Babil Bahçeleri’nde Cinayet 


Yaz Ba
şı
Tuvaletten çıktıktan sonra yolu karıştırdı. “Tabii olacağı buydu, ilk defa geldiğim koskoca bahçe içinde tek başıma tuvalete gidersem işte böyle yolumu şaşırırım, hay Allah keşke kocamla gelseydim tuvalete…” diye geçirdi içinden.

Ana binadaki tuvaletlerin dolu olduğunu ve önlerindeki uzun kuyrukları görünce görevliye başka bir tuvalet olup olmadığını sormuştu, aldığı cevap ise onu biraz rahatlatmıştı; biraz ilerde sadece görevlilerin kullandığı portatif tuvaletler vardı. Daracık kırmızı gece elbisesinin eteklerini toplayıp parmak uçlarına basa basa yarı taş zeminde karanlığın içi- ne doğru yürümüş, cılız bir ışığın aydınlattığı dört bir yana bakan portatif tuvalet adacığını görmüştü. Ve sırada kimse yoktu. Mesanesi o kadar şişmişti ki iki adım daha atsa külotuna çiş kaçıracaktı.

Plastik duvarlara elini kolunu değdirmeden ve klozete oturmadan, çömelerek yarı ayakta ihtiyacını görüp tuvaletten çıktıktan sonra bir müddet koruda yürüdü ama giderek müzikten uzaklaşıyordu. Tekrar geldiği yolu geri yürüdü, daha doğrusu aynı yolu yürüdüğünü sandı ama yanılmıştı. Bir an kemanların sesini duyduğunu sandı, eğer öyleyse kapıya yakın demekti. Bu kez kemanların sesini takip etti, hatta kafasını biraz yukarı kaldırıp ağaçlara bakmaya başladı. Hatırladığı kadarıyla girişte ağaçların dallarında içinde mum yanan fenerler vardı. Ancak kemanların sesi birden sustu. “Kahretsin, giriş müziğini bitirdiler” diye düşündü. Bahçede yürümek gitgide zorlaşmaya başlamıştı. Üstünde daracık yırtmaçlı bir tuvalet, ayaklarında incecik yüksek ökçeler vardı. Yürüdükçe o ince topuklar hafif nemli toprağa bir çivi gibi saplanıyor, ilerlemesini yavaşlatıyordu. “Keşke cep telefonumu alsaydım” diye düşündü. O zaman arkadaşlarını arar, yolu bulamadığını söyler, onlar da görevlilere bildirirdi. Bir ara ayakkabılarını çıkarıp yürümeyi düşündüyse de bundan vazgeçti. Yaz olmasına rağmen derin yırtmaç dekoltesi nedeniyle bacağı biraz daha ince gözüksün diye külotlu çorap giymişti. Çoraplarıyla yere basacak olursa toprak nedeniyle yırtılırdı. Birazdan düğün yemeği başlayacak ve yerine oturacaktı. Normal olarak ortalıkta olmadığı için buraya birlikte geldiği arkadaşları onu aramaya gelmeliydi. Sinirden aklını kaçırmak üzereydi. Bilmediği bir mekânda kaybolmuştu.

Tamamen kaybolduğunu anladığında paniğe kapıldı. Birden gözleri doldu, ağlarsa kuaförde yaptırttığı ağır gece makyajı akacaktı. Daha gece yeni başlamıştı, “Nasıl olur da bu benim başıma gelir, resmen kayboldum” diye düşündü ve üzün- tüden gözünden yaşlar yavaş yavaş süzülmeye başladı.

Sonunda bir yöne yürümeye başladı, illa ki bir yere varacaktı. Ama yürüdükçe sanki önü uçsuz bucaksız ormanmış gibi geliyordu. Sonra aniden önüne iki katlı bir bina çıktı. Sanki üst katında kandil alevi gibi cılız bir ışık vardı. Sevinçten adımlarını hızlandırdı, aksi gibi yüksek ökçeleriyle yürümek daha da güçleşti. Ayakkabısının topuğunun etrafında ince bir toprak tabakası oluşmuş, yürümesini zorlaştırmıştı.

Gördüğü binanın yanına daha yaklaşınca viran bir yer olduğunu fark etti. Alt katın penceresinden içeriyi görebilmek için iki elini gözleriyle pencere camı arasına getirdi, gözlerini kısarak içerde olanları görmek istedi ama o kadar karanlıktı ki bunun mümkün olmadığını hemen anladı. Binanın etrafında dönerken yan taraftan yukarıya çıkan merdiveni fark etti.

