Asmalımescit 74 – Fikret Adil

 

“Geçen yüzyılın başında İstanbul’da doğup büyüyen Fikret Adil, “bohem” kavramının içini gerçek anlamda dolduran bir yaşam sürmüştür. Üstelik bunları yazıya dökmesiyle yalnızca bir “Fikret Adil Kitaplığı” oluşturmakla kalmaz gayri resmi bir İstanbul tarihini de kayıt altına alır. Birçok sanatçı, edebiyatçı, ressam, aktör, gazetecinin yakın dostu; yetiştirilişi ve alışkanlıklarıyla seçkin bir İstanbullu olmasına rağmen dönemin normlarının dışına çıkıp kural tanımazlığıyla öncü bir “sanatçı portresi” oluşturan Adil’in Asmalımescit 74’ü, İstanbul’un kültür-sanat ve eğlence geçmişinin bir dökümü… “Macera peşinde vatanını bırakan, hudut dışına atılan, yayan devri âleme çıkan ecnebiler ve barlarda çalışan bütün artistler Asmalımescit’te otururlar. Dünyanın her köşesinden gelmiş, ekserisinin milliyetleri ancak pasaportlarında -eğer varsa- yazılı bu insanların etrafında, gene ecnebi, fakat en aşağı yirmi yıldır Asmalımescit’te yerleşmiş bir grup daha vardır. Bunlar artist acenteciliği, tefecilik, pansiyonculuk ve tellâllıkla geçinirler, her lisanı konuşurlar, hiçbirisini okuyup yazamazlar, Türkçe imzalarını atmayı bilirler ve zabıtadan tanıdıkları çoktur.”” 

 

Sabah saat altı

Beyoğlu caddesi sisli. Siyah yeldirmeli çingene karılar arkalarındaki sepetlere kâğıt, kumaş parçaları toplayarak geçiyorlar.

Koltuğunun altında keman kutusu Papağan veya Ruf’ta sabaha kadar “haltura” yapmış bir çalgıcı, paltosunun kalkık yakasına boynunu kısarak evine dönüyor.

Geçen tramvayların buğulu camları içindekileri ancak bir enkaz halinde gösteriyor.

Petrograd’da oturuyorum. Hizmet eden beyaz önlüklü kadın bana bakıyor; benden başka müşteri yok; bir an evvel gitmekliğim için mahmurlaşan gözleriyle âdeta yalvarıyor.

Çayımı yarı etmiştim ki Petrograd’ın önünde bir otomobil durdu. İçinde, saçları dağılmış, yüzünün boyaları hayli zamandır tazelenmemiş bir kadın, çok içtiği halinden belli, güzel ve genç bir kadın içeriye, birisini arayan, randevusuna geç kalmışların hummasiyle yanan gözlerle baktı.

Benden başka kimse olmadığını görünce bir an bozuldu.

Kendi kendime:

– Herhalde, otomobile atladı, geldi, şimdi de şoföre verecek parası yok… diye düşündüm.

Kadın bir daha baktıktan sonra şoföre bir şeyler söyledi ve otomobil gitti.

Bu küçük hadiseyi çoktan unutmuş olacaktım, fakat, beş dakika geçmemiş idi ki, ikinci bir otomobil daha gelip durdu.

Bu otomobilde de ötekindeki gibi genç, güzel ve içkiden üstü başı bozulmuş bir kadın vardı, aynı hummalı bakışlarla birisini arıyordu. O da içerde kimse olmadığını görünce şoföre emirler vermiye başladı.

Beyoğlu’nda göze görünen, barlarda çalışan kadınların ekserisini tanırım. Bu iki kadına daha ilk defa rasgeliyorum. Sabahın bu vaktinde onları böyle garip bir vaziyette görüşüm, beni çok meraklandırdı. Hemen bir otomobile atlayarak ikinci kadının peşine düştüm.

Tepebaşı’na doğru ilerledik. Asmalımesçit’e saparak 74 numaralı evin önünde durduk. Kadın indi, eve girdi. Ben de inip, evvelce sütçü Toma’nın, şimdi de bir helvacının olan dükkâna girip oturdum, bekledim.

