“Seks işçiliği alanına girmek, bir sürü iktidar ilişkisini deşifre etmek demek.”

 

Araştırmacı Aslı Zengin’in “İstanbul’da Hayat Kadınları / Seks İşçiliği ve Şiddet” alt başlığıyla yayımlanan İktidarın Mahremiyeti kitabı, seks işçiliği yapan kadınların hayatlarını anlama çabasına odaklanıyor ve devletin bu alanda kendisini “cinsel ve eril” olarak kurmasının izlerini sürüyor. Aslı Zengin, “Hayat kadınlarını ‘kötü’, ‘düşmüş’ ve ‘namussuz’ kadın diye yaftalayan ve bu yolla diğer kadınların da ‘namusunu’ tanımlayan egemen dilin ötesine geçerek, seks işçiliği hakkında yeni bir dil oluşturma yönünde feminist bir katkı olarak görüyorum” diye anlatıyor kitabını. İktidarın Mahremiyeti seks işçilerinin yaşamına odaklanmış gibi görünse de, aslında devletin hepimizin özel hayatlarında, bedenlerinde kurmaya çalıştığı iktidarını deşifre ediyor.

Devletin “seks işçiliği” alanına yaklaşımı, yalnızca para karşılığı seks yapan insanların hayatını düzenlemekten çok, tüm yurttaşların bedenleri, mahremleri ve özel hayatlarıyla ilgili bir baskıcı sistemi örgütlemeyi mi hedefliyor?
Evet böyle söylemek pek tabii mümkün. Özellikle kadın yurttaşlarının bedenleri ve mahremleri üzerinde daha sıkı ve baskıcı tedbirler aldığını dile getirebiliriz, çünkü devlet “fuhuşla” alakalı geliştirmiş olduğu yasal düzenlemelerle kadınlar için “namuslu” ve “namussuz” diye iki ayrı kategori tasarlıyor. Aslında bu kategoriler sadece “fuhşa” dair düzenlemelerle oluşturulan kategoriler değil; zaten toplumsal hayat içersinde belirli iktidar ilişkilerinin ürettiği ve kadınların bedenlerini, mahremlerini ve “özel hayat”larını zapturapt altına alan sınıflandırmalar. Ama devlet yurttaşlarıyla toplumsal cinsiyet açısından nötr bir ilişki kurmaktansa bu iktidar ilişkilerini kendi iktidar araçlarına eklemleyip, hatta bu yollarla bu ilişkileri sürekli olarak tekrar üretip erkek ve kadın bedenleriyle ayrı ilişkiler kuruyor. Olayı namus üzerinden görmeye başlayınca sadece seks işçilerini değil, tüm kadınları aynı anda denetleyen bir toplumsal örgütlenmeden bahsetmek gerekiyor. Sadece seks işçiliği açısından geliştirilen yasal düzenlemelere bakacak olursak bile kadın bedenini ve yaşamını cinsellik üzerinden cezalandıran ama erkeklere hiç de dokunmayan bir tüzükten bahsediyoruz.

Kitabınızın, “feminist literatüre katkı” sağlamasını istediğinizi sık vurguluyorsunuz. Türkiye’deki var olan feminist literatür seks işçiliğine nasıl bakıyor?
Aslında Türkiye’de henüz böyle bir literatür tam olarak gelişmiş değil. Daha emekleme aşamasında diyebiliriz. Yani birkaç sağlık raporu, dergi ve kitaptan başka bir külliyat yok henüz. 2007 yılında Ayşe Tükrükçü ve Saliha Ermez’in bağımsız milletvekili adaylıklarından sonra seks işçiliği ve fuhuş tartışmaları belirli feminist ve sol çevrelerde yapılmaya başlandı fakat sonra birden bu tartışmalar durdu. Aslında son yıllarda bu konuyla ilgili araştırma yapanların sayısı arttı ve eminim bu çalışmalar meyvelerini yakın gelecekte vermeye başlayacak. Tavır alması zor bir alan olduğundan çoğu kişinin bu konuda kafası karışık ve daha çok beraber tartışmaya ihtiyacımız var. Bahsettiğim tartışmaları yaparken de seks işçiliğinin asıl özneleriyle bu tartışmaları yürütmek önemli. Bu ise yeni yeni tekrardan kendine alan bulmaya başlayan bir durum.

