‘Yaşadıklarımızdan hiçbir şey öğrenmiyoruz.’

 

“Osmanlı’nın sona yaklaştığı sancılı bir dönemde geçen roman, kesin gibi görünen “yıkılışa” ve henüz belli belirsiz olan “sonrasına” odaklanıyor. Milli Mücadele’ye katılanlar ile Mandacılar karşı karşıya gelmiş; Mustafa Kemal’e canıgönülden inananlarla ona güvenmeyenler kendi içlerinde ve birbirleriyle kavga halindeler… Bu kargaşanın içinde, kendisini kurtuluşa adamış 18 yaşında bir genç kız da var: Handan.” Aslı E. Perker ile Vakit Hazanı, Handan’ı ve bugünü konuştuk.

Vakit Hazan’ı okurken istemsiz bir biçimde bugün ve o gün arasındaki benzerlikleri, o günden bugüne göz kırpışları yakalamaya çalıştım. Bu kitabın yazılmasının, bu hikâyenin anlatılmasının içinde bulunduğumuz süreçle bir ilintisi olduğunu söylesem yanılır mıyım?
Tuhaf bir şekilde evet sevgili Oğuzcan. Yanılırsınız. Çünkü ben bu kitabı bundan altı yıl önce yazmaya başladım ve tam olarak dört yıl önce tamamladım. Ve ben o satırları yazarken Türkiye şu anki durumunda olmadığı gibi, bir de çok umut vaat edici açılımlar yaşanıyordu. Belki de ilk kez barışı, huzuru, refahı yakalayacağız gibi görünüyordu. En azından ben bardağın dolu tarafını görenlerdendim. Bugüne işaret edenlerin paranoyak olduğunu düşünüyordum. Şimdi kitabı, bugünün koşullarında okuyunca iki dönem arasındaki paralellik şaşırtıcı. Hatta ürkütücü.

Daha önceki söyleşimizde Bana Yardım Et’te kullandığınız anlatım dilinden söz açmıştık. Vakit Hazan’da da diğer kitaplarınızdan farklı bir dili ince ince işlemişsiniz. Hikâye anlatılacağı sözü, dili, biçimi de beraberinde mi getiriyor daima?
Benim için öyle. Ve belki de bir yazar olarak bu bana zarar veriyor. Zira okura farklı yazım tarzlarım var gibi geliyor. Ancak daha yakından bakılacak olursa dilimin her daim yalın olduğunu söyleyebilirim. İşin içine Osmanlıca da girse aynı sadelik vardır. Ama sizin de tespit ettiğiniz gibi Bana Yardım Et ile birlikte iyice sadeleştim, tam olarak ben oldum. Ve çok da memnunum, sahip çıkmaya kararlıyım.

IMG_5056

Handan duyguları ve fikirlerindeki gelgit nedeniyle içinde bir o yana, bir bu yana sallanan bir sarkaç taşıyor bana kalırsa. Peki, Handan’ın böylesi bir vatanperverliğe bürünmesinde içindeki sarkaç sebebiyle her iki kutbu da görmüş olmasının ne kadar etkisi var?
Handan’ın içindeki sarkaç  (ki çok doğru bir tanım olmuş, tebrik ederim) benim içimdeki sarkaç. Ben de sürekli sorgularım kendimi. Asla tek seferde bir şeyin doğruluğuna ya da kesinliğine inanmam. Defalarca gelgitler yaşarım. Karşı taraftan bakmaya çalışırım. Son raddede tam olarak bir fikre varırım, yüreğim son durağa gelir. Dediğiniz gibi Handan’ın, hem babası hem amcası sayesinde gördüğü iki uç var ve bu ikisi arasında sürekli gelip gitmesi onun nihai kararına ulaşmasına sebep olmuştur.

