Attım Kapağı Yurtdışına – Nihat Ziyalan

 

“Edebiyatımızın değerli kalemlerinden, 2009 Çukurova Ödülü sahibi, şair, öykücü Nihat Ziyalan, ilk gençlik romanını Köprü Kitaplar dizisi için yazdı. Yazar, kendi yaşamından izler taşıyan romanında, İstanbul’dan Sidney’e uzanan bir öyküyü anlatıyor. İstanbul’da ilk aşkı, aile bağlarını, gelecek endişesini konu ederken, Sidney’de gurbetçilerin iki farklı kültür arasında kalmışlığına, sığınılan değerlere ve yabancılık duygusuna tanıklık ediyor; göçmenlik ve gençliğin beklentileri üzerine düşündürüyor. İstanbul’un kültürel çeşitliliğini en iyi yansıtan bölgelerden olan Beyoğlu’nu merkezine alan roman, Ziyalan’ın şiirsel üslubuyla biçimleniyor. Günümüz gençlerinin, geleceklerine ilişkin karar verirken yaşadıkları karmaşık duyguları, kaygı ve çıkmazları ustaca dile getiriyor.”

Açıl susam açıl!

Pilotun, “Avustralya toprağının üstünde uçuyoruz!” duyurusunun üstünden neredeyse üç saat geçti. İniş başlamadı daha. Yanlış anladım herhalde. Neyse. Kemerini bağla ışığı yandı. Ardından yeni bir duyuru: “Sidney Havaalanı için inişe geçiyoruz.”

Yanlış anlasam da önemi yok. Uçağın gacırtılı gıcırtılı sesinden belli zaten. Tam elli dakikayı buldu tekerlerin piste değmesi.

Alkışlamadım. Sırf ben değil, bir Allah’ın yolcusu da alkış tutmadı. Tam tersine, yuhalamamak için zor tuttum kendimi. Uçak daha çıkışa yaklaşırken yığıldık kapıya. Bıktık artık! İllallah bu suratsızlıktan! Tam yirmi saattir uçuyorum!

Son sekiz saatim de bu gardiyan havasıyla!

Uçaktan çıkış koridoruna dalınca; şimdi-yıkandım-sen-geliyorsun-diye-kokular-sürdüm havası solumaya başladım. İyi de, bu koku temizlik malzemesi kokusu! Boşuna böbürlenme, bizim Atatürk Havaalanı da böyle kokuyor!

Bagaj teslimatı bölümüne varmak, Hong Kong’dan sonra iki adım gibi geldi! Yanlış yere mi vardım acaba? Kıyafet balosundayım galiba! Entarili, şortlu, Hint filmlerinden çıkmış giyimli adamlar… Kadınlar da öyle… Sanki ülkelerini temsil etmeye gelmiş her renk, her kıyafette insan. Bir tek küpeli eksikti, onu da ben tamamlamış oldum. Ha! Ha! Ha!

Burası İngilizce konuşulan bir ülke değil mi? Her ağız anadilini konuşunca, elbette İngilizce azınlıkta kalır! Birilerinin, “Vatandaş İngilizce konuş!” demesini boşuna bekledim. Salına salına insanlar ve bir otobüs garajını andıran gürültülü konuşmalar!

Valizlerimi tanımam için kulpuna kırmızı kurdele bağlamıştı Şerma! Ona göre, abisi beceriksizin tekidir! Hemen çıkarıp atmıştım. Keşke çıkarmasaymışım! Kim bilir önümden kaç kez geçen valizlerimi kaptığımda, iyi ki Şerma görmüyor diye sevindim içimden.

Yolcu bekleyenlerce kuşatılmış iki taraflı çıkışta da çizgi var. Çizgiyi geçmeyen bir kalabalık. Bekledikleri çıkışta görününce bağırışlar, el sallamalar! Bir de, imrenerek seyrettiğim öpüşmeler. Kimsenin aldırdığı yok. Şimdi Gamzelim beni karşılamış olsa; sarmaş dolaş, geçmiş günlerin acısını çıkararak yumulurduk birbirimize.

“Altan!”

“Geç kalsan olmaz mıydı?” denir mi bu yeleğiyle göbeğini saklayan, posbıyık amcaya!

“Sadık Amca?”

Babam birkaç kez tembihlediği için, hemen elini öptüm. Gene de valizlerimden birini almadı.

Bir an önce kendimi dışarı atmak için hızlandım. Böyle görkemli bir havaalanına; cam mam, dev gibi bir ana kapı. Açıl susam açıl! Sanki bahara açıldı kapı. Sonbaharı yaşadığım bir yerden, tam tersi, bahara geldim demek. Koku bu işte! Okaliptüs ormanına dalmış gibiyim! Ciğerlerim bayram ediyor. Peki, deniz kokusu nerede?

N’oluyor sana, yakışıklım? Hava dahil her şeye kıyaslayarak baktığımı fark ettim.

Sadık Amca’nın öksürüğüyle kendime geldim. “İnsan büyüğüne saygı gösterir, evladım! Aldın başını gidiyorsun!” diyen bir öksürük! Hemen frene bastım.

O önde tespihiyle, ben arkasında valizlerimin tekerlek sesiyle.

Park yerinde, Sadık Amca’nın gözetiminde bagaja yerleştirdim bavullarımı. İki kişiyiz. Elbette arabanın şoför mahalline oturacağım. Ama adamın üstüne değil. Eşyamı sorunsuz yerleştirdiğimi görünce, geçmiş oturmuş direksiyona. Kapıyı açıp yallah içeri derken, onun kahkahalarıyla irkildim.