Fuhşun, “erkeklerin kadınların bedenini” yönetme hakkını kurumsallaştırdıkları bir alan olduğu tezi, bugün aşılmış ve kıymet verilmeyen bir görüş mü?
Aslında hâlâ kabul gören bir tez. Özellikle fuhuş/seks işçiliği tartışmalarında iki ayrı uç var: İlki fuhşa vurgu yapıp seks işçiliği kavramını kullanmaya tamamen karşı çıkan ve bunun sadece erkek cinselliğine hizmet eden bir kurum olduğunu, dolayısıyla da kökünden yok edilmesi gerektiğini savunan grup. Diğer uç görüş ise seks işçiliğini aşırı liberal bir perspektiften görerek bunu seçime dayandıran, hatta özgürleştirici bulan grup. Bu iki grubu bir çizginin iki zıt ucu gibi düşünürsek aslında aralarında kalan uzantıda yer alan bir sürü farklı pozisyon var. Ama bahsettiğiniz görüş hâlâ çok yankı uyandıran ve birçok ortodoks feminist tarafından desteklenen bir pozisyon. Seks işçiliği yapan birçok aktivist bu katı görüşlerinden dolayı bu görüşü benimseyen feministleri yıllar içerisinde çok sert biçimde eleştirdi ve kendilerinin deneyimlerine sözcülük yapmadıklarını dile getirdiler. Yapılan eleştiriler sayesinde feministler ile seks işçileri arasında yeni köprüler kuruldu. Hâlâ da kurulmaya devam ediliyor.

Fuhuş alanını, “seks işçiliği” kavramıyla tarif ettiğimizde insan hakları ve çalışma koşullarıyla ilgili bir sosyal çerçeve kurmuş oluyoruz. Ve bu alanın demokratikleşebilmesi için de bir mücadele zemini tarif ediyoruz. Peki yeterli mi? Bu kavramsallaştırma, para karşılığı seks yapan insanların dünyasıyla ilgili ihtiyaçları karşılıyor mu?
Hayır, maalesef karşılamıyor. Yani seks işçiliği kavramının da dışarıda bırakmış olduğu bir sürü deneyim ve seks alışveriş biçimi var. Karşılığı illa ki her yerde aynı olmayan ve aynı motivasyonlarla yapılmayan seks alışveriş biçimleri varken hepsine birden seks işçiliği demek çok doğru değil. Bir de seks işçiliği kavramı bu işi yapanların yaşadığı her türlü şiddet biçimini karşılayabilen bir kavram değil. Sadece ekonomi politik temelli değil, kültürel, etnik ve toplumsal cinsiyet temelli bir sürü şiddet biçimi de bu işin parçası. O yüzden seks işçiliği derken, bütün bu şiddet ilişkileri kesişimiyle beraber düşünmek lazım. Diğer bir yandan seks işçiliği kavramında ısrar etmek kısa dönemde önemli, çünkü bu kavram sayesinde hayat kadınları, içinde bulundukları sorunları özellikle yasal haklar, yani çalışma, güvenlik, sosyal güvence ve sağlık koşulları çerçevesinde dile getirip siyasi mücadele verebiliyorlar. Öte taraftan seks işçiliğindeki ısrarın daha fazla devlet denetimi getireceğini söyleyen bir kamp da var ama bu daha çok seks işçiliğinin kayıtlı olarak yapılmadığı bağlamlara dair geliştirilen bir eleştiri. Türkiye’de ise zaten devlet en başından beri bu işin en başat aktörü ve denetleyicisi.

aslızengin4 aslızengin3

“Devlet ve mahremiyet ilişkisinden, devletin cinsel yaşam ve aile süreçlerine dair geliştirdiği belirli değerler ve normlar üzerinden kişilerin özel hayat alanlarını iktidarın vazgeçilmez bir siyasal alanı olarak kurmasını anlıyorum” diyorsunuz. Aslında evlerimizin içine de genelevlere baktığı gibi mi bakıyor?
Eğer analizimizi kadın cinselliği ve bedeni üzerinden kuracaksak çok fazla ortaklık görmek mümkün. Mesela aile veya ev içi alan dediğimiz yer özel alanmış ya da mahremmiş gibi tahayyül edilip sanki bu alanın siyasetle veya devlet politikalarıyla bir alakası yokmuş gibi lanse edilir. Halbuki kaç çocuk yapmamız gerektiğinden, bu çocukların anneleri tarafından nasıl yetiştirilmeleri gerektiğine kadar bir sürü sözde özel alana ait olması gereken kararları devlet kişilerinden birer vecize olarak sık sık işitiyoruz. O anlamda çok kaba bir tabirle aile içindeki kadın devlet tarafından nüfus planlama ve yetiştirme aracı olarak görülürken, genelevdeki kadın erkeğin bir türlü “zapt edilemez” cinsel gücünü sakinleştirmesi gereken beden olarak görülüyor. Yani devlet hem geneleve hem de evlerin içine dikmiş gözlerini bakarken bir madalyonun iki yüzü gibi bakıyor.

