“Hepimizin içinde bir yer ağrıyor ve bu ağrı dinmeyecek”

 

Ayfer Tunç’un daha önce “Taş Kâğıt Makas” isimli öykü kitabında yayımlanan “Suzan Defter”i, bağımsız bir kitap olarak tekrar buluştu okurlarıyla. Yayımlandığı ilk günden bu yana yazarın en sevilen metinleri arasında olan “Suzan Defter”, 12 Eylül’den geçen insanların hikâyelerini mercekleyerek, başımıza gelenin ‘aslında’ ne olduğunu, nasıl bir şey olduğunu anlatıyor. Konusu kadar, kurgusuyla da dikkat çeken “Suzan Defter”, okura, iki ayrı günlüğün sayfalarını açıyor. Fakat, masanıza iki ayrı defter bırakır gibi değil de, bir şekilde karışmış, dağılmış sayfaları bir araya toplayıp elinize bırakır gibi veriyor bu günlükleri. Sonunda bir sayfa okuyorsunuz, bir sonraki sayfada başka birinin yazdığı başka bir metinle karşılaşıyorsunuz. Yazar, okuru bir yapbozla baş başa bırakıyor; iki kahramanının tuttuğu iki ayrı günlüğün sayfalarını karşı karşıya gelecek şekilde birleştirerek, birbirine paralel iki hikâyeyi, gerçekliğin de tahrif edildiği iki farklı içerikle sunuyor.

“Suzan Defter”, daha önce “Taş Kâğıt Makas” isimli kitabınızda yer alan öykülerden biri olarak çıktı okurun karşısına –şimdi, bağımsızlığını ilan etti. Doğrusu, anlatım gücü nedeniyle bu bağımsızlık hiç şaşırtmıyor fakat öte yandan sürprizli bir yanı da var bunun. Bir kitabın öykülerinden biri olarak tasarladığınız bir metnin böyle alıp başını gitmesi ne hissettirdi size?
Aslına bakarsanız “Suzan Defter”in daha ilk başta ayrı bir kitap olarak yayımlanması gerekiyordu. “Taş-Kâğıt-Makas”ın içindeyken de böyle düşünüyordum. Diyeceksiniz ki niye öyle yapmadınız o zaman.. Teknik sebepleri vardı. Bir kere “Suzan Defter”in tamamını Geceyazısı dergisinde yayımlamıştım. Kısa bir süre sonra bunu tek başına kitap olarak yayımlamak Geceyazısı okurlarına haksızlık olur gibi geldi. İkinci önemli neden, metni, “Taş-Kâğıt-Makas”ın parçası olarak tasarlamamıştım, ama kitabın tematik bütünlüğüne çok uygun düştü. “Suzan Defter” hem ayrı, hem o kitapla birlikte durabilen bir metindi. O tarihte birlikte yayımlamayı tercih ettim.

Bir söyleşinizde demişsiniz ki, “En sevdiğim hikâyelerim, hep en son yazdıklarım oluyor”. Yazarlığınızda bir tür ilerlemeye de işaret ediyorsunuz –aslında kendi ilerleyişinizi de desteklediğinize. “Suzan Defter”, ilk kez, 2003’te yayımlanmış. 2011’de bağımsız bir eser olarak yayımlandığında sizin de hâlâ en sevdiklerinizden biri miydi? Özellikle de araştırmacı, deneysel bir metin olduğunu düşünürsek…
Yazarlığımdaki ilerlemeye mi işaret ediyor emin değilim, ama “Suzan Defter” romanlarım dâhil tüm yazdıklarımın içinde en sevdiğim metinlerden biridir. Diğer birkaç metin ise okurun gerek öykü olması, gerekse diğerlerine göre daha kapalı bir anlatı tekniği içermesi nedeniyle en az ilgi gösterdiği kitabım “Evvelotel”de yer alıyor, “Acılezzet” örneğin ya da “Kibir”. Öte yandan, (başka yazarların metinleriyle ilişkileri de benimkine benzer mi bilmiyorum ama gene de biz diye söz edeceğim) her metnimizi farklı nedenlerle severiz. Kimini daha içsel ya da kişisel nedenlerle, kimini başardığımız veya başardığımıza inanamadığımız için, kimini başkaları çok sevdiği için severiz. Mesela öykülerim içinde okurun en çok teveccüh gösterdiği “Aziz Bey Hadisesi”dir (ki o da bir novelladır). Onu okurun kalbine dokunduğu için severim. “Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi”ni bu karmaşık kurguyu başardığım için ve beni eğlendirdiği severim. “Suzan Defter”i özellikle sıra dışı olsun diye başlamadığım halde beni sıra dışı bir yola soktuğu için önemsesem de, asıl, içeriğindeki kederli ton nedeniyle severim.