Oradaki ışık ona umut olduysa da hafif ürperdi. “Belki de gözlerim yanıltıyor beni ışık yok orada, sadece ay ışığının vurduğu ağaç gölgeleridir” diye düşündü. Önce vazgeçti yukarı kata bakmaktan ama tam şu anda küçük bir ormanın orta yerinde kaybolmuştu ve en yakınındaki metruk binanın üst katında ufak da olsa yolunu bulma umudu doğmuştu.

Biraz tedirgin olarak merdivenlerden yukarı çıkmaya başladı. Kıyafeti nedeniyle zorlanıyordu. Tuvaleti o kadar dardı ki rahat çıkabilmek için elleriyle eteklerini tıpkı tuvalette olduğu gibi biraz yukarı kaldırdı, bu hareket ona daha rahat adım atmasını sağladı. Ama ruhu o kadar rahat değildi. Ne de olsa bilmediği bir bahçede ve tanımadığı iki katlı bir binadaydı. Buraya kadar hiç müzik ve gürültü gelmediğine göre bulunması gerektiği mekândan çok uzaktaydı.

fotoğraf 2

Merdivenleri yarıladığında yukarıdan çok yüksek olmasa da, fısıltıdan biraz daha yüksek konuşmalar işitti. Bunları duyduğuna mutlu oldu, en sonunda orada birileri vardı ve kaybolduğunu söylediğinde hemen yardımcı olacaklardı. Merdivenleri hızla çıkmaya başladı. Basamaklar bittiğinde karşısına bir kapısı ve yanında iki penceresi olan bir giriş geldi. Kapıyı çalmadan önce pencereden bakması gerektiği- ni düşündü.

Gördüğü şey çok garipti. Biraz evvel nikâhı kıyılan damat Cemil Giray ayakta duruyordu. Yanında iki kişi vardı, birisi elinde bir dizüstü bilgisayarı Cemil’in görebileceği hizada tutuyordu. Hatta adam çiçeği burnunda damada adeta hizmet ediyor gibiydi. Diğeri ise sinirli sinirli ileri geri gidip geliyordu. Emine içeri girip, düğünden önce sadece bir kez gördüğü Cemil’e “Merhaba ben kayboldum galiba” diyecekti ki elinde laptop olan hizmetli gibi adamın dediklerini duydu ve yerinden kıpırdayamaz hale geldi.

– Tamamdır patron, mal Jamaika’dan çıktı, Küba üzerin- den İstanbul’a gelecek. Sen de bir düğmeye basacaksın ve para karşı tarafa transfer olacak, diyordu hizmetli adam.

“Mal dedikleri ne acaba? Yok canım gene benim saçma sapan kurgucu beynim hayal kuruyor. Cemil Küba ile iş yapan bir ticaret adamı. Ama yasal bir iş yapıyorsa neden viran bir binanın üst katında?” diye içinden bir dolu soru geçiriyordu ki çiçeği burnunda damat Cemil’in:

– Ve işin en güzeli ne biliyor musun? Bu transfer ettiğim para benim param değil, on dakika önce soyadımı taşımaya başlayan sevgili karım Yaprak’ın, dediğini duydu. Artık işit- tiklerinden rahatsız olmaya başlamıştı.

– Peki yengenin bundan haberi var mı patron, diye sordu adamlardan biri.

Emine duvara yapışmış, kimin konuştuğunu görmüyordu. Tek anladığı şey duymaması gereken bir şeye tanıklık ettiğiydi. Tekrar Cemil’e ait olduğunu düşündüğü sesin yeniden konuştuğunu duydu:

– Tabii ki bilmiyor. Daha bilmediği o kadar çok şey var ki. Yaprak her şeyi öğrendiğinde ben paçayı kurtarmış ve buradan çok uzaklara gitmiş olacağım. Ama daha değil. Karıma daha çok ihtiyacımız var. Seyahatlerde, havaalanlarında kim sınır tanımayan bir doktordan şüphelenir? Düşünsenize ne istersek taşır. Değil polis Yaprak bile benden şüphelenmez çünkü o kadar âşık bana, gözlerini kör ettim onun.

Emine’nin kalbi hızla atmaya başladı. Hiç duymak istemediği bir konuşma giderek tehlikeli bir hal almaya başlamıştı ve Emine’yi şiddetle korkutuyordu. Buradan acilen gitmesi, düğüne birlikte geldiği arkadaşlarını ve kocasını bulması, derhal Banu’ya durumu anlatması ve damadının ne tür bir pislik olduğunu açıklaması gerekiyordu. Ama bütün bunları nasıl yapabilecekti? Daha nerede olduğunu bile bilmiyordu ve bu adamlar onun bu konuşmaları duyduğunu anlarsa kim bilir ne yaparlardı ki bunu hiç düşünmek bile istemiyordu.