*

Macera peşinde vatanını bırakan, hudut dışına atılan, yayan devri âleme çıkan ecnebiler ve barlarda çalışan bütün artistler Asmalımesçit’te otururlar.

Dünyanın her köşesinden gelmiş, ekserisinin milliyetleri ancak pasaportlarında -eğer varsa- yazılı bu insanların etrafında, gene ecnebi, fakat en aşağı yirmi yıldır Asmalımesçit’te yerleşmiş bir grup daha vardır. Bunlar artist acenteliği, tefecilik, pansiyonculuk ve tellâllıkla geçinirler, her lisanı konuşurlar, hiçbirisini okuyup yazamazlar, Türkçe imzalarını atmayı bilirler ve zabıtadan tanıdıkları çoktur.

Marsilyalı bir “souteneur”, Napolili bir “Iazzarone”, Şikago’lu bir “gangster” kendini Asmalımesçit’te yabancı saymaz.

Buranın hususiyetini, güneş görmiyen, dolambaçlı, rutubetli, her köşe başı amonyak kokusu neşreden sokaklara açılan demir kapılı, demir kepenk ve parmaklıklı pencereleriyle bu müteaffin havayı teneffüs etmiye hazırlanan karanlık evlerin sakinleri tamamlar.

image8

Odalardaki çiçekler, saksıları içerisinden pencerelere doğru zayıf dallarını uzatmıya çalışırlar; yirmi beş mumluğu geçmiyen elektrik lâmbaları küvetlerdeki suların pisliklerini göstermezler ve insan eğer bu evlerden birisinde oturursa geceleri uyuyamaz, çünkü Asmalımesçit’in nabızları gibi, mütemadi topuk sesleri, sofalarda, bitişik evlerde dolaşır, her an odanızın önünde birinin nefes aldığını zannedersiniz. Sabaha karşı da uyumak kabil değildir. Bu saatlerde artistler işlerinden dönerler, ekserisi içmiş olduğu için yüksek sesle konuşurlar; beraberlerinde getirdikleri adamlarla “daha içelim, yatmıyalım” diye münakaşa ederler, gramofon çalarlar. Bütün bunlara, sokaktan geçmiye başlıyan simitçi, zerzavatçı, sütçü naraları, tramvay dandanları karışır.

Asmalımesçit’te insan, ancak oraya yerleştikten bir hafta sonra ve sabah sekiz ile on altı arası uyuyabilir.

Yabancı kadının girdiği evin pencereleri kâmilen örtülü idi. İçeride olan bitenden, müphem de olsa, dışarıya hiçbir şey sızmıyordu.

Saat sekize yaklaşmıştı. Bekliyordum. Müthiş surette uykum gelmişti. Uyumamak için kalktım, evin önündeki etrafı yeşil parmaklıkla çevrili, bir mezar taşının üzerindeki yazıyı okudum:

“Hâzâ kabri Mehmet Dede” diye sade bir cümle, altında da tarihi: “Sene 99”

Evin kapısını gözümden kaçırmadan biraz daha ilerledim, sonra geriye döndüm, tam geçerken kapı açıldı ve Petrograd’a otomobille gelen iki kadın, aralıktan göründüler.

Birisi ev haliyle, öteki giyinikti. Kapının eşiğinde sarıldılar ve iki kadın arasında tabiî telâkki edilmiyecek kadar uzun… öpüştüler. Giyinik olanı bir ayağını dışarı attı, ötekinin elini sıktı, sonra tekrar içeri girdi, daha hararetli bir şekilde kucaklaştılar.

Kapının önünde, dikkati çekmeden daha fazla duramıyacağım için biraz ilerlemiştim. Giyinik olan kadın çıktı, Tepebaşı’na doğru yürüyerek bir otomobile bindi, gitti.

Bu vakaya daha fazla bir ehemmiyet vermek, giden kadını takip etmek için hem uykusuzluğum mâniydi, hem de param yoktu. Daha sonra hâdise kahramanlarından birisinin adresinin malûm oluşu beni, evime götürüp yatırmaya yeter bir sebepti.

