Atascadero’nun Sincapları – Feyza Hepçilingirler

 

“Dünya küçüldü; doğrudur ama Amerika yine de pek çoğumuz için, her an gidilip görülecek, dahası orada aylarca yaşanacak bir yer değil. Mademki benim elime böyle bir fırsat geçti, gördüklerimi, gözlemlediklerimi neden sadece kendime saklayayım? Yaşlandığıma karar verdiğim andan itibaren, başta bilgi olmak üzere, değer ve önem verdiğim her şeyi paylaşmaya çalışıyorum. Kimi zaman duyduğum bir anekdotu, kimi zaman hoş bir olayı, bir güzel sözü birilerine hemen aktarmak istiyorum. Bende kalırsa unutulup gidecek, yazık olacak. Mademki benim yaşamıma bir ışık düşürdü, başkalarınınkine de düşürsün o ışığı. İstedim ki bu kitap, asık yüzlü, düzenli, bilgilendirici değil, daldan dala geçen, dağınık, biraz uçuk, biraz savruk bir kitap olsun ama keyifli bir okuma süreci yaşatsın. Başarabildim mi? Bilmem. Karar okurun,” diyor Feyza Hepçilingirler. Atascadero’nun Sincapları, usta edebiyatçı Feyza Hepçilingirler’den bir anı ve izlenim kitabı. Hepçilingirler, bir ABD kasabası üzerinden, bu kıtadaki gündelik yaşam hakkında bildiklerimizi, bilmediklerimizi, bildiğimizi sandıklarımızı ve pek çok gözden kaçan ayrıntıyı yine duru bir dil, dikkatli ve özenli bir gözlemle aktarıyor.” Atascadero’nun Sincapları’ndan okuma parçası yayımlıyoruz.

 

Başlarken
Doğrusu Amerika hakkında izlenimlerimi yazmak aklımın ucundan bile geçmiyordu. Bunu yakın arkadaşım Necat Aşkın önerdiğinde de hakarete uğramış gibi hissettim kendimi. “Ne diyorsun sevgili Necat? Ben bu kadar cahili olduğum bir konuda kitap yazmaya nasıl cüret ederim? Amerika ile ilgili izlenimlerimi oluşturan, kulaktan dolma bilgiler. Sana fotoğrafını gönderdiğim gibi bir yerde yaşıyorum. Meşe ağaçlarına bakarak, üzerlerinde dolaşan sincapları sayarak mı yazacağım Amerika kitabını? Üstelik herhangi bir yazı, bir deneme, bir izlenim yazısı falan da değil, doğrudan kitap! Yok artık! Olmaz,” diye yazdım ona.

“Sokakta, evde, tarikatta, bargâhta, tekkede, dergâhta, kilisede, sinagogda, Budist tapınağında ne gözüne çarpıyor ve bunlar sana neleri düşündürüyor? Tabii meyhanede de. Oraların meyhanesine ne diyorlar?” dedikçe o, ben: “Tarikatı, sinagogu, kiliseyi, meyhaneyi nereden bileceğim? Benim en çok göreceğim yerler, alışveriş merkezleri, Meksika, Thai, Japon restoranları. Bunlarla kitap mı yazılırmış hiç? Kitap yazmak kolay bir şey mi? Bir kitabı oluşturabilmek için yıllarca uğraşıyorum ben. Atascadero’da üç ay torun bakarak kitap yazıldığı nerede görülmüş? Bebek bakmaya geldim ben, kitap yazmaya değil. Buralara gelip yıllarca yaşayanlar var; onlar yazabilirler, deneyimlerini, görüşlerini, anılarını… Benimki Amerika’da da olsa yine aile ortamında geçen bir yaşantı… Dili bile doğru dürüst bilmiyorum. İnsanlar bir yerleriyle gülerler benim kalkıp Amerika’yı anlatmama,” deyip, “Ayrıca benim burada yapmayı/yazmayı planladığım işler var ve bunların arasında Amerika ile ilgili bir kitap yazma projesi yok. Üzgünüm/I am sorry.” diye noktayı koydum. Gerçekten başladığım birkaç çocuk kitabını burada tamamlamayı planlıyordum. Zaten zamanım da ancak o kadarına izin verir diye düşünüyordum.