Artık canı söz konusuydu ve canı çoraplarından daha kıymetliydi. Ayakkabılarını eline alıp, merdivenlerden hızla inmeye başlayacakken Cemil’in sesini yeniden duydu:

– Bugüne kadar birlikte bu noktaya kadar geldik, ama artık benim hayatımda sizler fazlasınız. Çok şey biliyorsunuz, tanıklığınızı istemem açıkçası. Artık farklı bir yaşam sistemi bekliyor beni. Kusura bakmayın beyler, dedi ve ardından iki el silah sesi duydu Emine. Pencereden içeriye bakmaya korkuyordu. Zaten duymaması gerekenleri işitmişti kulakları, şimdi de gözleri silah sesinden anladığı kadarıyla bir cinayete tanık olsun istemiyordu. Tam arkasını dönmüş aşağı hızla inmek üzereyken kapının açıldığını duydu. Refleks olarak açılan kapının tarafına baktığında Cemil ile göz göze geldi.

Emine’yi görmeyi hiç beklemeyen Cemil bir an şaşkın- lık yaşadı, tam o sırada Emine de açılan kapının aralığından Cemil’in omzunun ardından içeriyi baktı, yerde iki adam yatıyordu ve gözleri onu yanıltmıyorsa etraflarında kan olduğu- nu tahmin ettiği kırmızı bir sıvı giderek genişleyerek tabana yayılıyordu. Şaşkınlığı ilk geçen Cemil oldu:

– Emine Teyze, ne işin var burada?

Emine, genç adamın şaşkınlığından istifade arkasını dönüp merdivenlerden kaçmaya yeltenirken aklından “Bu eşek kadar adam bana teyze mi dedi?” diye geçirdi. Ama bu “an” sadece salisenin onda biri kadardı. Sonra aklını başına top- layıp arkasını döndü. Aynı anda Cemil onu kıvırcık saçların- dan özenle yapılmış kocaman topuzundan yakaladı.

– Hooop dur bakalım, nereye?

Artık sesi ilk şaşkınlığı geçtiğinden daha sert çıkıyordu.

– Neler duydun, neler gördün sen Emine Teyze, ne işin var buralarda?

Emine’nin korkudan sesi bile çıkamıyordu. Tek isteği elinde ayakkabıları oradan hızla kaçmaktı. İşadamı diye bildikleri terbiyeli, efendi, kibar adamın nasıl bir cani olduğunu duymuş ve görmüştü. Biraz evvel gözünü bile kırpmadan iki kişiyi öldürmüştü. Onu da öldürecekti ve bu Allahın cezası yerde onun öldüğünü kimse bilemeyecekti.

– Hiçbir şey görmedim Cemil Bey, tuvalete gitmiştim, yo- lumu kaybettim, ışığı görünce buraya geldim, yukarı çıktım, tam kapıyı çalacaktım ki sen açtın. Ne görebilirim ki zaten? Zaten ortada görülecek ne vardı ki?

Tekrar merdivenlerden aşağı inmeye çalıştı ama adam onu omuzlarından yakaladı.

– Yok öyle gitmek hemen Emine Teyzeeee… dedi oldukça yüksek ve emreden bir sesle. O kadar korkmuştu ki çişini tutamaz oldu, daha biraz evvel tuvalete gitmişti, zaten şu anda ne geldiyse başına o tuvalete gittiği için olmuştu. Şimdi de istem dışı idrarını tutamıyor ve işiyordu. Ölümü düşündü. İşte vakti saati gelmişti. Emine’yi en yakın dostunun biraz evvel muhteşem bir düğünle başlayan ve kıyılan nikâhta damadı olan başarılı işadamı öldürmek üzereydi ve kim bilir belki de cesedi bulunmayacaktı. Kocası ona ne olduğunu asla bilemeyecekti. Kızı, gencecik yaşta kucağına aldığı iki torunu, babacığı onun ardından ne gözyaşı dökecekti. Bu cani adam onu öldürüp cesedini de yok ederdi. “Bir cenaze törenim bile olamayacak” diye hayıflandı. “Ne boktan ölüm, oysa ben yatağımda 90’lık bir nine olduğumda ölmek istiyordum” diye üzüldü.