“Ben de ilk geldiğimde çok yaptım bu hatayı! Direksiyon sağda. Türkiye’dekinin tam tersi. Taksilerde kaç kez şoförün kucağına oturmaya kalktım! Zamanla alışırsın. Geç bakalım öbür tarafa.”

İlk ders: Burada arabaların direksiyonu sağda!

Sadık Amca’nın uzattığı bilete bakıp, “On beş dolar,” dedi çıkış gişesindeki hanım.

“Yarım saat için on beş dolar!”

Para aranırken köpürüp durmasını, uzattığım elli dolarla kesiverdi. Paranın üstünü uzatırken, “Daha ilk günden oldu mu bu, yeğenim?”

Aklım, üstünü aldığım parada. Elliliği, yüzlüğü biliyorum da; yirmilik, onluk, beşlik… Onları tanımak için bakıp duruyorum. Ama Sadık Amca’yı da yanıtlamak gerek.

“Buralara kadar zahmet ederek beni karşılamaya geldin, Sadık Amca! Paranın sözü mü olur!”

“Ayıp ettin, yeğenim. Askerlik arkadaşımın oğlusun. Karşılamak ve misafir etmek boynumun borcu. Ee, anlat bakalım. Nalbantzade hazretleri neler yapıyor?”

Anlatırken anlatırken yorulup sustum. Sadık Amca da radyoyu açtı. Koşarcasına bir İngilizce. O kadar dikkat kesildiğim halde anlayamadım, ben de etrafı seyretmeye başladım.

İstanbul’daki kaplumbağa trafiğine alıştığım için akıp giden arabalara hayret ettim ilkten. Kurallara uyulmasından çok, araba azlığından galiba bu.

Küçük bir kent değil Sidney. Uçağa binmeden önce internetten bakmıştım; nüfusu İstanbul’un yarısı kadar –yedi milyon. Sidney’i de kapsayan bölgenin toprak bütünlüğü Türkiye’den fazla.

Zaten Avustralya’nın toprağı, Türkiye’nin yedi katı. Çevresi denizle kaplı olmasına karşın, ada değil kıta deniyor bu yüzden. Yirmi iki milyonluk nüfusu, deniz kıyılarındaki kentlere dağılmış durumda. Çünkü ortası çöl. Hayat yok gibi bir şeymiş.

Yolun iki yanında geniş kaldırımlar. Ağaç! Ağaç! Ağaç! Tenis oynuyorlar! Vay be! Atlet-don koşanlar da var. Hızla geçtiğimiz için ayrıntıyı fark edemiyorum. El sallayan bir kıza karşılık verdim, ama geçip gittiğimiz için gördüğünü sanmıyorum. Belki de bana değildi.

Tek katlı evler… Renkleri birbirine karışan çiçek kümeleri… Bayraklarla donanmış araba galerileri… Asfalt anayol tamam da; bir an kendimi kovboy filmlerinde sandım. Tek katlı yapıların önüne bağlanmış atlar yerine, park etmiş arabalar!

Benzin istasyonuna girip, pompanın önünde durunca, radyoda koşan İngilizce de sustu. Sadık Amca benzin doldururken, pompanın göstergesi otuz dolarda durdu. Acaba koşturup ödesem mi diye bir an bocaladım. Otur oturduğun yerde, Kütük Kafa!

Araba tekrar çalışınca, İngilizce de koşturmaya başladı.

“Bir dolar bizim paramızla kaç kuruş, Sadık Amca?”

“Para mı bozduracaktın?”

“Yok canım. İstanbul’daki benzin fiyatıyla buranınkini kıyaslamak için sormuştum.”

“Bak, yeğenim, paranı bozdurmayacaksan bana ver, saklarım senin için.”

Boş bulunup, “Olur,” diyeceğim sırada, babamın sözleri geldi aklıma.

“Öyle büyük bir param yok! Başın sıkışınca Sadık Amca’ndan istersin demişti babam.”

Sıkkın sıkkın söylendi. “Ayıpsın, yeğenim!”

Ara sokağa sapınca araba iyice yavaşladığı için, etrafı daha ayrıntılı görebiliyorum. İlk izlenimim: Yol, kaldırımlar tertemiz. Atılı çöp torbaları yok. Her evin önünde yeşil, sarı, kocaman çöp kutuları.

İki tarafta da, sokağa göre geniş kaldırımlar. Gene ağaçlar. Daha önce görmediğim kuşlar. Birbirine benzeyen tek katlı bahçeli evler. Her evin önü çim. Kendi bahçeleri var. Hayret! Bahçeler çitle çevrili değil. Kaldırıma dayanmış çim. Ortalarında öbek öbek çiçek. Kılı kırk yararak bakıyorum. Sanki İstanbul-Sidney yarışması var, ben de seçici kuruldayım. Gördüğüm kadarıyla İstanbul kaybedecek. Vazgeç kıyaslamaktan, Kütük Kafa!

“Türk semti Auburn’a hoş geldin, Altan! İşte fakirhanemiz!”

Önünden geçtiklerimizin eşi bir evin araba girişine kıvrılıp durdu.

(…)

*Attım Kapağı Yurtdışına romanının 99-104 sayfaları arasındaki bu bölümün yayını için Günışığı Kitaplığı’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.