Bakmak için geldiğim Diyar bebek, dayısının, oğlum Afşin’in kucağında

Ama Necat Aşkın yılmadı: “Hakikaten ne yazarsan, ne düşünürsen makbulümüz. O yöreden hareketle bütün Amerika’yı kapsamanın sırrını en iyi sen bilirsin. Tomris’in babası kitabını doğduğun yıl yayınlamış. Vesiledir hem babasına hem kızına ithaf edersin” deyip arkadaşım olduğunu bildiği Tomris Uyar’ı mı devreye sokmadı, “Bizi mahzun mu bırakacaksın?” diye acındırmaya mı çalışmadı, “Her türlü teknik desteğe, Atascadero, yöresi ve ABD üzerine her tür ayrıntıya amadeyim” diye vaatlerde mi bulunmadı; sonunda aklımı çelmeyi başardı. Kızıma açtım konuyu. O da “Evet, Amerika’ya gelen giden çok olur Türkiye’den ama onlar genellikle New York’a gelirler. Buralara gelenler de Los Angeles’ı, San Francisco’yu görmek üzere gelir, turistik gezi yapıp dönerler. Bizimki gibi küçük kasabalardaki yaşamı nereden bilecekler?” deyince biraz cesaret bulur gibi oldum. Kızım bir de Kafka’nın Amerika’ya hiç gelmeden Amerika kitabını yazdığını da anımsatmaz mı? “Eh,” dedim kendi kendime; Kafka gibi yazamasam da gördüğümü de yazamaz mıyım a canım!”

Öte yandan Necat Aşkın, Fransızların, “İlk bakışlar zalimdir” sözünden yola çıkarak bastırmaya devam etti: “Yeni bir yere gittiğinizde etrafa acımasız bakarsınız. O günlerde ne dikkatinizi çektiyse daha sonraki gözlemlerinizde pek azında yanılmış olduğunuzu saptarsınız. İkincisi bir yerde bir hafta kalırsanız bir kitap, bir ay kalırsanız bir makale yazarsınız. Daha fazla kalırsanız hiçbir şey yazamazsınız. Bunun böyle olduğunu deneyimle ve bu konularda yazanları bildiğim için söylüyorum,” deyince teslim olma aşamasına geldim.

Hâlâ tereddütlerim olmasına karşın “Kervan yolda düzülür” deyip yazmaya başlıyorum; bakalım zaman ne gösterecek. Kitabı gerçekten de meşe ağaçlarına bakarak, gittiğim, gördüğüm yerleri, olayları, yaşayışı bizimkiyle ya da gerekirse bildiğim başka yaşamlarla karşılaştırarak yazmaya çalışacağım. Ortaya nasıl bir şey çıkacağını ben de en az okurlar kadar merak ediyorum. Umarım sonuç beni utandırmaz.

Tanışma
“Avrupa bizden ne kadar ileriyse Amerika da Avrupa’dan o kadar ileri.” Bu lafı ilk duyduğumda ne Amerika’yı görmüşlüğüm vardı ne de Avrupa’da herhangi bir ülkeyi. Çok eskiden, belki de çocukluğumdan kulağımda kalmış bir söz… Çocukça bir düşünceyle umutsuzluğa kapıldığımı anımsıyorum çünkü. Öyle ya, biz Avrupa’ya yetişmeye çalışıyorduk; Amerika bir o kadar daha ileriyse gidilecek bir o kadar daha yol vardı demek ki! Çocuk aklı diyeceğim; ama hep bir yarış içindeymişiz gibi yaşamadık mı aslında? Oysa ilerilik ne, gerilik ne? Kim neye göre ileri, neye göre geri? Amerika (yani ABD) Avrupa’dan daha ileri mi gerçekten? Hem Avrupa neresi? Öyle bir memleket yok ki! O bir kıta. O kıtadaki bütün ülkeler tek bir paydada birleştirilebilir mi? Zengini var, yoksulu var; az gelişmişi var, çok gelişmişi var.