“İşin doğrusu sadece yüzüm açık olmasına rağmen bu erkeklerin huzurunda kendimi çıplak gibi hissediyorum. Yüzyıllar boyu üzerimize sinen içe kapanıklığı bir türlü üzerimden silkip atamıyorum,” diyor Handan. Handan’ın yaşadığı dönem ekseninde konuşursak, kadınlar kendilerini gizlemeye çalıştıkça özgüvenlerini de mi yitiriyorlar dersiniz? Kendini gizlemek, bir müddet sonra silinerek yok olmak durumunu kabullenmeyi de mi getiriyor beraberinde?
Benim orada kastettiğim özgüven değildi. Vücudunu rahatça sergilemek her zaman özgüven anlamına gelmez. İşin içinde bir de alışkanlıklar var. Gelenek görenek var. Ben ortaokul yıllarımda, iki yıl Erzurum’da kaldım. Üzerimde daima bol uzun bir kazak, altımda da daima bol bir pantolon olurdu. Yazın da sadece kumaş incelirdi, asla şorta, kısa eteğe geçiş yapmazdım. Sonra tatilde İzmir’e gittiğimde ilk şortu giydiğim an bu bana çok tuhaf gelirdi. Vücudumla sorunum olduğundan değil, kendimi saklamaya alışmış olduğumdan. Handan her Osmanlı kadını gibi muhafazakâr giyimli ama kişiliği yerli yerinde. Silik bir karakter değil. Silinmiyor da. Mesele giyim kuşam değil, mesele dinin kadını nereye koyduğu. Yoksa Japonlara bakın. Kazara güneş görecekler diye bir tek suratları meydanda kalacak şekilde giyiniyorlar. Ellerinde bile eldivenle geziyorlar.

Handan’ın eserleri Anadolu’ya taşıdığı dönemde kendine sorduğu bir soru roman boyunca okurun da içinde dönüp duruyor: Topluluğun hepsi erkekken nasıl oluyor da Handan’ı aralarına alıyorlar? Amcası, eğitimi ve yabancı dil bilgisi mi etkiliyor erkeklerin bu kabullenişini?
O dönemde bizim bildiğimiz ve inanmak istediğimiz gibi kadınlar o kadar da pasif değil zaten. Kadın hareketi 1800 ortalarından itibaren kuvvetleniyor. I. Dünya Savaşı ile birlikte çalışmaya başlıyorlar. Çöp topluyorlar, posta dağıtıyorlar, tekstilde çalışıyorlar. Zaten Kurtuluş Savaşı’nın pek çok kadın kahramanı da var. Handan’ın gittiği bir ev var hani Kastamonu’da. Belki hatırlarsınız. Orada bahsi geçen hanım gerçekten de tarihte yaşamış bir karakterdir. Hafız Selman İzbeli. Orada varlıklı bir kadın. Askerleri doyuruyor, kadınları örgütlendiriyor.


Vakit Hazan’ın günümüze göz kırpan bir bölümünü sorusuyla beraber size yöneltmek isterim: “Hakikaten, çok kısa zamanda asırlardır alışageldiğimiz kalıpların dışına çıkıp, müthiş bir tahavvüle tanıklık etmiştik. Biz kadınlar olarak buna hazırdık, lakin etrafımızı saranlar ve hayat hazır mıydı?”
Ne acıdır ki etrafımızı saranlar hâlâ değil. Erkekler kadınların aciz olma halinden besleniyor sanki. Bu yüzden de sürekli kadını o noktada tutmaya çalışıyor. Yeni bir kitap okuyorum. Özet olarak tıp dünyasının cinsiyeti göz önünde bulundurarak hastalıklara çözüm bulması gerektiğini anlatan bir kitap. Kadın ile erkek arasındaki fiziksel farklılıklar aslında çok mühim, hayati. Dünyanın kaderini etkiliyor. Erkeğin savaşçılığı genlerinde var ve asla huzur içinde yaşamayı seçmiyor, hayvani güdülerinden kurtulamıyor. Bazı toplumlarda daha çok, bazılarında daha az ama en nihayetinde hepsinde böyle. Kadın ise yine evrimsel olarak dönüşmeye hazır olduğundan daima değişime daha açık, ancak ne zaman iki adım atacak olsa erkek tarafından kolundan tutuluyor, geri çekiliyor. Fakat bu savaşı biz kazanacağız. Yani kadınlar. İşte tıbbi bir gerçek: evrimde daha zayıf olan cinsiyet erkekler. Erkek kromozomu her geçen gün azalıyor ve yaklaşık iki yüz bin yıl içerisinde erkek türü dünya üstünden tamamen silinip gidecek.