*

Aynı günün akşamı, Macar gazeteci arkadaşlarımızdan Bandi gelmiş, isim günü olduğunu söyliyerek beni evine davet etmişti.

Geç vakit gelebileceğimi söyliyerek adresini sordum.

Cevap verdi:

– Asmalımesçit, 74.

Bandi’nin, önünde iki saat beklediğim meçhul evde oturuşu beni şaşırtmıştı.

Bandi, kendisine her şey söylenebilecek kadar samimi ve dürüst bir arkadaştı. Mamafih onu derhal meseleden haberdar etmek istememiştim, bunu akşama bırakmıştım.

Saat yirmi ikiye doğru eve gittim, kendime biraz çeki düzen verdim. Bandi, isim sofrasında kadınlar da bulunacağını söylemişti. Bir saat sonra Asmalımesçit 74 numaranın kapısını, itiraf edeyim ki, biraz heyecanla çalıyordum.

Kapıyı Macar olduğunu tahmin ettiğim bir hizmetçi kadın açtı. Bandi’yi sordum, “en yukarda” diye tarif etti, çekilip gitti.

Merdiven başında yalnız kalmıştım. Hizmetçinin bir yabancıya karşı bu kadar lâübali, hem de emniyetle muamele edişi beni hayretler içinde bıraktı. Bununla beraber çıkmaya başladım.

Birinci, ikinci kattan sonra merdivenler bitti. Sofada durup etrafıma bakındım, kapıları camlı, dört oda vardı, üçü karanlık, bir tanesi aydınlıktı. Aydınlık odadan gelip gelmediğini tahmin edemediğim sesler duyuyordum, gidip kapısını vurdum. İçerden, mânasını anlıyamadığım, yabancı bir lisanla söylenen bir ses duyuldu, kapıyı açtım.

Odada şezlonga uzanmış kimonolu bir kadın vardı ve bu sabahleyin kapı aralığında öpüşürken gördüğüm kadındı.

Onu bu evde göreceğimi vakıa ümit ediyordum. Hattâ görmesem arayacak, soracak, muhakkak bulacaktım. Yalnız böyle birdenbire karşıma çıkışı, sonra da yattığı şezlongtan hiç vaziyetini bozmadan, biraz da müstehzi bakışı, sükûnetimi muhafazaya mâni oluyordu.

– Bandi? diye sordum. Tavanı göstererek acemi bir Fransızca ile cevap verdi:

– Daha yukarı katta.

Teşekkür ederek kapıyı kapadım. Tekrar sofada idim. Fakat etrafımda yukarı çıkacak merdivene benzer bir şey göremiyordum. Çıktığım merdivenin başında bir kapı vardı. Belki yukarı çıkan merdivenin ayrı bir kapısı vardır ümidi ile o kapıyı açtım. Değildi. Burası tuvaletti. Karşımdaki kapıyı açmak istedim, kilitli idi. -Ne biçim evdi bu?- Öteki camekânlı kapıları açmaya cesaret edemedim.

Ne yapayım, diye düşünürken aklıma bir şey geldi. Tekrar kadının kapısını vurdum, seslendi, açtım, ve:

– Affedersiniz madam, dedim, bir türlü merdivenin kapısını bulamıyorum, hizmetçi de…

Şezlongtan doğrularak sözümü kesti:

– Ben de yukarıya çıkacağım, geliniz beraber.

Yabancı kadın, oda kapısı zannettiğim camekânlı kapılardan birisini açtı, bir dar merdiven gözüktü. O önde, ben arkada çıktık. Küçük yeşil bir kapıyı açtık, içerden, “o!..” diye sesler bizi karşıladı.

Burası genişçe bir tavan arası idi. Biraz heyecanla çalıyordum.

– Nerede oynuyorsunuz, yeni mi geldiniz?

– Dün akşam geldim. Gardenbar’da oynamak istiyorum, fakat daha bir kontratım filân yok…

– Yapmadan niye geldiniz?

Jorjet sinirlendi:

– Lili’ye sorunuz.

Lili cevap vermeden ortaya Bandi atıldı:

– Yok, dedi, gene sizi dinliyecek değiliz.