Devletin, tüm toplumu erkek ve heteroseksüel hiyerarşiyle örgütlemesinin en kolay okunduğu yer mi fuhuş alanı?
Aslında bu örgütlenmeyi ayan beyan okuyacak o kadar çok şey var ki Türkiye’de! Hele 2011 yılı, mahkemelerin tecavüz davalarında aldığı dehşet kararlarla bu örgütlenme biçiminin tarihine damgasını vurdu. Misal, N. Ç. davasında 13 yaşında bir kızın 26 kişi tarafından tecavüzüne karşı erkeklerin nasıl birlik olduğunu ve yaşanan dehşete utanmadan “rıza” adını koyup suçluları nasıl asgari cezalar vererek koruduğunu hepimiz gördük. Sadece bu dava da değil, her gün farklı düzeylerde türlü çeşit bir sürü örneğini görüyoruz. Bir gün başbakan çıkıyor kadınlara üç çocuk yapmalarını salık veriyor, başka bir gün bir diğer kurumsal kişi çıkıyor, Kürtler ile Türkleri birbirinden kız alıp vererek barıştırma çağrısında bulunuyor. Ya da devletin bakanı çıkıp eşcinselleri hasta ilan edebiliyor ve böylece nefret cinayetlerine kapı açabiliyor. Yani demek istediğim, bu erkekçi ve heteroseksüel devleti görüp anlamak için maalesef örneklerimiz çok fazla. Fuhuş alanı bunlardan sadece bir tanesi.

“… kayıtsız fuhuş alanında polisin, genelevlerde ise genelev patronlarının ve müşterilerin uyguladığı cinsel şiddet erkeğin cinsel arzusu için ayrıcalıklı bir alan kuruyor. Bu alanlar heteroseksüel yakınlık biçimlerinin ve erkeğin cinsel arzusunun zorunlu cinsel ihtiyaç olarak yasallaştığı yerler. Bu algılayış kendisini devletin cinsel şiddeti seks işçisi kadınların ve kadınların bedenlerini düzenlemede ve kontrol etmede bir araç olarak kullanmasında gösteriyor” diyorsunuz. Bu söylediklerinizin yanı sıra, kadın cinselliğinin toplumsal görünürlük kazanmasının bir alanı değil mi “fuhuş” alanı? Bu özel “dikkat”, bu öfke aslında buna mı?
Kesinlikle doğru! Aslında hayat kadınlarını belirli yerlere kapatma saikinin ardında kadınların aktif cinselliğini toplum sahnelerinden silme amacı da var. Seks işçisi kadınlar aslında kapılar ardına saklanması gereken ve toplum tarafından sürekli ayıp diye yaftalanan kadın cinselliğini bir yandan da toplumun yüzüne sürekli çarpan kişiler. Türkiye’ye genel olarak baktığımızda kadının aktif cinselliğinin tabu olarak görüldüğü, böyle bir cinsellikle karşılaşıldığında bunun namussuzlukla yaftalandığı ve sürekli erkeğin cinselliğine aktif bir anlam yüklendiği ve yüceltildiği bir yer. Tabii aslında bu durumun sınıfsal analizini de yapmak gerekiyor, çünkü bazı kadınlar aktif cinselliklerini ne kadar sergileseler de toplum tarafından aynı şekilde yargılanmıyorlar. Misal, İstanbul bazında düşünecek olursak, Nişantaşı, Bebek veya Etiler gibi yerlerde aktif kadın cinselliğine müsamaha çok daha fazla. Ama toplum geneline bakacak olursak tahammülsüzlük sadece seks işçileri sayesinde değil, namus ve kadın cinayetleri dolayısıyla da kolayca anlaşılabilir.

Devletin “kayıtlı” ve “kayıt dışı” fuhuş tarifi, nasıl ilişkilenmeler yaratıyor?
Aslında tüm kitap bunu anlatıyor. O yüzden bu sorunun cevabı çok uzun. Ama kısaca şunu söyleyebilirim ki, devletin kayıtlı ve kayıt dışı fuhuş tanımlamaları hem bu tanımlamalara denk düşen mekânlara hem de bu mekânların öznelerine dair, birbirinden farklı iktidar tekniklerinin geliştirilmesine neden oluyor. Yani devlet fuhuşla alakalı yaptığı tariflemeler üzerinden kendi iktidarını da mekân ve şiddet üzerinden farklı formlarda uyguluyor.

Akşam gazetesinde Eyüp Tatlıpınar’a anlattıklarınızda, 2001 yılından bu yana genelevlere kayıt yaptırmanın yasaklandığı bilgisini hatırlatıyorsunuz. Devlet, fuhşu kayıt dışı alana çekmek mi istiyor sizce?
Sadece İstanbul genelevine kayıtlar durmuş durumda yoksa diğer genelevlerle ilgili böyle bir malumatım yok. Devletin tam olarak ne yapmaya çalıştığını bilemiyorum ama yasal olan seks işçiliğini bu yolla bitirmeye çalışıp sonra da “fuhşu bitirdik” propagandası yapmayı amaçlıyor olabilir. Öte yandan kayıtlı seks işçiliğinin bitmesi, seks işçiliğinin bitmesi anlamına gelmiyor, çünkü bu sefer kayıt dışı alanda seks işçiliği iyice artıyor. Bu kayıt dışı alandan rant sağlayan insan sayısı ise çok fazla. Yani denetleme mekanizmaları keyfi ve daha esnek işlediği için, kayıt dışı alan kayıtlı olana göre türlü çeşit kurumsal ve kurumsal olmayan aktöre çok daha fazla kâr sağlayan bir alan.