Cemil, elinde tabanca varken Emine’yi omuzlarından sar- sıyordu. Birazdan tek eliyle onu kim bilir neresinden vuracak, sonra da cesedini acaba nerelere atacaktı?

Emine can havliyle tek eliyle elindeki yüksek ve ince topuklu pabuçlarından tekini Cemil’in elinden kurtulabilmek için tam göğsüne indirdi. Pabucu geri çekecekti ama eli pabuçtan kurtulup boş olarak geri geldi. Dore pabucunun ayak kısmı Cemil’in iki göğsünün arasında duruyor ve çivi gibi ince topuk hiç görünmüyordu. Emine topuğun adamın içinde olduğu fikrini düşünmek bile istemiyordu. Tam o anda Cemil normalden fazla kocaman açılmış gözleriyle Emine’ye bakıyordu.

Emine, Cemil’in ellerinden kurtulmak için onu itince adam merdivenin korkuluğundan göğsünde dore pabuç ile aşağıya yuvarlandı.

Emine, aşağıya bakmaya korkuyordu. Son yarım saat içinde başına gelenler bir rüyada bile insanın başına gelebilecek türden olamazdı. Elinde teki kalan pabucu ile kapının ardında yatan adamlara bakamadı bile. Bir cesaret aşağıya baktığından Cemil’in yerde karanlıktan tam olarak seçemese de yüzüstü yattığını gördü. “Bayıldı herhalde” diye düşündü. “Ölmüş olamaz, imkânı yok, ayakkabımın topuğu inceydi ama insan öldürecek kadar değil, düşğü için de ölemez, en fazla ayağı kırılmıştır” dedi içsesi. Gene de aşağı inmeye korkuyordu. Eğer inerse Cemil’in onu yakalayacağından ve elindeki tabanca ile öldüreceğinden çok korkuyordu. “Tabancayı şürdüyse bile boğazımı sıkar oracıkta alır canımıdiye düşündü. Viran bir binanın ikinci katının dış merdivenlerinde donmuş halde, elinde ayakkabısının teki öylece duruyordu.

Yoksa bir insanı mı öldürmüştü? Bu mümkün müydü? İki torun sahibi, yaşlı babasına sevgiyle bakan, sokak hayvanla- rına bile su ve mama veren, evdeki köpeğinden şefkati esirgemeyen, her arkadaşının her derdine kayıtsız şartsız koşan Emine, en yakın dostunun damadını mı öldürmüştü?

Elinde ayakkabısının teki ile aşağı indi, artık yavaşlamıştı. Soğuk taş merdivenlere ince çorapları ile bastığında ayaklarının üşümesi lazımdı ama ne pütürlü taş basamakların soğukluğunu ne de çoraplarının yırtıldığını hissetti. Cemil’e bakamıyordu ama acele olarak bakma eyleminin dışında bir şeyler yapması, pabucunun tekini saplandığı yerden çıkarması gerekiyordu.

Durumu çok iğrençti, biraz evvel altına işemiş, daha da kötüsü bir canlının göğsüne ayakkabısının topuğunu saplamıştı.

IMG_2883k

Cemil yerde insan anatomisine ters düşecek şekilde sırtı göğe dönük olarak garip bir durumda yatıyordu. Çorapları paramparça olmuş ayağının burnunun ucuyla Cemil’in vücudunu itekledi. Adamda en ufak bir hareket yoktu. “Buradan hızla kurtulup düğün mekânına gitmeliyim” diye düşündü. Aklına polis kelimesi düştüğünde daha çok korktu. Ay Koleji’nde okurken kız yatılı bölüm başkanı merdivenlerden düşüp ölünce, o sırada orada duran iki kızdan biri olarak sorguya çekilip tutuklanmışlardı. O zaman başına gelmeyen kalmamıştı. Hatırlamak bile istemediği bir tacize maruz kalmıştı. Kendini ifade edip suçsuzluğunu ispatlayana kadar ruhunda derin izler yaratan acılar, yıllarca onunla yaşamıştı. “Ya bana inanmazlarsa, ya kaza olduğuna inanmazlarsa, ya derlerse sen hep kazayla merdivenden düşürüp adam mı öldürüyorsun, ya ispatlayana kadar tutuklu kalacağım süreç içinde atıldığım koğuşta manyak kadın mahkûmlar olursa, ya kadın gardiyanın arzularına cevap vermek zorunda kalırsam, yok yok polise gidemem, aman Allahım şu andaki durumum ümitsiz!” diye düşünmeye başladı. Okulun son yılında İlk önce ayakkabımın tekini kurtarmalıyım, sonra da buradan, bu ormandan çıkmam gerekli. Tüm bunları başarabilirsem, arkadaşlarıma durumu anlatırım, o zaman karar veririz” dedi içinden.

