Bu roman bir yanıyla ölmüşlerimin arkasından okuduğum Fatiha. Ama neşelisinden.”

 

“‘Birilerinin sırasını çalmış ayol bu! İflah olmaz hiç.’ Kesmeşeker’in kehaneti doğru çıkar ne yazık ki. Sırası çalınan ve ne bu dünyaya ne de diğer dünyaya ait olan sadece istediği gözlere görünen Reşat, daha ilk günden başlayarak Adnan’ı ortadan kaldırmak için akla hayale gelmeyecek kazalar tertip eder. Elbette Azrail Efendimizden de fikir ve yardım alarak. 1940’lı yıllardan günümüze kadar uzanan, yer yer fantastik öğelerle yüklü, mizahi yönü ağır basan bir hikâye anlatıyor Aslı Tohumcu. Ölü Reşat devreye Tanrı’nın ve meleklerinin de girmesiyle iyice renklenen sürpriz bir finalle okuru şaşırtıyor.” Aslı Tohumcu ile 2014’ün öne çıkan kitaplarından biri olan Ölü Reşat üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik. 

“Beni ve sevdiklerimi esirgeyen ve yaşatan Bursa’ya… Bütün ölmüşlerimin ruhuna…” İthaf, bir duanın başlangıç ritüelini andırıyor. Daha başlar başlamaz, bu ithaf ile roman arasında derin bir bağ olduğu izlenimine kapılıyor okur. Nedir bu bağ acaba? Var mı öyle bir bağ?
Bağ olmaz mı, var tabii! Bu roman bir yanıyla ölmüşlerimin arkasından okuduğum Fatiha. Ama neşelisinden. İhtiyaçları var mıydı benim duama derseniz, sanmam, benim ihtiyacım varmış… Şöyle en fantastiğinden, en uçuğundan bir hikâye uydurmaya da acayip ihtiyacım varmış, bunu da en rahat aile içinde yapabilirdim sanırım, öyle de yaptım sonuçta Ölü Reşat’la! Babamın, dedemle babaannemin hayatlarını temel alıp yetişkinler için bir masala dönüştürdüm. Sevdiklerimi ve Bursa’yı anımsamak, köklerime dönmek, çocukluğumun yüzünü güldürmüş çok şeyi güler yüzle, hatta güler yüz ne demek, kahkahayla anlatmak ilaç gibi geldi.

image8

Tanrının bir karakter olarak romana malzeme olması, Türk Edebiyatında –en azından benim için- çok sık karşılaşılan bir durum değil fakat Batı Edebiyatında pek çok kez anlatıya katılan bir gerçek. Bu açıdan düşünüldüğünde, Tanrının kurguda yer alması, Ölü Reşat’ın belkemiği biçiminde göründü gözüme. Ne dersiniz?
Doğru diyorsunuz. Romanı yazmaya oturduğumda niyetlendiğim bir şey değildi ama, doğarken sırası çalınmış bir çocuğun hikayesini anlatırken yaratıcının işe karışmaması düşünülemezdi! Romanın konusu kaderi sorgulamaya da müsaitti ya da bunu sorgulamayı, kaderle dalga geçmeyi getirdi. Ayrıca hayli komik sahne ve bölümler yazmama da yol açtı bu durum; sonuçta roman boyunca kendi yarattığı dünyadan ve o dünyaya saldığı canlılardan sıkıldığını açık eden bir yaratıcı görüyoruz.

Bir noktada Aziz Nesin de görünüp kayboluyor romanda. Adnan’ın tanıklık ettiği söylenen bu ilk haksızlığı, Madımak Oteli’nin yakılması takip ediyor. Bu tanıklıklar Adnan’ı ne derece etkiliyor? Tanıklığın yüklediği sorumluluğun karşılığını hayata verebiliyor mu?
Vicdan sahibi herkesi etkilediği kadar etkiliyor Adnan’ı da bu tanıklıklar. Romanın merkezi bu tanıklıklar değil, o yüzden özellikle bir sorumluluk hisseden bir karakter yaratmadım. Ama elbette kimsenin arkasından konuşmayan, kimsenin malına göz dikmeyen, hakkını yemeyen bir karakter Adnan. Bu yönleriyle yeterince sorumlu ve ahlaklı bence. Bir insanın ömrünü ya da o ömrün epeyce bir kısmını anlatırken, onu yaşadığı toplumdan kopuk düşünemez, anlatamazsınız ayrıca, inandırıcılığınızı yitirirsiniz çünkü.

