‘Yaşam uzaktan bakıldığında hoş bir manzara.’

 

“Bir radyoda müzik programı yapan Aslı aniden başlayan ve sebebi bulunamayan ağrılar karşısında çaresiz kalmıştır. Ağrılarına çözüm bulmak için gittiği doktor, bu ağrıların geçmişte yaşanan büyük bir travmaya bağlı olabileceğini söyleyerek, genç kadının hayatındaki önemli-önemsiz her şeyi bir deftere yazmasını söyler. Kimse okuyacak diye düşünmeden, hiç olmadığı kadar dürüst ve yalın olmalıdır yazdıkları. Hayatı buna bağlıdır. Uygulanacak tedavi yöntemi ise o güne kadar hiç görülmemiş, inandırıcılıktan uzak bir yöntemdir. Ancak Aslı’nın kendisine söylenenleri yapmaktan başka çaresi yoktur. Yoksa kafatası patlayacaktır! Üstelik defterinin sayfaları doldukça, genç kadın en az tedavinin kendisi kadar inanılmaz gerçeklere doğru yelken açacaktır.” Ayça Şen ile Hayalet Ağrı romanını konuştuk.

Hayalet Ağrı’nın anlatıcısı Aslı’nın yaşadığı talihsizliği anlatırken bile mizahı bir yerden bulup çıkaran bir havası var. Sonuçta da korkusunu uzaklaştırabiliyor bu şekilde. Sizce günümüz insanının derdi mizahtan uzaklaşıp korkularına yaklaşması mı bir yerden sonra?
Çok doğru. Mizahı çok az kullanıyoruz. Ben de konuya bu şekilde yaklaşmamıştım fakat sizin sorunuzdan sonra benim de aslında mizahı kendi hayatımı değerlendirirken çok az kullandığımı fark ettim. Sanırım bu ezilmiş öz benliklerimizi ciddiye alarak iyileştirme, onaylatma çabası çünkü toplumumuzun önemli baskılarından biri de suratsızlığı, ciddiyeti, acıyı ve yas havasını yüceltmek. Oysa mizah dış bir göz. Objektif bir göz. Yargılarını cezalandırma amaçlı değil izlenim amaçlı, belgeselci saygısıyla değerlendirme becerisi.

IMG_7693

Aslı, Deli Gonca’yı anlattığı bölümlerde yazı dilini daha da sertleştiriyor sanki. Bu yazdığı anılar da samimiyetsiz bulunuyor sonra. Size göre samimiyet, ağırlığı ve kara bulutları içeriğinde bulundurmuyor mu acaba?
Bu demin bahsettiğim ciddiyeti yüceltip mizahı köreltmenin çeliştiği bir nokta. Bu kez rol dönüşüyor ve yüzleşme gerektiren yerlerde bir reddetme, gerçekten kaçınma ve en önemlisi de tanımlarımızın yani çerçevelerimizin dışına çıkılan yerlerde bir kontrol istemi baş gösteriyor. Kontrol ederek alışagelinen güç anlayışını koruma, başkalarının çerçevesini aynı tutarak kendi çerçevesinin dışına çıkmama. Böylece Aslı’nın alışılagelmiş rolünün dışına çıkması da samimiyetsizlik tanımıyla yargıyı yiyor. Çünkü Aslı daha önce böyle kara bulutlu yazılar yazmıyordu ve ne dediğini anlamaya üşenen sistem onu samimiyetsizlikle yaftaladı.

Aslı’nın durumunda garip bir şey dikkatimi çekti: Aslı artık birer anıya dönüşen arkadaşlarını mutlulukla hatırlarken, şimdiki zaman arkadaşlıkları hep sorunlu yürüyor. Dikiş tutturamamış görünüyor. Bunun bir sebebi var mı acaba?
Çünkü zaman iyileştiricidir. Eskinin hazmından sonra artık olumsuzlukların hükmü kalmıyor. Her şey zamanla ikonlaşıyor, yaşam uzaktan bakıldığında hoş bir manzara, doğal bir yerleştirme halini alıyor.

“Bir aile kuramayışım, babamla annemin büyük sevgisizliğindendi, buna eminim. Bu sevgisizliğe ihanet etmek bana yakışmazdı.” Sahi, bir nesil böyle bir düşüncenin nesnesi olarak mı yetişti dersiniz?
Herkes için diyemem fakat önemli bir çoğunluğun gücün gölgesi altında sevgiyi yasaklı bir duygu olarak alan çünkü bahsettiğimiz nesil, dünya savaşının ilk ürünleri ve dolayısıyla gücün çok sert algılandığı, doğal olarak da eşitliğin sağlıklı bir tanımının yapılmasının dahi tabu algılandığı bir dönem. Kolera günlerindeki aşkların çocuklarıdır bu bahsettiklerim. Ama eleştirmiyorum, oldukça yüksek duygular olduğunu hissedebiliyorum hatta.

Bir önceki soruda da altını çizmeye çalıştım. Romanda bugünün kemik kırıklarına dair birçok nokta var bana kalırsa. “Mutsuzluğumda, bu işi on dokuz yaşımdan beri yapıyor oluşumun payı büyüktür elbette. Umutlarım sönmüştü. Artık idealist değildim; gelmem gereken yerde değildim ve bu da beni iyice umutsuz hale getiriyordu.” Sanırım bu tespit de onlardan biri. Bu düşünceme katılır mısınız?
Her umut kırıklığında yaşanan ve oldukça da sık karşılaştığımız bir durum olduğunu düşünüyorum.

IMG_7687

Roman boyunca yeni tanımlamalar, çözümlemeler ve bazen de insana dair kırıcı yorumlarla da karşılaşıyoruz. Bu kırıcılık açısından, çizgi bilmez bir iskeleti mi var romanın biraz?
Olabilir. Güzel olur.