Fuhuş, kayıt dışı alana kaydığında devlet açısından daha mı “kolay” yönetilebilir hale geliyor?
Daha kolay veya zor diye bir değerlendirme yapmaktansa denetimin daha keyfi temellere dayandığını söylemek mümkün. Mesela kimi polislerin kendilerine verilen yasal gücü işlerine göre kullanarak seks işçilerinden, kadın tacirlerinden ve kayıt dışı seks işçiliği yapılan otel, gazino, bar ve kulüp sahiplerinden rüşvet aldığı seks işçiliği yapan kişiler tarafından defalarca dile getirildi.

Çalışmanız süresince çeşitli zorluklar yaşamışsınız. Hatta “kayıt dışı” olarak engellenmiş bile sayılabilirsiniz. Neler yaşadınız?
Araştırmayı yaparken birçok zorlukla karşılaştım. En büyük zorluk kurumsal izin alma sürecinde yaşandı. İzin almamın daha kolay olacağını ve belirli kurumlar üzerinden araştırmamı yürütmede bana kolaylık sağlanacağını düşünmüştüm. Çok yanılmışım. Mesela kayıtlı ve kayıt dışı çalışan hayat kadınlarının rutin sağlık kontrolleri için gitmek zorunda oldukları hastaneye erişimim çeşitli kılıflar altında engellendi. Bu hastane aslında Cankurtaran’daki Deri ve Tenasül Hastalıkları Devlet Hastanesi. Yani ismine baktığınızda herhangi birinin bu hastaneye ziyaret veya sağlık kontrolü amaçlı girmesinde bir sakınca yokmuş gibi görünüyor fakat pratikte durum böyle işlemiyordu. İlk ziyaretimden sonra benim ne hastaneye girmeme ne de oradaki kadınlarla kendi çabamla konuşmama izin verdiler. Sonrasında İstanbul İl Sağlık Müdürlüğü’nden bu hastanede çalışma yapmak için izin almaya çalıştığımda bazı kişiler “Neden bu konuyu çalışmak istiyorsun? İlla hastanede çalışma yapacağım diyorsan sana hemen bir tane kadın doğum hastanesi ayarlarız” gibi beni bayağı şaşırtan önerilerde bulundular.

“Hayat kadınları”na ulaşmakta zorlandınız mı?
Diğer önemli zorluk da buydu. Genelev vesikası olmayan kadınların girişi yasal olarak engellendiği için araştırma yürütürken halihazırda genelevde çalışan bir kadınla görüşemedim. Telefonla ulaşmayı başardığım birkaç kadın ise korktukları için konuşmak istemediler. Kayıt dışı çalışan seks işçisi kadınlara erişimim de zor oldu. Neyse ki birkaç arkadaş ve o zaman gönüllü olarak parçası olduğum bir sağlık projesi sayesinde kısıtlı sayıda da olsa kayıt dışı çalışan seks işçisi kadına erişebildim. Tabii bir de bazı kadınların hikâyelerini dinlerken ve sonrasında bu hikâyelerle ilgili yazarken yaşadığım kişisel zorluklar var. Bazı hikâyeler çok ağırdı. Ama umarım bunları okuyan insanlar, özellikle de kadınlar, seks işçilerini yargılamayı ve dışlamayı bırakıp, onları başka bir damardan anlamaya çaba gösterirler.

Bir “ikili sessizlik”ten bahsediyorsunuz. Devletin bir temsil sistemi olarak sessizleştiğini, kurumların fuhuşla ilgili bilgi paylaşmada isteksiz davrandığını söylüyorsunuz. Ve bir de seks işçilerinin yaşadıklarını anlatmaktaki sessizlikleri… Mülakatlardaki duygunuzu soracak olursak, “hayat kadınları” sizce neden susuyordu?
Açıkçası bunun nedenleri birden fazla. Bir tanesi ve en önemlisi hayat kadınlarının yaşamış oldukları güven sorunu. Bana açık açık “Sana niye şimdi durup dururken hayatımı ya da yaşadıklarımı anlatayım ki? Sana neden güveneyim ki? Polis ya da gazeteci olmadığını nereden bileceğim?” diyen ve bu nedenlerden ötürü konuşamadığım kadınlar oldu. Diğer bir neden de aslında ilkine bağlı olarak eğer konuşurlarsa ve ben bu anlatılanları istemleri dışında çeşitli kişilerle isimlerini vererek paylaşırsam başlarına neler gelebileceği kaygısıyla alakalıydı.