İlk hedefi eline her iki ayakkabısını da almaktı, bu nedenle Emine yavaşça eğildi, gözlerini kapadı. Önce adamı sırtı yere gelecek şekilde çevirmeliydi ki ayakkabısının tekine kavuşsun. Bunu yapabilmek için derin bir nefes aldı, ayağı ile Cemil’in bedenini ters çevirmeyi denedi lakin bunu başaramadı. Bu kez adamın üstüne eğildi, sol tarafından belini iki eliyle sıkıca tutup tüm gücüyle asılıp iriyarı adamı döndürdü. Aslında tam olarak döndürdü denemezdi, Cemil yan yatar bir pozisyona geçti ama hâlâ daha anatomiye ters duran bir şekildeydi, sanki kemikleri kırılmıştı. Emine’nin altın rengi ayakkabısı adamın göğsünde iri bir broş gibi duruyordu ve etrafına daire şeklinde kırmızı bir sıvı yayılıyordu. Ayakkabısını sıkıca tuttu ve saplandığı yerden çıkarmak için güç harcadı ama tam bu sırada bileğine bir el yapıştı. Cemil’in eliydi bu. Korkuyla gelen üstün güçle pabucunu bulunduğu yerden çıkardı, elini Cemil’den kurtardı. Tam bir kez daha vuracaktı ki topuğun çıktığı yerden oluk gibi kan toprağa akmaya başladı. Bembeyaz damatlık smokininin üstünde kırmızı sıvı tıpkı bir ressamın beyaz bir tuvali boyaması gibi yayılıyordu. Kandı bu. Ayağa kalktı, Cemil de aynı hareketi yapmayı denediyse de başaramadı ve Emine elinde her iki pabucu koşmaya başladı, nereye koştuğunu bilmeden koştu. Çorapları yırtılmıştı, elbisesi idrarlıydı, biraz evvel topuz olan saçları dağılmıştı. Üstünde kan varsa bile elbisesinin kan kırmızısı rengi nedeniyle bunu anlamak mümkün değildi.

Bütün bu negatifliklere rağmen ağlayamıyordu. Sadece koşuyordu. Koştu, koştu, koştu, artık müziğin sesini duyabiliyordu, hatta içinde mum yanan fenerlerin gölgesini bile gördüğünü düşündü. Gücü tükendiğinde bir şeye çarptı, tam ayakkabısını hızla indirmek içi havaya kaldırmıştı ki çarptığı kişinin Nezih olduğunu gördü.

Sınıf arkadaşı dehşetle ona bakıyordu.

– Emineciğim ne oldu, neredesin, seni araya araya bir hal olduk, demesiyle birlikte Emine hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.

– Beni hemen bir yere götür, ya da götür beni buradan, çok feci bir şey oldu. Yalvarırım çıkalım buradan. Hemen konuşmamız lazım, dedi. Hiçbir şey anlamayan Nezih ise:

– Tatlım sakin ol, ne oldu? Sanırım kayboldun. Burası çok büyük bir koruymuş. Dur bir bakayım sana, nedir bu halin, saçın, makyajın, gel sen seni ana binadaki tuvalete götüreyim, yüzünü yıka kendine gel, dedi.

Emine, birden durumun ne kadar korkunç olduğunu algılamaya başladı. Ceset daha bulunamazdı. Cemil’in bedenini ceset olarak adlandırdığı için daha da korktu. Belki de ölmemişti ve birazdan oraya gelip “Hey millet bu kadın bana saldırdı!” diye bağırabilirdi. Ölü ya da diri damadın bedeni bulunana kadar o normale dönmeliydi. Ya da bir kazaydı bu, polise her şeyi anlatmalıydı. Polis fikri aklına yeniden düşünce daha da korktu. “Aaa öyle mi Emine Hanım, siz bir kaza yapmışsınız, zaten Cemil Giray da kötü bir insanmış, iyi yap- mışsınız, iyi akşamlar” deyip onu yollamazlardı. Önce gözaltı, sonra tutuklu yargılanma, aylarca süren mahkeme, sonunda kısa da olsa hapis cezası. Nasıl hapiste kalabilirdi? Yaşlı babası onunla kalıyordu. Ama gene de yargıya teslim olmayı düşündü.