image2

Romanın beni belki de en çok etkileyen kısımlarından biri: “Osmangazi Ortaokulu’nun Müdürü Muzaffer Bey, her sene olduğu gibi bu sene de talebeleri okulun bahçesinde toplayıp, ‘Bana kızan, hıncı olanlar vardır. Duvar dibinde sırtımı size dönerek duruyorum. İçine taş ve benzeri unsurlar koymadan beni kartopuna tutup rahatlayabilirsiniz.’(diyor.)” Muzaffer Bey de romanın getirdiği fantastik yanın ürünü mü yoksa gerçekten böyle biri olabilir mi diye düşünmeden edemiyorum?
Bu olay gerçek, babamın ortaokul müdürü öğrencileriyle böyle bir diyalog kurmuş, kuruyormuş. Duyduğumda inanamadım. İnsan ne hissedeceğini bilemiyor değil mi? Özellikle kulağımızın çekilmesine ve gözdağı verilmeye bunca alışmışken…

“Şehir Tiyatroları Genel Müdürlüğü’ne eski bir güreş hakemi, zabıta müdürü atandı. Bu kadar fantastiğini yazacak yazar anasının karnından doğmamıştır.”


Ölü Reşat o kadar canlı bir roman ki, 1940’lardan bu güne gelirken şimdinin sakat yanlarına bağlanıyor birçok açıdan. Bunun yanında birçok yazara, oyuncuya da kurgusunda yer açıyor. Erdal Özyağcılar da bu isimlerden biri. Reşat musallat olmaktan son anda vazgeçip, “tiyatroya gönül verdiğinden bu memlekette nasılsa Allahından bulacağı için rahat bırakmaya” karar veriyor. Tiyatroların durumu hakikaten bu kadar mı içler acısı sizce?
Sadece tiyatro olsa keşke! Bence sanatın içler acısı ya da tehdit altında olmayan türü yok şimdilerde. Ama madem laf tiyatrodan açıldı, daha bugün, biz bu söyleşiyi yaparken, İstanbul Büyükşehir Şehir Tiyatroları Genel Müdürlüğü’ne eski bir güreş hakemi, zabıta müdürü atandı. Bu kadar fantastiğini yazacak yazar anasının karnından doğmamıştır. Ama elbette bu insan eliyle yapılan bir kötülük, kültürsüzleştirme, Allahından bulmak lafın gelişi…

Ölü Reşat’ın bitmesine yakın bir yerde kendi edebiyatçılığınızı babanızın gözünden değerlendiriyorsunuz sanki: “Adnan’ın tansiyonunun fırlayıp kulaklarına kadar kıpkırmızı kesilmesine yol açacak cümlelerle dolu kitaplar yazmak.” Kendi kendinizi dış göz olarak değerlendirmenin yanında başka manalar da içerdiğini düşünüyorum bu tümcenin, yanılıyor muyum?
Siz nasıl hissedersiniz bilmiyorum ama bunu söylemek beni güldürüyor: Babamın geçmişte benim yazdıklarım yüzünden tansiyon sorunu yaşadığı ve bu konuda ağzını açıp tek kelime etmediği doğrudur! Ve evet, bir şeylerle dalga geçiyorum bu yorumu aktararak. Ama kendimle, ama babamla, ama ebeveyn çocuk ilişkisiyle, muhtemelen hepsiyle… Bir de şöyle bir şey var tabii; en kötü yazarın bile kendisini tanrılaştıran okuru vardır, yazarı bazı duygulardan, kaygılardan uzak düşünme hatasını işler okur. Ama işte yazar da insandır, ben de insanım, kitaplarımı kaç kişi okursa okusun ille de babam, ille de annem beğensin isterim. Ya da… eleştirmenin Allahı yerden yere vursa yazdıklarımı bir noktada tınmayabilirim, ama anne babamdan gelecek küçücük bir eleştiri beni yıkabilir. Böyle işte, daha ne diyeyim…