İl sağlık müdürlüğünün, çalışmanıza katkı sağlamak için imzalamanızı istediği protokol neler içeriyordu? Araştırmacıları nasıl bir duvar bekliyor?
Önüme koyulan protokol her şeyden önce benim bağımsız bir araştırma yapmamı tamamen engelliyordu. Mesela İstanbul İl Sağlık Müdürlüğü’nün belirlemiş olduğu bir kişiyi benim araştırmama atayacaklar ve ondan sonra araştırmamı yanımda bu kişi olmadan sürdüremeyecektim. Bu kişi yaptığım her mülakatta yanımda bulunacaktı ve bu yetmiyormuş gibi yapmış olduğum mülakatların deşifrasyonlarını il sağlık müdürlüğüne teslim edecektim. Araştırma esnasında eğer hoşlarına gitmeyen ve kurumların itibarını zedeleyen bir şeyle karşılaşırlarsa araştırmayı feshetme hakları olduğu ve o ana kadar toplanmış olan verilerin hepsine el koyacakları yazıyordu protokolde. Tüm bunları görünce tabii ki bu protokole imza atmadım ve bir daha da il sağlık müdürlüğünün kapısını çalmadım.

Araştırmacılar seks işçiliği gibi toplumsal ve kurumsal hassasiyete sahip alanlarda araştırma yapacaklarsa gerçekten onları zor bir süreç bekliyor, çünkü Türkiye hem kurumsal hem de toplumsal olarak sosyal bilimler alanındaki araştırmalar açısından henüz demokratikleşebilmiş bir ülke değil. Öyle baskıcı ve susmanın en tehlikeden uzak yol olduğunu öğrenerek yetişmişiz ki, insanlar kendi seslerinden, düşüncelerinden ve fikirlerinden korkar hale gelmişler. Hele de devletle ilgili bir eleştiri yapılacaksa bunu “Devlet nerede? Ben de bu ülkenin vatandışıyım!” demekten öteye taşıyamıyorlar. Eleştirel düşünme ve tartışmanın maalesef kitlelere yayılmadığı ve hep fanusta kaldığı bir toplumsallıkta yaşıyoruz. O yüzden insanlara gidip belirli siyasi hassasiyetlerle ilgili soru sorunca cevap vermekten kaçıyorlar ya da bilindik resmi söylemlerle cevap veriyorlar. Toplumda çok çeşitli sözlere, söylemlere yer açmadan ve devletin bu otoriter, gizleyici, hatta araştırmaları engelleyici tavrını eleştirmeden araştırmacıların daha uzun süre rahat edebileceklerini düşünmüyorum.

ASLIZENGİN1-yatay

“Devletin mahremi” diye tanımladığınız kayıtlı fuhuş alanına araştırmacı olarak girmek neden bu kadar zor? Devlet “namusunu” mu koruyor, yoksa yasal alanda olunduğu halde, saklanan iktidar ilişkilerinin deşifre olmasından mı korkuluyor?
Her ikisi de! Yani şöyle ki, aslında namusu korunan, seks işçiliği yapmayan sözde “namuslu” kadınlar. Devlet genelevde çalışan “namussuz” kadın ile seks işçiliği yapmayan “namuslu” kadın arasındaki olası karşılaşma ve iletişme hallerini sıfıra indirmeye çalışıyor. İki kadın kategorisinin birbiriyle işi olamayacağına kanaat getirmiş durumda. Fakat her iki kadın kategorisine biçilen alanlarda erkekler herhangi bir kısıtlama ve yargılamayla karşılaşmaksızın çok rahat hareket edebiliyorlar.

Diğer yandan dediğiniz gibi kayıtlı seks işçiliği alanına girmek, burada yaşanan ve devletin aktörlerinin de öncü olduğu bir sürü iktidar ilişkisini deşifre etmek demek. Gizliliğin kendisi belirli iktidar ilişkilerinin ve şiddet biçimlerinin sorgusuz sualsiz seks işçilerinin hayatlarını zapturapt altında tutmasına yarıyor. Bu gizlilik parçalanırsa ortaya dökülecek çok fazla kirli çamaşır var. Bu da kayıtlı seks işçiliğinde iktidar konumu tutmuş kimsenin işine gelmez.