– Nezih, Nezih, çok feci bir şey oldu. Polisi aramak lazım, sanırım bir adam öldürdüm ama kazaydı, ne diyorlar, nefsi müdafaa, hah ondan işte. Kendimi korudum ben, ben onu öldürmesem o beni öldürecekti, zaten iki kişiyi öldürdü, yoksa öldürmek istemedim, diye hem ağladı, hem de kesik kesik anlatmaya çalıştı. Etrafları kalabalıktı. Aslında o kadar çok kişinin olduğu yerde Emine’nin durumu dikkat çekmiyordu.

O sırada yanlarına Nezih’in karısı Zerrin geldi. Göz dok- toruydu, ufak tefek tıbbi şeyleri hep ona sorarlardı. Emine ile Ay Koleji’nde hazırlık sınıfı dahil toplam yedi yıl birlikte okumuşlardı. Okul bittikten hemen sonra üniversite yıllarında Zerrin ve Nezih evlenmişler iki de kızları olmuştu. Sonrasında da otuz yılı aşkın bir süredir hiç kopmadan dost olarak kalmışlardı. Tıpkı diğerleriyle olduğu gibi. Bir kadın olduğu için detayları daha dikkatli görebilen Zerrin, Emine’nin kı- yafetindeki lekeleri ve yırtık çoraplarını hemen gördü. Sessiz ve sakin biri olduğundan gözleriyle sordu ne olduğunu ve hemen arkadaşını alıp tuvalete götürdü.

Herkes düğün yemeğinin verileceği çadıra gittiğinden be- yaz köşkte pek kimseler yoktu. Garsonlar ve diğer elemanlar bahçede ve çadırdaydı. Ortalığın bu kadar sakin olması işlerine yaradı. Hemen çoraplarını çıkardılar, Emine çorapları çöpe atacakken son anda Zerrin’in elindeki minik çantaya adeta tıkıştırarak koydu, topuzu biraz evvelki itiş kakışta bozulmuş kızıl kıvırcık saçları elleriyle toparlayıp düzelttiler, elbisede leke yapmış idrar izlerini suyla temizlediler. Akan göz makyajını da tuvalet kâğıdı ile sildiler. En önemlisi ayak- kabıları temizlediler. Bej bir gece elbisesi giymiş olan Zerrin, kıyafeti leke olmasın diye dikkatli bir şekilde yardım ederken:

– Polis çağıralım mı, diye sordu. Tecavüze uğradığını düşünüyordu. Emine şiddetle başını iki yana salladı ve fısıltıyla: – Sanırım birini öldürdüm, ama kazaydı, ah Zerrin bilemezsin ne korkunç bir şey oldu. Sanki tarih tekerrür etti. Tıpkı Gülay’ın bizim yanımızda merdivenden düşüp ölmesi gibi Cemil de düştü merdivenden. Banu’nun damadı, bile- mezsin ne korkunç biri, kaçakçı ve katil o, beni öldürecekti, ben öldürmek istemedim, kazaydı, yemin ederim, evladı- mın, torunlarımın başı için yemin ederim ki kazaydı, diye konuşmaya başladı. Zerrin çok zeki bir kadın olmasına rağmen güle oynaya birlikte geldikleri, otuz yıldan fazla tanıdığı arkadaşının anlattıklarını anlamakta güçlük çekse de Gülay dediğinde kanı çekilir gibi oldu. O konuyu unutmuşlardı. Konuşmazlardı aralarında. Kaç yıl sonra gene hortlamıştı. Ama hemen aklını kullandı.

– Şimdi konuşma, ne olduysa oldu, işe polisi karıştırmak istemiyorsan, bir an evvel buradan gidelim o zaman anlatır- sın, dedi. Emine artık daha sakinleşmişti. Nezih ve Zerrin çifti ile düğün yemeğinin verildiği çadıra geldiklerinde yu- varlak masada oturan herkes onlara bakıyordu. Kâmil

– Ne oldu sevgili kardeşim, merak ettik, diye sorunca Emine:

– Ana binadaki tuvalet çok doluydu, arka tarafta portatif tuvaletlere gideyim dedim, yolu şaşırmışım. Birden ayağım takıldı düştüm. Korktum biraz tabii. Neyse ki Zerrinciğim buldu beni, dedi. Aslında kardeşi bildiği dostlarına her şeyi anlatacaktı ama çok şık süslenmiş masada çok samimi olmadıkları iki çift daha vardı. Ay Koleji’nde aynı sınıfta okumuşlardı ama yakın değillerdi. Bundan sonra olabilecekleri düşünmeye başladı. İlk dans için damadı bekliyorlardı. O cesedin bulunması zaman alırdı. Gözleri Banu’yu aradı. Hiçbir şeyden habersiz gelen misafirlerle ilgileniyordu. “Acaba Yaprak nerelerde?” diye geçirdi içinden. Aklından korkunç şeyler geçiyordu. Melek gibi gördükleri adam aslında bir kaçakçı ve katildi. İki insanı öldürmüştü, Emine’yi de öldürecekti. Polis çağırıp her şeyi anlatmak istemekle birlikte bundan sonra olabilecekleri de göze alamazdı açıkçası. Tek isteği Cemil bulunmadan buradan gitmek ve üstündekileri temizlemeye vermek, ayakkabılarından ve Zerrin’in çantasına koyduğu çoraplarından kurtulmaktı. Bir de yıkanmak istiyordu, günlerce vücudunu ovarak yıkayabilirdi. Televizyonda seyrettiği yabancı dizilerden biliyordu kıyafetlerini ve ayakkabılarını ne kadar temizlerse temizlesin kan izini bulurlardı.

Yerine oturdu, garson ne içeceğini sorduğunda önce şarap dedi ama ardından daha sert bir şeye ihtiyacı olduğunu düşünüp rakı istedi. Geldiğinde ilk dubleyi neredeyse bir yudumda içti. Bu iyi gelmişti. Etrafına bakındığında herke- sin birbirine tuhaf baktığını gördü. Tam o sırada Banu geldi yanlarına ve oldukça telaşlı, arkadaşlarının masasına eğilip kimsenin duyamayacağı bir sesle:

– Çocuklar bir şey diyeceğim, ayol damat yok. Kaçmasın sakın? Bu adam daha önce bir kızla nişanlıymış, nikâh günü kızcağız kuaförde duvağını taktırdıktan sonra aramış ve “Ben evliliğe hazır değilim” demiş. Cemil eğer bu sefer de hazır değil diye gittiyse yanarım ben, dedi. Gözleri endişe ve korkudan fal taşı gibi açılmıştı. Oysa her şeyi komedi tarafından alan birisiydi.

2 saat önce…

Ellerindeki davetiyede “Babil Bahçeleri” yazıyordu. Daha önce düğün mekânı olarak hiç duymadıkları bir yerdi. Bugüne kadar gittikleri ya da duydukları düğünlerin çoğu, bildik tanıdık otellerde olmuştu. Sınıf arkadaşlarının çocukları nerdeyse sözleşmiş gibi sırayla evlenmeye başlamışlardı.

“Babil Bahçeleri” İstanbul’un Anadolu yakasında dünyaca ünlü Boğaz’ın en sonunda Beykoz’un tepelerinde yer alan, adeta saklı bir bahçe gibiydi.

Davetiye çok özel tasarlanmış ve basılmıştı, hatta basıldıktan sonra da çok ciddi emek sarf edilerek incilerle bezenmiş özel bir dantel kumaşla süslenmişti. Mat karton sepya renkle eskitilip, üstüne bordo renk kullanılarak basılmıştı. Davetlilerin adları sayıları hızla tükenen bir kaligraf tarafından özene bezene yazılmıştı. Eline bu davetiyeyi alan kim olursa olsun düğünün müthiş bir masal havasında geçeceğini hemen anlardı.

Üç araba peş peşe geldiler. Gerçi iki arabaya da sığarlardı ama birinin canı sıkılırsa beklemeyip dönsün diye hepsi de de kendi araçlarını kullanmışlardı.

fotoğraf 1

Aslında en zoru bu adresi bulmak olmuştu. İkinci gençliklerini süren bu iki çift ve iki tek arkadaş grubunun hemen her ferdi bilgisayar ve çağın gerekliliği olan bilgi paylaşımını ve internet kullanımını öğrenmekte biraz zorlansalar da sonunda çocuklarından yardım almadan kendi işlerini görür olmuşlardı. “Babil Bahçeleri”ni davetiyede okuduktan sonra bu hiç bilmedikleri yeri bir diğerinin bileceği umuduyla birbirlerine sormak üzere telefona sarılmışlardı. Aralarında en sakini Nezih Cumalı:

– Meraklanmayın baktım ben internetten Beykoz’daymış. Peş peşe gideriz, demişti. Ve aynen dediği gibi de peş peşe gelmişlerdi düğüne.