at1 at2

Yakınlık / uzaklık kavramlarını ya da diyelim ki, mesafeleri ortadan kaldıran bir metin, “Suzan Defter”. Hikâyeleri iç içe geçmiş ama birbirlerinin uzağına düşmüş insanları anlatıyorsunuz. Tam da bu anda iki yabancıyı ‘yakın’ ediyorsunuz. Aslında okuru da mesafeyle yokluyorsunuz sanki. Önce günlük gibi son derece mahrem bir alana davet ediyorsunuz onu, sonra günlüğün sayfalarını dağıtıp onu bir yap-bozla baş başa bırakıyorsunuz –belki bir anlamda günlüğü başka gözlerden uzak tutuyorsunuz.
Benim hayata dair temel inancım, her insanın hayatının tıpkı parmak izi gibi tek-biricik oluşudur. Dolayısıyla her yakınlıkta bir uzaklık bulunması varlığımızın doğasında var. Ama bunu bir kenara koyalım ve insanlar arası ilişkiler açısından bakalım. İki insanın aşk, arkadaşlık, iş veya dostluk, hangi nedenle olursa olsun, birbirine yakınlaştığı özel anlar belli bir zaman ve zeminde gerçekleşir. Ama bu zaman ve zeminde paylaşılan duygular ya da akıl alışverişi iki ayrı zihinde birbirinin tıpkısı mıdır? Değildir, olamaz da, çünkü her insan kendinin tek örneğidir. Aynı olsaydı hayat çok kolay olurdu zaten. Ama edebiyat da olmazdı tabii bu kadar kolayca tahmin edilebilir ve kendi kendine akabilen bir hayatta. Yeni tanıştığımız veya öteden beri tanıdığımız insanlarla her buluşmamızda birbirimize yakınlaşır veya uzaklaşırız. Bulunduğumuz mekânda, birlikte olduğumuz an içinde zihnimizden akıp geçenler bu mesafeleri oluşturur. Bunun için “neyin var?” diye sorarız, anlamak isteriz karşımızdakinin ruh halini. Sevgililer bu nedenle birbirlerinin ne düşündüğünü öğrenmek isterler. Kuşku ve güvensizlik bu kestirilemeyen mesafelerden doğar.