Çok az seks işçisiyle görüşebildiğinizi yazıyorsunuz. Mülakat yaptığınız kişiler, hangi durum ve kimlikleri temsil ediyorlardı?
İkisi genelevden emekli olmuş ve hayatlarına başka işler yaparak yön vermeye çalışan kişilerdi. Hatta bunlardan biri zamanında Öküz dergisinde köşe yazarıydı. Bunu, geneleve ona müşteri kılığında gelen ziyaretçisi sayesinde yapmış, zamanında yazdıklarını düzenli olarak bu kişiye vermiş ve bu kişi de kendisinin yazılarını bu dergide yayımlamış. Diğer konuştuğum kişiler ise birisi dışında genelde genç ve kayıtdışı çalışan yoksul seks işçileriydiler diyebilirim. Yani geceleri caddelere çıkıp gayet düşük ücretlere kani olan kadınlardı. İçlerinden sadece biri müşterilerini sokağa çıkmadan belirli bir ağ çerçevesinde buluyor ve görece seçici davranabiliyordu. Bu kadın da bayağı gençti ve iyi para kazanıyordu. Daha önceden ofis işi yapmış olduğu halde, o işi patronundan gördüğü taciz yüzünden bırakmış, “Madem bu cinsel tacizden kurtuluş yok, ben de bu işi hakkıyla yapar iyi para kazanırım” diyerek seks işçiliği yapmaya başlamıştı.

Kayıtlı ya da kayıt dışı… Fuhşun yaşandığı mekânların karakteri nasıl şekilleniyor? Ve buralarda nasıl iktidar ilişkileri beliriyor?
Kayıtlı mekânlar sınırları çok daha net ve denetimin sürekli olduğu mekânlar. Buradaki kadınlar belirli ve düzenli olarak sağlık kontrollerinden geçiriliyor. Ama bütün bu denetim mekanizmaları kayıtlı çalışan kadınların hayatlarını çoğu zaman kendilerinden çalıp devletin bir malı haline getiriyor. Kayıt dışı seks işçiliği mekânları ise polisle yaşanan kaç-kovala taktiklerine dayanan, bu yüzden sınırları çok daha değişken ve esnek olan, rüşvet ilişkileriyle iyice içi içe geçmiş alanlar.

Kitap, heteroseksüel kadın “seks işçileri” üzerinde daha fazla odaklanıyor. Ama daha önce de andığımız, Eyüp Tatlıpınar’la yaptığınız söyleşide, İstanbul’un 18 yaş altı “erkek çocuk seks işçisi” merkezine dönüştüğü belirtiliyor. Bu çocuklar nasıl bir ilişkiler ağının içinde çalıştırılıyor?
Maalesef bu çocuklarla ilgili çok fazla bilgiye sahip değilim. Keşke birisi de çıkıp o alanda yaşanan şiddet ilişkileriyle ilgili bir araştırma ortaya çıkarsa! Henüz 18 yaşın altında oldukları için çok daha zorlu bir alan. Yalnız dinlediğim bazı hikâyelerden bildiğim kadarıyla bu çocukların arasında eşcinsel olduğunu ailesine itiraf etmiş ve bu yüzden ailesi tarafından dışlanarak terk edilmiş çocuklardan tutun, bu şehre zorunlu göç ve başka çeşitli ekonomik zorluklardan dolayı gelen ailelerin çocuklarına kadar değişen bir profil mevcut. Müşterileri de tahmin edersiniz ki yine erkekler.

90’lardan itibaren görünürlük kazandığına dikkat çektiğiniz “trans kadınlar” ve yaşadıkları çalışmanızda ne kadar yer bulabildi? Trans kadınları, travestileri daha da karanlık bir devlet baskısı mı kuşatıyor?
Ne yazık ki bu kitaptaki araştırma sadece kadınları kapsıyor. Aslında devletin kadın seks işçileriyle kurduğu ilişkiye bakmak istemiştim ve yüksek lisans programı gereği uzun soluklu bir araştırma olamadı. Fakat doktora çalışmamın bir kısmı seks işçisi trans kadınların yaşadıkları şiddet ve ayrımcılıkla ilgili. Trans kadınlar, trans olmayan kadınlara göre çok daha fazla seks işçiliği yapmaya mecbur kalıyorlar. Yani toplumun diğer kademelerinde iş bulmak yaşadıkları ayrımcılık yüzünden çok zor ve çoğu için seks işçiliği bir zorunluluk haline geliyor. Seks işçiliğine karşı değiller fakat bu işin kendilerine bir zorunluluk olarak dayatılmasından çok şikâyetçiler. Aynı zamanda özellikle son üç yıldır yaşanan trans kadın cinayetleri trans kadınların içinde yaşadıkları ve sırf trans oldukları için karşı karşıya kaldıkları şiddete dair çok şey söylüyor. Bu güvensizlik ve ölümle sürekli iç içe olma hali trans olmayan kadınlara göre daha yoğun yaşanan bir durum.