ABD’ye, kızım orada yüksek lisans yapmaya gittiğinden beri, demek 2001 yılından beri uzun ya da kısa aralıklarla gidip geliyorum. Daha da çok gidip geleceğim şimdiden belli. Çünkü kızım bir Amerikalı ile evlendi. Bu, zaten orada kaldığı anlamına geliyordu. Ardından 2011’de bir oğlu, 2014’te de bir kızı oldu mu? İyiden iyiye oraya yerleşti demektir. Amerika denince mangalda kül bırakmayan ben şimdi zorunlu Amerika yolcusu… Her yıl olmasa bile iki yılda, bilemedin üç yılda bir geliyorum Amerika’ya. Bu son geliş de kız torunun doğumu nedeniyle oldu zaten. İlk torunda olduğu gibi yine üç ay kalacağım burada ve Amerikan yaşamının ulaşabildiğim bütün sahnelerinin tanığı olacağım.

Hiçbir zaman batı hayranı olmadım. Başlangıçta bilinçli bir seçim değildi. Çocukluğumdan beri kendi kendimizi aşağılamamıza o kadar çok tanık olmuştum ki… Çalışkanlığı, zekâsı, güzelliği ile sürekli karşılaştırıldığınız zengin komşu çocuğuna duyduğunuz kıskançlığın giderek ondan nefrete dönüşmesi gibi bir şeydi. Yetişkinliğimde de çevremde çok fazla batı hayranı vardı. Onlar her seferinde söze, “O-hoo bizim batıya yetişmemiz için kırk fırın ekmek yememiz lazım” diye başladıkça ne yaparsak yapalım yetişemeyeceğimiz batıdan neredeyse nefret etmeye başladım. “Burası Türkiye…” sözü, her seferinde “Böyle şeyler ancak Türkiye gibi geri kalmış ülkelerde olur,” anlamında söylendikçe geri kalmışlığımız bile daha sempatik gelmeye başladı bana.

Söylentisiyle değil, gerçek batı ile karşılaşmam ne zaman gerçekleşti? Kırk yaşımdan sonra… Avrupa’yı kırk yaşımdan sonra gördüm. Daha sonra öykülerimden bir seçkiyi Almancaya çevirecek olan Beatrix Caner ve eşi, o zamana dek yurt dışına çıkmadığımı öğrenince beni davet ettiler. Ben de onlar sayesinde Almanya kapısından Avrupa’ya giriş yaptım. Beatrix Caner Türk kadın yazarları hakkında araştırmasını İzmir’de, Ege Üniversitesi’nde sürdürmek istediğinde Tomris Uyar bizimle tanıştırmıştı onları. Biz de İzmir’de bulundukları süre içinde elimizden geldiği kadar yardımcı olmaya çalıştık. Almanya daveti büyük olasılıkla bu minnet borcuna karşılık yapılmıştı ama geri çeviremedim doğrusu ve onların sayesinde kırk fırın ekmek yesek ulaşamayacağımız Avrupa’nın en gelişmiş ülkelerinden birini, onun da en büyük şehirlerinden biri olan Frankfurt’u görmüş oldum. Daha sonra okuma günleri kapsamında birkaç kez daha Almanya’ya çağrılacak, Almanya’nın öteki büyük şehirlerini de görme şansına ulaşacaktım. Hamburg, Köln, Düsseldorf, Duisburg, Essen, Hannover gibi büyük şehirlerden sonra en son 2008’de Türkiye’nin onur konuğu olduğu Frankfurt Kitap Fuarı davetiyle gittiğimde eski öğrencim Canan’ın ısrarını fırsat bilip Berlin’e geçtim. İyi ki geçtim. Berlin’de geçirdiğim bir hafta oranın neden Almanya’nın en güzel şehri kabul edildiğini öğrenmeme yetti.

Avrupa’ya ilk gidişimde sokaklarda dilenen, parklarda bank üstünde uyuyan insanları görünce neredeyse sevinmiştim. Dilenmek ve evsizlik geri kalmışlıksa, işte Almanya’da dilenci de vardı evsiz de. Daha sonra insanların ülkelere göre pek az değişiklik gösterdiğini, genelde aynı insanlar olduğumuzu, iyi–kötü, yoksul–varsıl, güzel–çirkin ayrımlarının ülkeler düzeyinde değil, insanlar genelinde söz konusu olabileceğini öğrendim. Nereye giderseniz gidin insanın ana mayası değişmiyordu. Her ülkede hırlısı da vardı, hırsızı da, uğurlusu da uğursuzu da.