Mahrem ve yalan, herhalde birbirini çağıran kelimeler. “Suzan Defter”de okuduğumuz ve sayfaları birbirini karşılayan iki günlük var: Ekmel Bey’in günlüğü ile Derya’nın günlüğü. Bu sayfalar, şizofrenik bir bakışın eşlik ettiği hikâyelerle dolduruluyor. Mahrem bir alana girdiğimizi bilsek de, hep kaygan bir zemindeyiz. Bu zeminde yazar nasıl yol alabildi?
Bence insanoğlu kendi mahremini de kurgular, önce bunu belirtmek isterim. Mahrem sözcüğünün sözlükte bir karşılığı olabilir ama herkesin üstünde anlaştığı bir tanımı, kabul edilmiş bir sınırı yoktur. Herkes kendi mahreminin sınırlarını kendi çizer. Buna günlük hayatta ketumluk, içi dışı bir ya da içe/dışa dönük gibi sıfatlarla yaklaşırız. Oysa mesele içimizdeki fırtınayı nasıl ve ne kadar göstereceğimizdir. Edebiyat bence tam da bu nedenle, mahremin sınırlarını belirsiz hale getirdiği için değerlidir. Bir roman karakteri günlük hayatta asla söz etmeyeceği, hatta unutmayı tercih edeceği, yokmuş gibi davranacağı sırları okura anlatabilir. Peki, edebiyatta sınırları karakterler tarafından belirlenen bu mahrem ne kadar sahicidir? Bu sorunun cevabını yazarın bizi ikna etme gücü belirler. Ama yazar okura “bana güvenme” de diyebilir. Ben de bunu yapıyorum, okura bana güvenme diyorum. Karşılıklı akan, aynı anı, aynı mekânda yaşayan iki kişinin yazdığı iki günlük bu soruyu sınama fırsatı veriyor ve bir de bakıyoruz ki günlükler birbirini tutmuyor. Öte yandan günlük tutanları takdir ederim ama kendim günlük tutmam. Çünkü benim için yazının daima kurmaca içeren bir tarafı vardır ve bu da günlüğün doğasıyla çelişir. En hakiki anda bile yazı, bir miktar kurmaca içerir. Yayımlanacağı veya okunacağı bilinerek tutulan günlükleri tümüyle konunun dışında bırakalım, tümüyle mahrem günlükler bile gerçeği az ya da çok tahrif eder. Ama neden? Neden bizden başkasının asla okumayacağını düşündüğümüz, tümüyle mahrem metinlerde bile gerçeği az ya da çok tahrif ederiz? Çünkü insan hiçbir zaman tümüyle dürüst olamaz, özellikle kendine karşı. Koşulsuz dürüstlük ölümdür, oysa benliğimiz kendini korumak ister, bunun için gerçeği az ya da çok tahrif eder, haklı çıkmaya, kendini savunmaya ihtiyacı vardır. Günlük sahibi gerçeği yeniden kurar, kurarken de değiştirir. Bu nedenle günlükler en kaygan zeminler, en kaygan metinlerdir. Hiç şüphesiz sahicidirler, çünkü yazan o anda yazdıklarına tamamen inanmaktadır, ama inanmak gerçeğin garantisi değildir.

Bir kadın ve bir erkeğin günlüklerini okuyor olsak da, kendi adıma, kadınlık ve erkeklik halleri üzerinden okumadım kitabı. Yani, ‘kadın bakışı’ ‘erkek mantığı’ gibi yakıştırmaların uzağında düşündüm metni. Gerçekten iki insanın olamamışlık / olduramamışlık meselesini okudum daha çok. Sizin cinsiyetler üzerinden bir yorumlama niyetiniz de yoktu sanırım?
Haklısınız, kadınlık-erkeklik meselesi üzerinden kaleme alınmış bir metin değildir “Suzan Defter”. Kurcalamak istediğim asıl mesele kadınlık ve erkeklik durumları olsaydı başka türlü karakterler yaratmak, meseleye doğrudan yaklaşmak açısından çok daha verimli olurdu. Ama “Suzan Defter”de olmamışlık-olamamışlık hallerinin kadın ya da erkek olma halleri ile kesiştiği çok yer var ve olmak zorunda. Çünkü doğuşumuzla beraber taşıdığımız özelliklerimiz, doğduğumuz andan itibaren dolaylı dolaysız öğrendiklerimiz, toplumların on binlerce yıl boyunca edindiği ve toplumsal hafıza aracığıyla nesillere aktardığı, değişen veya aynı kalan kadınlık ve erkeklik bilgisi hayatımızın zeminidir. Bu bilgi farkında olalım ya da olmayalım hayatımıza etki eder. “Suzan Defter”de de kaçınılmaz olarak bu var.