image7

Fantastik ögeleriyle, çokça otobiyografik içeriğiyle, kısmen yeraltı edebiyatına kayan tavrıyla, mizahi yanıyla, kent kültürü ve tarihi göndermeleri de olan bir roman Ölü Reşat. Sanıyorum bu parçaların bir araya kolayca getirilmiş gibi durmasında en önemli etken anlatım dili. Belli ki anlatım dili üzerinde çok uğraşılmış. Hikâyeyi diri tutan anlatım dili üzerine bir şeyler söylemek ister misiniz?
Bir masal, fantastik, uçuk kaçık bir hikâye anlatmaya çalıştım Ölü Reşat’ta. Dolayısıyla genel olarak masalsı bir dil kurmaya çalıştım romanda. Ama matrak da bir roman ya bir yanıyla, o matraklığı da kendi içimden çıkardım döktüm kâğıda, beni bilen bilir o açıdan. Romanda yıllar geçtikçe bunu dile de yansıtmaya çalıştım ama bilmiyorum ne derece başarılı oldum. Ayrıca sürekli bir ayağı çukurda yaşayan bir adamdan bahsetsem de, depresif değil aksine epey neşeli bir hikâye anlattığım için yer yer hızımı alamamış olabilirim.

“…o vakitler karıkoca da olsalar kadınlarla erkekler pek sohbet etmez, kadının fazla lafa karışanını kimseler sevmezmiş.” Peki, şimdi durum ne kadar farklı dersiniz? Halen aynı anlamsız ‘söylem’ geçerli değil mi?
Nedense beni çok güldüren bir cümle bu ama komik bir yanı yok elbette. Bu yorum bugün için de geçerli diyebiliriz. Hatta durum iyice vahşileşmiş olabilir; kadının konuşanı sadece evlilikte değil hiçbir ortamda, hiçbir türlü istenmiyor. Erkekleri hayatın her alanında alttan almak, idare etmek zorundaymışız gibi bir tablo var. Ama romanda Fahriye Hanım dikkat ederseniz vilayetin ilk boşanan kadınlarından ve ailenin her türlü idaresi de onun elinde. Anlatıcı nasıl yorumlar yaparsa yapsın en azından romanda anlatılan pederşahi bir aile değil. Buna da romancının züğürt tesellisi diyoruz. 

Roman boyunca yer yer öne çıksa da arkadan hiç eksilmeyen Bursa atmosferi ve şehrin insana dair kırgınlıkları da var hikâyede. TOKİ’nin lafı geçse de, tarihi eser yapıların yanlış restorasyonları da geliyor akla, bilinçli biçimde zarar görmesi de. Bursa bu anlamda çok zedelenmiş bir şehir mi? Tıpkı İstanbul gibi?
Bursa ne yazık ki İstanbul’a öykünen bir şehir. Taşra olmanın özgüvensizliği diyelim buna. Özgüven sahibi olsaydı İstanbul’un kendine öykünmesini beklerdi. Benim çocukluğumun Bursası’yla bugünkü arasında dağlar kadar fark var. Artık bir dolu güzel kitapçısı, sinema ve tiyatro salonu, kütüphanesi (şiir kütüphanesi bile var yahu!) olabilir ama semt başına bir AVM’si de var… Şehrin en tarihi yerinde dünyanın en çirkin yapılarını kondurmayı marifet ve bu marifeti de gelişme sayan bir zihniyete Bursa da yeniliyor elbette. Ha, İstanbul’un kendi seçimi mi böyle olmak derseniz, haklısınız, o garibin de bir suçu yok!

image3

Ölü Reşat / Yazan: Aslı Tohumcu / Doğan Kitap / Roman / Kapak Tasarımı: Funda Çolpan / 1. Basım Eylül 2014 / 155 Sayfa

Aslı Tohumcu; Aralık 1974’te Leverkusen’de doğdu, çocukluğu Bursa’da geçti. İngiliz edebiyatı öğrenimi gördü; çeşitli yayınevlerinde editörlük, televizyonda muhabirlik yaptı, kitap ekleri çıkardı. 2003’te Abis, 2006’da Yok Bana Sensiz Hayat, 2010’da Şeytan Geçti ve Taş Uykusu adlı kitapları yayımlandı. Çocuklar için Üç, İkiii, Birr, Ateş! (2012-2014) adlı öykü kitaplarını ve üç kitaplık Bolbadim Günlükleri (2013) dizisini kaleme aldı. Radikal Kitap’ta tanıtım yazıları yazan Tohumcu, kızıyla birlikte İstanbul’da yaşıyor.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.