O söyleşide, “Seks işçilerinin en ‘şanslı’ grubu, ‘görünmedikleri’ için erkekler” diyorsunuz. Türkiye’de erkek seks işçiliğiyle ilgili hukuksal durum ve toplumsal algı sizce ne?
Erkek seks işçileri kadın ve trans kadın seks işçileri kadar ortalıkta değiller. Özellikle 18 yaş üstü için konuşursak bu işi zevk için sadece geceleri yapan ve gündüzleri başka işte çalışan erkek sayısı da fazla. Genelde müşterilerini internet aracılığıyla bulup sokağı fazla kullanmıyorlar. Bu yüzden de polis şiddetine diğer kayıt dışı çalışan seks işçileri kadar maruz kalmıyorlar. Hukuki düzenlemelerde zaten erkek seks işçisi diye bir kategori yok; “genel kadın” diye bir tanımlama var ve bu da sadece kadınları ve pembe kimliğe sahip trans kadınları kapsıyor. Toplumsal algı da genelde gizlilikten yana; yani gizli kaldığı ve ortalıkta yapılmadığı sürece bir sorun yok havası hâkim.

Erkek seks işçileri toplumsal olarak görünürlük kazanmadıkları için mi yoksa devletin erkek egemen, heteroseksüel kodları nedeniyle mi “şimdilik” “şanslı” sizce?
Aslında bu soruya cevap verebilmek için erkek seks işçileriyle ilgili daha ayrıntılı bir çalışma yapmak gerekiyor. Ama kanımca iki unsurun da rolü var. Sonuçta erkekler ne yaparlarsa yapsınlar, cinsellikleri ve onu nasıl yaşadıkları üzerinden kadınlar kadar “namussuz” damgasını yemiyorlar. Aslında erkek seks işçilerinin gün yüzüne çıkması sadece onlara zarar vermez; bu toplumda kendini heteroseksüel maskeler altında gizlemiş bir sürü eşcinsel erkeğin kimliğinin de açığa çıkması demek olur ki bu da toplumda egemen olan bir sürü cinsel kod ve değeri alaşağı edebilecek potansiyele sahip. Erkeklerin ve cinsiyet değişim ameliyatı geçirmemiş trans kadınların müşterilerinin çoğu dışarda maço geçinen, erkekliğini kadınlarla girdiği cinsel ilişkisi üzerinden sürekli vurgulayan ya da evli, işinde gücünde, kendine göre saygın bir yaşantısı olan ve çevresi tarafından heteroseksüel olarak bilinen erkeklerden oluşuyor. Dolayısıyla erkek seks işçilerinin gizli olması herkesin işine geliyor.

Travesti ve trans kadınların maruz kaldığı şiddetin çok farklı boyutları var. Çok da konuşuldu. Peki neden “fuhuş” alanının tamamı bir erkek şiddetinin tehdidi altında? Toplum seks işçilerine karşı neden linç etmenin eşiğinde bir duruş sergiliyor?
Bu toplumun kendine günah keçisi arayıp bulmakta üstüne yok! Genelde bu günah keçileri kendinden olmayan, genel normu ve değerleri sahiplenmeyen ve sahiplenmek de istemeyen kişiler içerisinden seçiliyor. Mesela hatırlayın, 1990’larda Sovyetler Birliği çöktükten sonra Türkiye’ye göç eden ve seks işçiliği yapmak zorunda kalan bir sürü Rus kadını gazetelerde boy boy “Nataşa” sözcüğü altında yaftalandıkları yetmiyormuş gibi bir yandan da Türk erkeklerini baştan çıkararak aile değerlerini yıktıkları ve Türk erkeklerine AIDS bulaştırdıkları için nefret odağı haline getirilmişti. Irkçılık ve cinsiyetçilik iyice iç içe geçmiş, yine erkeği koruyan, onu hiçbir şekilde yargılamayan bir hal almıştı. Hatta bu adamların eşleri kocalarını “Nataşa”lardan korumak için dernekler bile kurmuşlardı. Yani bu nefreti üreten sadece erkekler değil, aynı zamanda erkeklerini her koşulda haklı çıkaran ve “erkeğin elinin kiridir” diye bu erkek egemen bakışı meşrulaştıran kadınların da bir parçası olduğu toplumsal örgütlenme. Kendine dönüp bakmak diye bir şey yok; hep bir “öteki” yaratıp bu ötekini suçlu ilan etmekten doğan bir şiddet kültürünün içerisinde hepimiz yoğrulup gidiyoruz. Tahammül denen şeyin esamisi okunmuyor. Yıkma, yakma, yok etme üzerinden sosyalleşmiş ve bununla sanki bir marifetmiş gibi gurur duyan insanların çoğunlukta olduğu bir ülkedeyiz. O yüzden bu linç kültürü sadece seks işçilerini değil, yeri geliyor Kürtleri, yeri geliyor Alevileri ve yeri geliyor trans kadınları vuruyor.