at4 at3

Hatta Ekmel Bey’in kimi zaman kadınsı bir hassasiyete sahip olduğunu bile düşündüm. Annesinin sevgisizliği, Hürrem Abla’nın reddedilişi onda utanca yol açıyor, hatta belki de bir tür sorumluluk duygusuna. Öte yandan Derya’da da çoğu zaman erkeklere atfedilen türde bir ‘deli bağımsızlık’ hali var. Ya da belki biz klişeleşmiş kadınlık ve erkeklik hallerinden muaf karakterler yarattığınız için metin bir an ‘cinsiyetler üstü’ gibi göründü gözüme…
Her ne kadar ana mesele olarak kurgulanmamış olsa da, günlüklerin sahiplerine yakından bakarsak aslında meselenin tam da kadınlık-erkeklik hallerinde düğümlendiğini görebiliriz bence. Kendini Suzan olarak tanıtan Derya’ya bakalım örneğin: Abisinin sevdiği kadının kimliği ile bir erkeğin evine gidiyor. Kendinden yaşlı olmasına rağmen erkeğe alıcı gözle bakmadığını söyleyemeyiz. Cinsel tacize uğrayacak olursa nasıl kurtulacağını bile hesap ettiğine göre, durumun farkında. Evin birinci katta olduğunu camdan atlayabileceğini düşünüyor. Ekmel ise evini satılığa çıkarıyor ama sadece kadınlara randevu veriyor gelip görmeleri için. Sadece konuşacak bir arkadaş arasaydı yaşıtı bir adam daha elverişli olabilirdi. Öte yandan Derya’nın Suzan olmak, onun yerine geçmek arzusunda bir kadınlık durumu var. Derya Suzan’ı bize aşkın yaktığı bir kadın olarak tarif ediyor ve onun gözünde aşkla yanabilmek arzulanmış-arzulamış bir kadın olma halidir. Derya, sonunda terkedilmiş olsa da bir zamanlar arzulanmış bir kadın olma halini Suzan’ın kimliğinde yaşıyor. Ekmel Bey’in ya Suzan sandığı Derya’ya değiştirerek anlattığı ya da günlüğüne yazarken tahrif ettiği (hangisi doğru bilmiyoruz) hikâyelerinin zemini aslında olmamış, tamamlanmamış bir erkeklik halidir. Dışarıdan bakıldığında, Ekmel Bey hayatı iyi kötü başarmış sanılabilir. Avukattır, pek çok davaya girip çıkmıştır, evlenmiş, bir kız evlat sahibi olmuştur. Ama gerek günlüğüne yazdığı cümleler, gerek yaşıtlarının çok para kazandığı bir çağda kendini eve kapatması, onun büyük bir yenik olduğunu gösterir bize. Babasını konumlama biçimi ise tam bir erkeklik durumudur. Babası avukat olduğu için o da avukat olmuştur. Büro açmak için zahmete girmemiş, babası ona açmıştır. Babasını ve daha da geride dedesini hayatının başarısızlığının müsebbipleri olarak görür. İşaret ettiği şey, onu başarısızlığa mahkûm eden bir erkeklik zinciridir, kuşaktır. Baba ve dede yalnız kendi hayatının değil, iki ağabeyinin de başarısız finallerinin sebepleridir. Ama alttan alta nefret sızdırdığı bu baba, aynı zamanda tek avuntusudur. Çünkü her bakımdan sapına kadar erkek olduğu halde annesinin aşkını elde edememiş, dolayısıyla karısına hiçbir zaman tümüyle sahip olamamıştır. Bu açıdan erkeklik anlamında yarım bir baba vardır karşısında. Zeminde kadınlık ve erkeklik halleri olduğu halde, “Suzan Defter”in bize cinsiyetler üstü görünmesinin nedeni bence iki karakterin de bize kadınlık ve erkeklik durumlarını hayat, başarı, başarısızlık ve özellikle aşk üzerinden anlatması, başkalarının hikâyelerini anlatırken bile aşkı işaret etmesidir. Çünkü aşkın varlığında da, yokluğunda da kadın veya erkek yoktur, âşık vardır.