“Bu radyodan nefret ediyordum. Müziğinden değil; dejenereleşmiş müziğine yüzde yüz uyum sağlamış atmosferinden, yöneticisi olan hırslı ve yapmacık o cahil adamdan, yanında köpekleştirdiği ve yaptıkları her şikâyet, gammazlık ve çiğlikle ağzına bir şekercik attığı açgözlü kasaba köpeklerinden ve o sistemden.” Bir radyocu olduğunuz için sormadan edemeyeceğim, bu düşüncenin ne kadarı gerçekten size ait? Radyo camiası böyle mi görünüyor “içeriden”?
Bazen her iş yerinde olduğu kadar diyelim. Kapitalizm benzer defolar yaratıyor zaten. Bu anlatım belki kuduz bir anlatımla paçaya dalan bir köpek sesi çıkarıyor fakat bahsettiğim manzara da sistemin köpekleştirdiği insanlardan bahsediyor ve insan etkileşim halinde vahşi bir hayvan.

“Eve geldiğimde TRT 3’ü açtım. “Yeni başlayanlar İçin Opera” diye bir program başladı. Verdi’nin Trovatore opereti mi denir, operası mı denir, bir şeyi vardı.” Aslı müzikle uğraşan, tastamam bir radyocu olarak opera hakkında neden böyle ‘aşağılamaya yakın’ bir an yaşıyor diye düşündüm bu kısmı okuduğumda. Bunun nedeni ne olabilir sizce?
Hayır aşağılama değil kesinlikle. Bir radyocu olarak kendi alanının dışında bir müzik bu. İsimleri bilmiyor fakat müziğin kendisini çok seviyor. Dikkat ederseniz ‘yeni başlayanlar için’ diyor zaten. Popüler radyoculuğun fıtratında opera yok ki hahhaha!

Yazı, yazmak da müthiş bir yer kaplıyor Hayalet Ağrı’da. Yazma eylemini bir tür iyileşme ve kendini bulma aracına dönüştürüyorsunuz. Bu yalnızca romanın iskeletinde kullandığınız bir düşünce olamaz değil mi?
Hayır olamaz. Tıbbi bir gerçek olduğunu düşünüyorum ve romanın ve hayatın iskeleti demeyeyim de iskeletinin gövdesi diyeyim. Sanat bir bütün olarak o iskelet diye düşünüyorum. Hem iyileşen, hem iyileştiren.

“Samimi olursanız, yani bizler okuyacağız diye elinizi kısmadan ya da kendinizi çok iyi yazıyormuş sanmadan yazarsanız, orta sınıf ahlaksal kaygılar ve aklıma gelmeyen pek çok sosyal meseleden ötürü samimiyetsiz yazmazsanız bir mesele yok,” diyor romandaki Doktor. Yanılmıyorsam günümüz yazarlarına da ince bir eleştiri getiriyorsunuz bu deyişle?
Daha çok kendime aslında.

‘Uçak da yukardan ilerler fakat gölgesi epey geriden gelir.’

 

Romanın bir yerinde Cüneyt Arkın’ın yazdığı bir metne de yer veriyorsunuz. Cüneyt Arkın’ın bu romandaki yeri ne?
Yazılanları değerlendirme işleminin, yazmak, onu taramak ve tekrar beyne nakledilerek bir füzyon oluşturmanın aslında kitchliğini anlatan bir özne olarak Cüneyt Arkın. Aslında yazı yazmak, günlük tutmak kitch bir eylem olarak fakat kaçınılmazlığıyla kült bir eylem olarak Cüneyt Arkın.

Romanına sonuna dek bunun fantastik bir roman olduğunu düşünmüyoruz, belki biraz bilim kurgu. Son bölümde ise fena bir “dürtülme” yaşıyoruz. Bu fantastik romana eviriliş başından beri planladığınız bir kurgu yapısı mıydı?
Hayır başından beri değil fakat yazarken düşüncelerimin gölgesini hissettiğimi söyleyebilirim. Uçak da yukardan ilerler fakat gölgesi epey geriden gelir. Sonra iniş sırasında gölge ile uçak birleşir.

IMG_7691

Hayalet Ağrı / Yazar: Ayça Şen / Doğan Kitap / Roman / Kapak Tasarımı: Geray Gençer / 1. Baskı Şubat 2014 / 231 Sayfa

Ayça Şen, 14 Temmuz 1972’de Trabzon’da doğdu. Ailevi durumlardan dolayı pek çok şehir değiştirdi (hayır, babası asker değil). Annesinin orta 3’te verdiği Benim Üniversitelerim adlı kitapla eğitimin başka bir şey olduğuna uyandı. Çocukluğundan itibaren İstanbul Çocuk Korosu’nda müzik ve annesinin vitray atölyesinde resimle ilgilendi. 1991 yılında Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde Seramik Bölümü’ne ve aynı yıl İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nda Yarı Zamanlı Şan Bölümü’ne girdi. Özel radyoların hayata girmesiyle üniversite eğitimini altın bilezik dalında ödül almak üzere yarım bırakıp çalışma hayatına atıldı. 2001 yılında, hayatı adayacak daha değerli bir şey olmadığına inandığı oğlu Kaptan Memet’i doğurdu. 2006 yılında ilk romanı Saatçi Bayırı, 2009 yılında ikinci romanı Hırs ve Ceza, yine 2009 yılında “Ölmeden önce yapmam gerekenlerden biridir” dediği Astronot adında bir de müzik albümü yayınlandı. 2012 yılında kurumsal radyoculuğu bırakıp kendini resim ve yazıya verdi.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.