“Para karşılığı seks yapan” insanlar orta sınıfın, sokaktaki insanın hangi duygusunu tehdit ediyor?
Aslında kutsal aile ve bu aileyi oluşturan cinselliğin kutsal ve mahrem olduğu mitini tehdit ediyor diye düşünüyorum. Bir yandan da orta sınıf ailelerin sahip çıktığı ve büyük anlamda yatırım yaptığı belirli kadınlık ve erkeklik modellerini de alaşağı eden bir karşılaşmaya neden oluyor. Özellikle kadın cinselliğine dair her daim kontrolde tutulması gereken aşırılıkları insanların yüzüne vuran kişiler seks işçileri. Hani orta sınıf kadın da “aşüfteliğe” soyunabilir ama bunu ancak yatak odasında, kapalı kapılar ardında, ancak kocasına karşı yapmalıdır. Yoksa gündelik yaşamında cinselliğinden arınmış, kendini annelik, ev kadınlığı ve kariyeri aynı anda becerebilen bir başarı hikâyesi üzerinden kurması gerekir. Seks işçileri tam da bu kapılar ardında tutulması gereken ve mahrem olanı ortaya saçabilen kişiler oldukları için tehdit ediciler.

Kitap boyunca kullandığınız “devletin kıyıları” kavramsallaştırması, “fuhuş” alanı dışında hangi toplumsal sorunlar ve devletle ilişkilenme alanları için kullanılabilir?
Bu aslında devletin norm dışı diye tanımladığı her öznesi için geçerli bir kavramsallaştırma. Bugüne kadar benzer kapatma biçimlerini, hatta daha beterini, kendine muhalefet edene defalarca yaptı ve yapıyor. Köylerinden sürülen, türlü çeşit işkence ve baskıya maruz bıraktığı Kürtlerden tutun, sokak çocuklarına, kentsel dönüşüm nedeniyle yerlerinden edilen insanlara, şehrin iyice dışına püskürtülmüş yoksul kimselere kadar bir sürü kişiyi devletin benzer şekillerde ilişkilendiği gruplar olarak görebiliriz. Ya da gözaltına alıp sonra da tutukladığı öğrenciler, gazeteciler, öğretim üyeleri ve çeşitli muhalifler de aslında bir anda bu kıyılara yerleştirilebiliyor. Mesela daha dün öğrenciyken bugün birden hapishanede suçlu, “terörist” konumunda bulabiliyorsun kendini. Kıyılar dediğimiz kavramsallaştırma devletin sınıfla, etnik kimliklerle ve toplumsal cinsiyetle kurduğu ilişkiler silsilesinin sonucu oluşan iktidar alanları. Ama buralarda iktidar normal ve yumuşak biçimlerinden çok daha farklı işliyor, insanın etini, bedenini çok daha fazla acıtıyor.

Seks işçiliği, neden feminist hareket içinde bu kadar geç gündeme gelebildi? Başlarda sözünü ettiğimiz kavramsal tartışmanın bunda payı var mı sizce?
Aslında kavramsal tartışma birkaç yıldır feminist gündeme girdi. Gündeme girerken de bazen hakkında çok söz üretildi, çoğu zaman da yine sessizliğe gömüldü. Şimdi yeniden bir hareketlenme var. Umarım güzel tartışmalar dönecek, güzel işler çıkacak bu hareketlenmeden. Seks işçiliğinin feminist gündeme gelmesindeki gecikmenin birkaç nedeni olduğunu düşünüyorum. En önemlisi kadınların kendi cinselliklerini konuşmaya alışık olmaması ve bunun çeşitli feminist örgütlerde bile hâlâ çok büyük bir tabu oluşu. İkincisi ise zamanında sol örgütler nasıl toplumsal cinsiyet meselesini hep sonraya atıp aslolan mücadeleyi hep belirli bir sınıf analizine dayanan mücadele biçimi diye tanımladılarsa, aslında birçok feminist örgüt de kendi içinde siyasi gündem açısından benzer hiyerarşiler oluşturup fahişelik ve seks işçiliği meselesini hep erteledi. Ya da yapılan tartışmalar çoğunlukla seks işçiliği yapmayan feminist kadınlar arasında yapıldığı için bir noktadan sonra tıkandı ve seks işçilerini kendi siyasetine çağıramaz hale geldi. Ama şimdilerde bu yavaş yavaş kırılmaya başlıyor. Aslında bu kırılmada LGBTT siyasetin çok büyük etkisi var. Bu da hem feminist siyaset için hem de kadınlar olarak kendi cinselliğimizi konuşabilmek için çok umut verici bir gelişme.

Aslı Zengin; 1981 Samsun doğumlu. Samsun Anadolu Lisesinin ardından eğitimine Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi Bölümünde devam etti. 2004-7 yılları arasında aynı üniversitenin Sosyoloji Bölümünde yüksek lisans eğitimini tamamladı. Yıllar içerisinde hem bağımsız hem de Amargi Kadın Akademisi’ne bağlı olarak çeşitli feminist çalışmalarda bulundu. Halen Toronto Üniversitesi Antropoloji ve Kadın ve Toplumsal Cinsiyet Araştırmaları ortak doktora programında çalışmalarına devam ediyor.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.