Sizin hikâyelerinizde insanlık hallerine ilişkin detaylar dikkatimi çekmiştir her zaman. Yüksek bir özdeşlik duygusu sezerim. Okuru, hikâye kahramanıyla özdeşlik kurabilmesi, herhalde metnin gücünü gösterir. Ama “Suzan Defter”de olduğu gibi, birden çok karakterle özdeşlik kurabilmek, herhalde bir trajediye işaret eder! Eğer trajedi herkesin kendince haklı olduğu yerse. Ne dersiniz?
Trajedi bana fazlaca rahat kullandığımız büyük bir söz olarak görünüyor. Hele bunca insanlık birikiminden sonra vardığımız bu sözüm ona ‘insancıl’ çağda, trajedi sözcüğünün bile tarif etmekte yetersiz kaldığı, sayısız gerçek trajedi yaşanırken, küçük acılarla örülmüş insanlık hallerine daha mütevazı sıfatlar bulsak ne iyi olur diye geçiyor aklımdan. Büyük bir fark yaratmadığını düşünebilirsiniz, ama sanki dram daha yumuşak, daha olanaklı bir sözcükmüş gibi geliyor bana. Geçmiş çağların bilgeliğini, süzülmüş erdemlerini har vurup harman savuran çağımızın bizi getirip yapayalnız bıraktığı insanlık durumuna bakarken de, edebiyat-sanat hakkında birbiriyle çelişen iki farklı hissin içinde gidip geliyorum. Bazen, ‘insan bu gezegenin dramıdır’ diyesim geliyor ve ‘edebiyat ruhumuzu kurtaramadığına göre kendini imha etmeli’ diye düşünüyorum. Bazen de cehenneme çevirdiğimiz bu gezegende yaşamaya tahammül edebilmemizin veya yaralarımızı kısmen de olsa tedavi edebilmemizin tek yolu edebiyattır diye düşünüyorum. Edebiyatın hayatımıza ufacık bir yararı varsa, o da yaralarımıza geçici bir şifa olabilme ihtimali ise eğer tıpkı yara-merhem tepkimesi gibi bir etki yaratmalı ruhumuzda. Bu etki de okurken veya yazarken başkası olabilmek’ten geçer.

12 Eylül bir milat “Suzan Defter”de de. Derya’nın abisine öfkesinde 12 Eylül var. Eski âşık devrimci abiden doğan yeni kapitalist aile reisine duyduğu kızgınlık ve hayal kırıklığı. Ama bu olumsuz çağrışımlarla birlikte abisini anlama hali de var… Ve sonunda sistemle ‘barışan’, barışmaya çalışan bir Derya. İnsanın içi Derya, Ekmel’le kalsın istiyor, onların hikâyesi alsın, yürüsün. Siz aslında iki karakter üzerinden bir dönem tarihini de objektifliyorsunuz, öyle değil mi?
Türkiye’nin cumhuriyet tarihinde en yıkıcı, en mahvedici bulduğum dönem 12 Eylül ve onu izleyen dönemdir. Yıllarca ‘yenildik ama ezilmedik’ diye kendini avutmuş bir toplumun masumiyetini ‘sana gurur ve kendine güven veriyorum’ diyerek elinden alan öldürücü ölçüde zehirli bir zamandır 12 Eylül sonrası. ‘Çağ atlayan Türkiye’nin sonunda vardığı yer ‘satmaya en yakınında bulunan, dolayısıyla en kolay olandan başla’ düsturu olmuştur. Bu lanetli tarihle birlikte zehirlendik, binlerce insanımızı fiziksel olarak öldürmekle kalmadık, insanlığımızı da gömdük. Bu sürecin sonunda elde ettiğimiz şey, Derya’nın abisinin kişiliğinde somutlaşan güvenlik sistemleri şirketi, (ki güvenlik sistemlerini bir metafor olarak görebilirsiniz), mutlu süsü vermek için çırpındığımız çıkar evlilikleri ve bir türlü teşhis koyamadığımız derin ve kronik bir iç ağrısı oldu. İçimde bir yer böylesine ağrırken Derya’nın Ekmel’le kalması imkânsızdı, kalsaydı o ağrı yalan olurdu. “Suzan Defter”i yazdığımda bu iç ağrısı yeni başlamıştı. Şimdi daha iyi anlıyorum, hepimizin içinde bir yer ağrıyor ve bu ağrı dinmeyecek. Umutsuz muyum? Umutsuzum, evet. Yeni kuşaklara baktıkça sistemli politikalarla gülünçleştirilerek gözden düşürülen erdemleri tekrar diriltemeyeceğimiz duygusundan kurtulamıyorum ve bunun bende yarattığı mutsuzluğun haddi hesabı yok.

