıllık evrimimizde beraberimizde taşıdığımız bir özellik bu ve bu yüzden de çok güçlü. Ait olamamak, dışarıda olmak bir insan için hakikaten zor. Korunmamak, kollanmamak, yalnız ve sahipsiz olmak anlamına geliyor. Bir yere ait olmamayı seçen bir insanın güçlü olması lazım yoksa yaşama isteğini kaybetmesi bile mümkün. Cihan da aşkına tutunuyor zaten, uzakta bile olsa.

Cihan hapishanenin olumsuz koşulları nedeniyle yaşamını yitiriyor. Bugün hala cezaevlerinde sağlık sorunları yaşayan tutuklu ve hükümlülerin tedavi süreçleri engelleniyor. Ve pek çok tutuklu hapishanelerde yaşamını kaybediyor…
İnsanlara bir ceza verip hapishaneye kapatıyorsunuz zaten. Bir de orada eziyet etmeye devam ediyorsunuz. Bu durum bana dehşet veriyor. Bir yere kapatılmış bir insan, kendini koruması mümkün değil, eli kolu bağlı, çaresiz, zaten orada bir sürü hükümlünün bir arada olmasından kaynaklanan olumsuzluklar var, bir de dayak, tecavüz, sakat kalma, ölüm haberleri geliyor. Bu tür kapalı ve istismara açık alanların şeffaf olması gerek.

Bahattin Perver, yaşadığı vicdan muhasebesi sırasında oğlu Cihan’a “Oğullarımızı öpmeden büyütmemiz gerekir, çünkü onları savaşlara göndeririz” diye sesleniyor.  Bu tercihin bedelini en çok kim nasıl ödüyor ?
Bu tercihin bedelini doğal olarak en çok oğullar ödüyor ama işin ironik tarafı onlar da büyüdüklerinde aynı şeyi yapıyorlar. Aynı sistemi tekrar tekrar üretiyorlar. İnsanların sadece para kazanmaya, tüketmeye, üremeye ve ölmeye zorlandığı bir sistemi tekrar tekrar üretiyorlar. İnsan toplumlarının kendilerini açıkça mutsuz eden ya da sadece kısa süreli bireysel mutluluklara izin veren bu sistemi neden böyle koruduğunu ben de merak ediyorum doğrusu.

Hayatın içine acımasızca bırakılan çocuklarını neden ancak öldükleri zaman hatırlıyor bu toplum ? Ve karşı tarafın öteki çocuğuysa, neden duygusuzca ölümü onaylanıyor ?
Ölenler hatırlanıyor mu gerçekten? İnsanlar ölenleri umursamıyorlar bile. Büyülenmiş gibi ölüme bakıyorlar. Vatan için ya da dava için ya da din için ölmenin sadece simgesel bir değeri var. Çocuklarının kaybını sadece aileler hissediyor. Toplum olarak bizde böyle yakıcı bir kayıp duygusu olsa aynı şeylerin yaşanmasına izin vermezdik.

Bahattin Perver, oğlunun hapishaneye girmesiyle kendi kişisel tarihiyle yüzleşmeye başlıyor ve vicdan muhasebesi yapıyor. Kişisel tarihlerimizle yüzleşemediğimiz için toplumsal tarihle yüzleşemiyor olabilir miyiz ?
Toplumsal tarih de kişisel tarihimizin bir parçasıdır aslında. Bu ikisinin ayrı şeyler olduğunu düşünmüyorum. Toplumsal tarihi şekillendirmenin sorumluluğundan kaçamayız. Daha ziyade hatalarımızla yüzleşmeyi becerememek gibi bir sorunumuz var. Hatalarımızı bireyler olarak çok zor kabul ediyoruz, kabul etsek bile telafi etmek için bir şey yapmıyoruz. Mesela özür dilemek genelde bize zor geliyor. İnsan  mekanizması kendini haklı çıkarmak üzerine kurulu. Devletlerin mekanizması da bundan farklı değil, üstelik ellerinde gücü de barındırıyorlar. Bir devletin hatalarını anlaması, yaptıkları için özür dilemesi iyice zor. Tabii aşırı milliyetçilik ve muhafazakârlık da daimi destek sağlayarak işi iyice içinden çıkılmaz bir hale getiriyor. Bir şeyle yüzleşmek için insanın önce hatalı olduğunu, haksızlık yaptığını kabul etmesi şart.

aslıbiçen4yatay - kare olmayacak

İçinden gelen ses vicdanını zaman zaman harekete geçirse bile, Ülkü Öncü karakteri toplumsal baskılar ve geleneksel aile değerleri nedeniyle içine girdiği girdapta kendi sonunu da hazırlıyor… Vicdan nasıl körelir?
Vicdan kolaylıkla  körelebilen bir şey. Bir düşman tanımladığınız anda vicdan diye bir şey kalmıyor çünkü karşınızdakini eşitiniz olarak görmeyi, hatta sizin gibi bir insan olarak görmeyi bırakıyorsunuz. O bir insan değilse, uyduruyorum,  müslüman değilse ya da Türk değilse ya da milliyetçi değilse, komünist değilse, hatta falanca örgütten veya mezhepten değilse… Bu listeyi tarihin her bölümünde, her ülke, her topluluk için uzattıkça uzatmak mümkün… Yani o bizden değilse o zaman işkence görmeyi, ırzına geçilmeyi, sürülmeyi, toplama kamplarına götürülmeyi, topluca öldürülmeyi, bombalanmayı, toplu mezarlara gömülmeyi hak ediyor demektir. Vicdan basit bir numarayla kolayca devreden çıkarabildiğimiz bir şey, çünkü gerçekten vicdan sahibi olmak bitkisiyle, hayvanıyla, insanıyla bütün varlıkları eşitin olarak görebilmek demek; ama insanlar çıkarları peşinden koşan mahluklar: o ağacı kesmek, o hayvanı yemek, o kabilenin bereketli topraklarını ele geçirmek istiyorlar sürekli. Çıkarların olduğu yerde düşman üretmek kolaydır, düşmanın olduğu yerde vicdan kalmaz.

Siz kimleri okursunuz en çok ?
Tabii edebiyat okuyorum ama kimi okumayı sevdiğimi sorarsanız modernistleri tercih ettiğimi söyleyebilirim. Faulkner ve Woolf çok sevdiğim yazarlardır. Klasiklerden Dostoyevski ve Dickens’ı okumak büyük keyiftir. Türk romancıların kıymetini de biraz geç olmakla birlikte anladım. Ahmet Mithat, Reşat Nuri, Refik Halid gerçekten çok sevdiğim ve sürekli okumak istediğim yazarlar.

Tehdit  Mektupları / Yazar: Aslı Biçen / Metis Yayınları  / Kapak Tasarımı: Emine Bora / 1.Baskı Ekim 2011 / 144 sayfa

Aslı Biçen; 1970′te Bursa’da doğdu. Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu. Çok sayıda kitabı Türkçeye çeviren Biçen, özellikle Dickens, Faulkner, Cortazar, Fuentes, Rushdie, Djuna Barnes, John Barth, Durrell, Arthur Phillips, A. L. Kennedy, Wallace Stevens ve Ariel Dorfman yaptığı yetkin çevirilerle tanınıyor. ‘Elime Tutun’ ve ‘İnceldiği Yerden’ romanları da Metis Yayınlarından çıktı.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.