Bana dönerek:

– Canım, bırak sonra sana anlatırım… hem… a…, bak seni takdim etmeyi unuttum… Jorjet, sana bahsettiğim gazeteci arkadaşım işte bu… diye Jorjet’e, sonra Lili’ye tanıştırdı.

Kadınlar, bana daha ziyade alâka göstermiye başladılar. Her halde benden, Gardenbar müdüriyeti nezdinde tavassufumu istiyeceklerdi.

*

Saat beşe geliyordu. Şeyh Memduh bir köşede Mikloş’a Oscar Wilde’ın Dorian Gray eserinden hararetle bahsediyor. Dorian Gray’in ressamı katledişini anlatırken:

– Ah, diyordu, ben böyle bir ölüme razıyım.

Nihayet, vaktin geç olduğunu bahane ederek gittiler. Odada iki kadınla Bandi ve ben yalnız kaldık ve ancak o zaman, Şeyh Memduh’un oturduğu köşede, iki tane küçük ve sarımtırak şişenin bulunduğunu farkettim. Bunlar kokain şişeleri idi. Demek Şeyh Memduh eski iptilâsından vazgeçmemişti.

Jorjet elimde bu şişeleri görünce:

– Ne o, dedi, siz de alıyor musunuz?

– Hayır, dedim, üç sene evvel az kalsın Şeyh’in yüzünden alışacaktım, fakat…

– Ne çıkar, ben de alırım… Hattâ, Lili’de aşağıda varmış, şimdi getirecek. Lili aşağı indi. O zaman Bandi Türkçe olarak:

– Dinle, dedi, yanımızdaki kadın, ismini mahsus söylemiyorum ki, kendisinden bahsedildiğini anlamasın, fevkalâde bir sanatkârdır. Fakat bir huyu var, erkeklerden hoşlanmaz. Her gittiği yerde kendisine bir kadın arkadaş bulur. Atina’da, aşağı inen kadını tanımış ve ahbap olmuşlar. Safo’nun memleketinde bir ay kadar beraber aynı barda çalışmışlar, berikinin mukavelesi bitmiş buraya gelmiş. Yalnız bu arkadaşlık onun bazı hususi işlerine, tanıdığı kimselerle serbestçe görüşmesine mani olacak kadar ilerlediği ve yanımızdaki kadın kıskançlığı hırçınlık derecesine çıkardığı için haber vermeden buraya gelmek istemiş. Tam vapur kalkacağı zaman bu, haber almış, geri çeviririm ümidiyle vapura koşmuş, ısrarlarının beyhude olduğunu görünce, vakit de olmadığı için, eşyalarını, öte berisini orada bırakarak, aynı vapurla buraya gelmiş. Şimdi yanında parası da yok, mukavelesi de yok. Atina’dan eşyaları gelinceye kadar, Şişli’de, Berlin’den tanıdığı ve aynı mektepte okudukları, eski arkadaşlarından S. Hanım’da birkaç günlük misafir…

– Kendisi Alman mı?

– Evet, ismi Fransız’a benzer ama, asıl ismi değil. Yoksa… iyi bir aile kızıdır. Yalnız bu garip tabiatından ne ailesi yanında, ne de mektepte durabilmiş…

– Ha… şimdi mesele anlaşıldı.

Bandi, “hangi mesele” diye sorunca ona bildiklerimi anlattım.

Biz konuşurken Jorjet, Şeyh Memduh’un bıraktığı şişelerin içerlerini bir kibrit çöpü ile temizlemiye uğraşıyordu:

– Aman, dedi, hiç de bir şey bırakmamış…

Ve şişelere birer parça votka koyarak çalkaladı, içti.

Biraz sonra Lili elinde bir gramlık bir kokain şişesi, geldi, Jorjet’le almaya başladılar. Jorjet Bandi’ye ve bana da ikram etti. Ben istemedim, sadece içki içmekte devam ettim.

Bu basık tavanlı, sigara dumanlı odada içtiklerimiz tesirini iki kat gösteriyordu.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Sel Yayıncılık’a teşekkür ederiz

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.