at5 at6

Özellikle aşka dair vurgularda kesinlikle görsel detaylar var –yani, aldatmasıyla, tutkusuyla, karşılıksız aşkıyla, büyük sevmeleriyle vs. aşk çok görsel, belki çok seyirlik –bir fotoğraf karesi gibi, çok imkânsız. Bu bir tercih miydi?
Tercih miydi bilemiyorum.. ilk yazma anı çok berrak değildir bende. Ama aşk ve umut klişenin kucağına çok kolay düşer. Zaten dilimizde en ağır biçimde yıpratılmış sözcüktür aşk. Ev kadınlarının pazarcıya bile ‘aşkım’ diye hitap edebildiği bir zamanı yaşıyoruz. Dolayısıyla klişe tuzağının kenarında gezinen bir kavram üzerine çalışıyorsanız sıra dışı bir görsellik sizi o kuyudan uzak tutabilir. Ayrıca her yazdığım şeyde görsel bir etki yaratmayı, zihinde bir resim oluşturmayı isterim. Aşkın imkânsız hali de en sevdiğim haldir, çünkü aşk ancak imkânsızlık sınırında sonsuza kadar yaşar.

Son olarak, babalar ilgimi çekti. Hem Derya’nın hem de Ekmel Bey’in babalarını yakından tanıma imkânı buluyoruz. Birininki baştan problemli, diğerininkini belki hayat bozdu! Ama annelerden daha etkililer çocukları üzerinde. Yanlış mı değerlendiriyorum acaba?
Yanlış ya da doğru demeyelim, babalar kadar anneler de önemli, daha doğrusu bütün unsurlarıyla aile. Ekmel Bey’in de Derya’nın da abileri örneğin. Abiler her iki karakter üzerinde iz bırakmıştır, hele Derya’nınki metnin belkemiğidir. Derya’nın annesi, yokluğuyla, genç yaşta ölerek kızının hayatının etkilemiştir, yokluk da bir etkidir, hele aile söz konusuysa çok büyük bir etkidir. Öte yandan Derya’nın babaannesi de az buz bir kadın değildir, Derya’nın kadın olma halinin belirleyicilerinden biridir. Ama bence en dikkate değer kişi Ekmel Bey’in “tunçtan dökülmüş melek heykeli annem” diye tanımladığı annesi. Kutsal anne imgesinin arkasında bir taş yürek. Aile benim yazdıklarımda hep çok önemli bir yer tuttu. “Yeşil Peri Gecesi”nde kullandığım bir Edip Cansever dizesini tekrar edeyim. “Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk /  Hiçbir yere gitmiyor.” Çocukluk dendiği zaman ilk akla gelen (ya da benim aklıma gelen) ailedir. Çocukluğun mutlu ya da mutsuz oluşunu aile belirler. Mutlu ya da mutsuz bir çocukluk yetişkinliği belirler. Dolayısıyla geleceğimizi geçmişimizde aramalıyız. Kendileriyle ve geride bıraktıkları zamanlarla yüzleşmekten çekinmeyen cesur ve akıllı kişiler bu hesaplaşmadan genellikle galibiyetle çıkarlar ve yetişkinliklerinde travma yaşasalar da yıkılmayarak hayata devam ederler, ama pek çok kişi bunu başaramaz ve hayatları çocukluk travmalarını atlatmaya çalışarak geçer.

Ayfer Tunç; 1964’te Adapazarı’nda doğdu. İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdi. Üniversite yıllarında çeşitli edebiyat ve kültür dergilerinde yazılar yazmaya başladı. 1999-2004 arasında Yapı Kredi Yayınları’nda yayın yönetmeni olarak görev yaptı. 2001 yılında yayınlanan ‘Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek-70’li Yıllarda Hayatımız’ adlı yapıtı büyük ilgi gördü. Öykü kitapları, ‘Saklı’, ‘Mağara Arkadaşları’, ‘Aziz Bey Hadisesi’, ‘Taş-Kağıt-Makas’, ‘Evvelotel’ , yaşantı kitapları ‘Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek’, ‘Ömür Diyorlar Buna’ ve romanları ‘Kapak Kızı’ ve ‘Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi’ ile, edebiyat dünyamızda değerli bir yeri var…

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.