Karakter olarak Handan’ın amcasından ziyade yengesi dikkatimi çekti. Özellikle romanın son kısmındaki tavırları nedeniyle yengenin kaba bir milliyetçiliğe sahip olduğunu düşündüm. Günümüzdeki bu yapının izlerinin o günlerden taşındığının işareti olarak okunabilir mi bu?
Kesinlikle. Zaten günümüzdeki milliyetçi yapının temelleri o dönemde atılmıştır ve hâlâ bir arpa boyu yol alınmadığını da bugün görüyoruz.

“Geçmiş o kadar hızlı unutulacak ki kendin bile şaşacaksın. Belki bundan birkaç ay sonra savaş yaşandığı bile hatırlanmayacak. Bu memlekette herkesin menfaati maziyi unutmakta yatıyor.” Bana kalırsa bu alıntı romanın omurgalarından biri. Bir yılda onlarca patlatma yaşanan bu ülkede, yaşayanlar hayatını kaybedenleri ve o hayatlara kıyanların kimler olduğunu unuttuğu için mi aynı sarmalın içinde yol alıyoruz dersiniz? Unutmak mı kaybettiriyor bize birçok şeyi?
Türk toplumunun unutkanlığı benim çok ilgimi çeken bir konu. Ben tamamı ile göçmen bir ailenin torunuyum. Selanik ve Girit’ten Türkiye’ye göç etmişler. Şimdi artık biliyoruz ki çok büyük kayıplar yaşanmış. Hem maddi hem de manevi fakat bunlar bizim evimizde hiç konuşulmadı, anlatılmadı. Genetik travma denen bir şey var. İkinci Dünya Savaşı’nı görmemiş, 1980 doğumlu Musevi bir kadın ona savaşı anımsattığı için Paris’teki ambulans seslerine dayanamıyor. Biz ise hemen hemen her gün bir olayla gitgide daha kuvvetli bir katlanma gücüyle yolumuza devam ediyoruz. Bu işte bir tuhaflık var. Kötüyü de, iyiyi de unutuyoruz. Yaşadıklarımızdan hiçbir şey öğrenmiyoruz, orası kesin. Ama belki de bu yüzden avuç avuç antidepresan kullanmıyoruz. Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık.

IMG_5055

Roman boyunca İstanbul’daki mimari dönüşüm de arka plandan akıp geçiyor. Bilhassa son dönemde bu dönüşümün daha da korkunç bir hâl aldığından, şehrin estetiğini tamamen bozduğundan söz edebilir miyiz sizce?
Ben İstanbullu değilim, ama bu kadar hızlı, baş döndürücü bir değişimden ben bile mustaribim. Hiç mi anımız kalmasın? Hiç mi yeşil görmeyelim? Betonlar içerisinde boğulalım mı? Bir İzmirli olarak orası için de çok üzülüyorum. Dünya için üzülüyorum. Son zamanlarda en çok düşündüğüm şey: Yerküre en fazla ne kadar ağırlık kaldırabiliyor acaba? Var mı bunun bir hesabı?

Roman için bir de Spotify dinleti listesi oluşturuldu. Bu liste fikri nasıl doğdu ve şarkıların romanı hangi anlamda bütünlediğini düşünüyorsunuz?
O listeyi benim editörüm düşündü. Romanda çok önem verdiğim bir şarkı var. Hem dinlemeyi hem de söylemeyi çok sevdiğim bir şarkı. Küçüksu’da Gördüm Seni. İlk kez 14 yaşımda iken dinlemiştim ve çok etkisi altında kalmıştım. Kendimce romanda da çok hüzünlü bir ana denk geliyor. Şahsen o satırları yazarken ağladım. Beylik bir laf olacak ama benim için sanat bir bütün. Romanlarımda da, hayatımda da biri diğerinden ayrılamaz. Var oluş sebebim sanat eserleri görmek, müzik dinlemek ve okumak gibi hissediyorum.