Avrupa görmüşlüğüm Almanya ile sınırlı kalmadı. Dağılmadan ona eski Yugoslavya’yı görme fırsatı da buldum. Balkan Yazarlar Buluşması için İzmir’den Ümit Yaşar Işıkhan ile davet edilmiştik. O davet bahanesi ile Üsküp, Prizren, Priştine, Bor… Birçok yeri dolaştık.

Oğlum bir yılı Hollanda ve Belçika’da geçirdi. Hem onu hem de o ülkeleri görmek amacıyla oralara da gittim. Neyse ki oğlum sevmedi oralarda yaşamayı ve geri döndü. Ben de şimdi kızımdan uzakta olmanın acısını, oğlumla aynı kentte yaşıyor olmak avuntusuyla gidermeye çalışıyorum.

Daha sonra Türkiye Yazarlar Sendikasının ikinci başkanıyken orada kurulacak yazarlar evi projesi kapsamında Rodos’a gittim. Hem de iki kez. Çocukluğumdan kulağımda kalan Rumcanın işe yarayacağı beklentisini taşıyordum ama yaramadı. İyi ki Sezer Duru vardı. Onun sayesinde hiçbir iletişim sorunu yaşamadık. Daha sonra iki kez Midilli’ye, bir kez de Kavala ve Selanik’e gidince Yunanistan turlarını şimdilik tamamlamış oldum.

Fransa’ya da kızım oradayken aldığım bir davetle gitmiştim. Onun boş zamanlarında çalıştığı kitabevi imza için davet etmişti beni. Böylece kimine imza, konuşma, söyleşme gibi özel davetlerle, kimine çeşitli bahanelerle Avrupa’nın pek çok büyük ve önemli şehrine gitmiş, oraları görmüş oldum.

Avustralya Melbourne’dan Bülent İbrişim ile haftalık radyo söyleşileri yapmıştık. Avustralya’da yaşayan herkesin anadilinde yayın yapan bir radyoydu. Bülent İbrişim Türkçe yayınları sorumlusu olarak öneride bulununca sesimin ta Avustralya’ya gidecek olması çok heyecanlandırmıştı beni. Hem oraya hem Türkiye’ye uyan makul bir saat saptamış, haftalarca söyleşmiştik. Daha sonra sesimin peşi sıra kendim de gittim Melbourne’e. Cumartesi Okulları adı verilen bir sistem vardı Avustralya’da. Ülkeye göç etmiş olanların çocukları kendi kültürlerinden kopmasınlar diye oluşturulmuş okullardı bunlar. Hafta içinde kendi okullarına giden çocukların cumartesi günü de anadillerinde öğretim yapan Cumartesi Okullarına giderek kendi kültürlerini yaşatmaları sağlanmış oluyordu. Beni bir 24 Kasım’da bu okullardaki öğretmenlere konuşmam için davet ettiler. İlk kez güney yarımküreye bu sayede gittim. Cumartesi Okullarının Türkçe öğretim yapan bölümünün şefi ve öğretmenleri ile tanıştım. Doğrusu tahmin edemeyeceğim kadar nitelikli bir öğretim veriliyordu bu okullarda. Ama ne yazık ki oradaki Türklerin ilgisi beklendiği kadar iyi değildi. Avustralya’ya uyum sağlamayı çok daha önemli gördüklerinden kendi kültürlerini yaşatmak için çocuklarını bu okula göndermeyi pek fazla umursamıyorlardı. İstanbul’dan yayınına katıldığım Melbourne Radyosunun canlı yayın konuğu oldum. Hem Türkiyeli Türkler hem Kıbrıslı Türkler ve onların Türkçeleri, bu Türkçelerin Avustralya’da yaşatılabilme olanakları üzerine söyleştik. Telefon bağlantılarıyla çok canlı ve hareketli yayınlar oldu her ikisi de.

En son, Yunus Emre Kültür Merkezlerinin davetiyle “Toplumsal olayların Türk romanına yansıması” konusunu Nedim Gürsel’le birlikte konuşmak üzere, 2013’te Londra ve Brüksel’e gittim.