Milliyet Kitap söyleşinizde “Şu anın Türkiye’sinde,  erkek umurumda değil. Dönüp bakmayacağım, asla analiz etmekle uğraşmayacağım, çabalamayacağım bir grup. Çünkü dönüşmüyorlar,” diyorsunuz. Bu cümlede eşcinsel erkeklerin biraz göz ardı edildiği kanısındayım. Onlar için de aynı şeyi mi düşünüyorsunuz, onlarda da bir dönüşüm olmadığını mı görüyorsunuz acaba?
Harika bir soru. Eşcinsel erkeklerde bir kadın hassasiyeti olduğu muhakkak. Asla heteroseksüel erkeklerle aynı kefeye koymam. Doğrusu erkeklerden bahsederken eşcinsel erkekler aklımın ucundan bile geçmemişti. Onları bizden görüyorum belli ki.

Röportajı bitirmeden Aslı Erdoğan ve Necmiye Alpay’dan da söz açmak isterim. Aslı’nın Arkadaşları topluluğunda ilk andan bu yana yer alıyorsunuz. “Bugüne kadar Aslı Erdoğan’ın cümleleri bizi kaç intiharın eşiğinden çekip aldıysa bizim de şimdi ona bu borçların tümünü gözü kapalı ödememiz gerekiyor,” diye yazmıştım bir yazımda. Bu yüzden topluluğun her etkinliğini, her yeniliğini yüreğim kıpır kıpır takip ediyorum. Aslı’nın Arkadaşları’ndan ve sonrasında bu sivil inisiyatifin adını değiştirerek yoluna devam etmesinden bahsedebilir misiniz biraz?
Aslı Erdoğan ve Necmiye Alpay tahliye oldular ve ben hayatımda ikinci kez mutluluktan ağladım. (Birincisi doğum yaptığımdaydı.) Her şey kendiliğinden gelişti. Tamamı ile vicdani bir mesele. Bu ülkede bir yazarın kendini bir başka yazarın haksız yere tutuklanmasından soyutlamasına imkân yok. Olamaz. Bu süreçte bir kez daha şunu gördüm. Kadınlar el birliği yaptı, çok cesur davrandı, işi ele aldı, kimseyi, özellikle de erkekleri beklemedi. Ayrımcılık yapmıyorum, olanı söylüyorum. Vicdanımız daha çabuk devreye girdi ve neyse ki bu sefer bizi kolumuzdan tutup engellemelerine müsaade etmedik.

IMG_5054

Vakit Hazan / Yazar: Aslı E. Perker / Everest Yayınları / Roman / Editör: Didem Ünal / Kapak Tasarımı: Faruk Baydar / Sayfa Tasarımı: Zülal Bakacak / 1. Basım: Kasım 2015 / 423 Sayfa

Aslı E. Perker 1975’te İzmir’de doğdu. İlkokul, ortaokul ve lise öğrenimini babasının görevi nedeniyle farklı Anadolu şehirlerinde okuyarak tamamladı. Dokuz Eylül Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Amerikan Kültürü ve Edebiyatı bölümünden mezun olduktan sonra sırasıyla Aktüel Dergisi, Radikal, Yeni Binyıl ve Sabah gazetelerinde gazeteci/röportör olarak çalıştı. 2001 yılında New York’a taşınmasıyla birlikte edebiyat çalışmalarına ağırlık verdi ve ilk romanı Başkalarının Kokusu 2005 yılında yayımlandı. 2009 yılında çıkan ikinci kitabı Cellat Mezarlığı sekiz, 2011’de onu takip eden Sufle yirmi üç dile çevrildi. 2015’te Bana Yardım Et yayınlandı. Perker, Kar İzleri Örttü adlı karma öyküler kitabında “Ziu’nun Kar Küresi” adlı öyküsüyle yer aldı. Aynı hikâye Almanya’da Random House tarafından yayınlanan Einmal werdet ihr noch wach… isimli suç antolojisinde de yer aldı. On dört kadın yazarın öykülerinden oluşan Alis, Harikalar Diyarı’ndan Tüymüş Bulunuyor’a “Terapi” adlı kısa hikâyesiyle katkıda bulundu.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.