Önemli saydığım gezilerimden biri de İran’a yaptığımdır. Gittiğim, gördüğüm yerlerde batı-doğu dengesini tutturmak gibi de oldu, iyi oldu. Seray ve Yusuf, oğlumun Boğaziçi Üniversitesinden arkadaşlarıydı. Kendi uğraşlarının yanı sıra sinema ile ilgileniyorlar; çıkardıkları sinema dergisini maddi ve manevi fedakârlıklarla yıllardır yaşatmayı başarıyorlardı. İran’daki bir film festivaline gitmek istediklerine bana da, “Feyza Teyze gelir misin?” dediler. İkiletmedim. Film festivali Tahran’daydı. O bitince İran’ı bir baştan bir başa dolaştık. Kendi olanaklarımızla şehirlerarası otobüslerle, halkla kucak kucağa… Kültürel olarak nereye ait olduğumuzu bana en iyi öğreten gezi oldu bu. İstediğimiz kadar batıya yamanmaya çalışalım sonuna kadar doğuluyduk ve daha önemlisi doğulu olmak ne kaçınılacak ne de utanılacak bir durumdu. Beni bu kadar etkileyen gezi ile ilgili izlenimlerimi yazdım. Bu Dağların Karı Erimez adlı deneme kitabıma da aldım daha sonra bu izlenimleri.

Midilli’ye birlikte gittiğim sevgili yol arkadaşım Canan’la Lübnan’a da gittim. Turla gitmedik ama turistik bir geziydi. Lübnan’la ilgili izlenimlerim… Aslında Lübnan’ı dolaşma fırsatımız olmadı. Beyrut’u ve çevresindeki önemli yerleri gördük sadece. İzlenimlerim de yalnız burayla ilgiliydi. Nedense pek hakiki bulmadım Beyrut’u. Arap olmaktan, Arap sayılmaktan hoşnut değillerdi sanki. Şehrin de kendine özgü bir kişiliği yok gibi geldi bana. Arapça tabelaları kaldırsanız herhangi bir Avrupa şehriydi. Batılı gibi görünme çabası yapaylık olarak yansıyordu alışveriş merkezlerine, sokaklara, reklamlara, en çok da kadınlara. Hayatımda gördüğüm en süslü kadınlardı Beyrutlu kadınlar. Fransız kadınlarından bile süslüydüler.

Kendi doğumuzu bu kadarcık görmek bile bana, insanı ve yaşamı bütün boyutlarıyla algılama anlamında batıya yaptığım gezilerden çok daha fazla deneyim kazandırdı.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Everest Yayınları’na teşekkür ederiz.

Feyza Hepçilingirler, Ayvalık’ta doğdu (26.1.1948). İlkokulu ve ortaokulu Ayvalık’ta, liseyi İzmir Kız Lisesi’nde okudu. İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu’nu ve İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi (1971). Yıldız Teknik Üniversitesi’nden emekli oldu. Bir oğlu ve bir kızı var. Yazmaya, okul yıllarında (1963) Feyza Baran adıyla başladı. 1979 yılında Kültür Bakanlığının açtığı Çocuk Yapıtları Yarışması’nda Yanlışlıklar adlı oyunuyla Başarı Ödülü, 1981’de Akademi Kitabevi Yarışması’nda “Sabah Yolcuları” adlı dosyasıyla Öykü Birincilik Ödülü kazandı. Eski Bir Balerin adlı kitabıyla Sait Faik Hikâye Armağanı’nı (1985), “Potluğu Gidermek” adlı öyküsüyle Yunus Nadi Armağanı Öykü İkincilik Ödülü’nü (1989), “Ne Güzel Ölmüştüm” adlı öyküsüyle Balkan Yazarlar Karşılaşması Borski. Grümen Ödülü’nü (1991), Savrulmalar adlı öykü kitabıyla Sedat Simavi Edebiyat Ödülü’nü (1997) Çocuk ve Gençlik Yayınları Derneğinin (ÇGYD) son 10 yılın en iyi çocuk oyunu (2011) ödülünü aldı. Öyküleri Fransızca, Almanca, İngilizce, Sırp-Hırvatça ve Slovenceye çevrildi. Öykülerinden bir seçki “Die Hochzeitsnacht” adıyla Almanya’da yayımlandı. Türkçenin yanlış ve kötü kullanımını eleştirdiği Türkçe “Off” adlı kitabıyla büyük ilgi uyandırdı.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.