Davetiyeden anladıkları gibi düğün özenliydi ve adeta zenginlik göstergesiydi. Kapıya geldiklerinde beyaz takım elbiseli, çok nazik valeler tarafından karşılanıp, arabalarından nazikçe indirildiler. Aracını başkasının kullanmasından hiç hoşlanmayan Kâmil Saraç tam:

– Siz zahmet etmeyin, ben şuraya park ederim, dedi ki karısı Mine’nin ters bakan gözleriyle karşılaşıp aracından sessizce indi. Karısı yanına gelip diğerlerinin duyamayacağı bir tonda sessizce:

– Hayatım lütfen kırk yılda bir veriver arabanı, dedi.

Araçları beyaz eldivenli valelere teslim ettikten sonra yüksek duvarlarla çevrelenmiş bir bahçeden içeri girdiler. Arkadaş grubunun iki bekâr hanımından biri olan Emine Gerçek göğsünden boğazına kadar şifon kumaşla örtülü, sağ bacağını ise kasığına kadar derin yırtmacı olan, neredeyse saçlarının bir devamıymış gibi duran kırmızı elbisesinin eteklerini tek eliyle toparlarken:

– Valelerin neden eldivenleri var, sanki cinayet işleyecekler de kanıtları mı yok ediyorlar, diye sordu birlikte geldiği diğer arkadaşlarına. Bu soru aralarında gülüşmeye yol açtı. Bu vücudunu saran kıyafeti çok uzun zaman önce bu düğün için planlamış, terziye diktirmişti. Hatta içine sığabilmek için bu özel gece öncesi bir iki kilo da vermişti. Kızıl kıvırcık saçlarını genelde hep açık bırakırdı ama bu gece topuz yap- tırmıştı. Daracık ve derin yırtmaçlı elbisesine yakışır bir de çivi inceliğinde ve yüksek ökçeli ayakkabıları vardı. Daha kapıdan içeri girer girmez havaalanı ya da yüksek emniyet önlemi gerektiren binaların girişlerine konan bir güvenlik kapısı görünce hepsi birbirlerine baktı. Emine, arkadaşı Nezih’in koluna girerken:

– Yok yok kesin cinayet işlenecek bu gece, baksanıza valeler iz bırakmamak için eldivenli ve kapıda bunca güvenlik var. Yahu bizim Banu’nun kızı Yaprak kiminle evleniyor böyle, diye sordu. Hemen arkasından gelen ve en az Emine kadar şık giyinmiş Zerrin Cumalı, kocası Nezih’in elini tutarak:

– Emineciğim aklına saçma sapan düşünceler getirme, Cemil Giray, çok başarılı bir işadamı biliyorsun. Hem belki de mekânın kendisine aittir bu sistem, dedi. Mine ve Kâmil Saraç çifti de başlarıyla Zerrin’i onayladılar. En arkalarından grubun diğer bekâr üyesi Demir Toparlak geliyordu. Her zamanki gibi en centilmen haliyle kenarda durup diğer dostlarına yol vermişti. O da arkadaşları gibi smokin giymiş, papyon, mendil ve kemerini ise sarı ipek kumaştan seçmişti.

Yaprak ve Cemil’in düğünü hepsi için çok önemliydi. Çünkü yaklaşık kırk yıldır birlikte oldukları, daha ilk or- taokul yıllarının hazırlık sınıfından başlayan arkadaşlıkları bugüne kadar kesintisiz gelmişti. Birbirlerinin seçmedikleri kardeşleriydiler sanki.

Yaprak, düğüne gelen altı kişilik ekibin yedinci üyesi ve neredeyse en renklisi olan Banu Sezin’in kızı ve başarılı bir kadın doğum doktoruydu. Yıllarca tıp okuduğu için evlenmekte gecikmişti. Son yıllarda mesleki başarısına yeni bir şey daha eklemişti. İyi kalpli ve kibar oluşunun yanı sıra çok güzel bir kızdı. Tesadüfen keşfedilip TV’de bir sağlık programının sunucusu olmuştu. Sabahları TV’de, öğleden sonraları da hastanede çalışıyordu. Senede bir ya da iki kez de mutlaka “Sınır Tanımayan Doktorlar” grubu ile Afrika’da doktor ihtiyacı olan insanların yardımına koşuyordu. Tüm bunlardan artakalan zamanlarında ise pasta yapardı. En büyük hobisi pasta yapmaktı. Bunca şeyle meşgulken özel hayatını atlamıştı, arada sırada annesinin “Kızım kaldın evde başıma” esprilerine de güler geçerdi. Ta ki Cemil Giray ile karşılaşana dek. Adam ilk görüşte âşık olmuş, tanışmalarının üstünden iki ay geçmeden evlenme kararı almışlardı. Adamın centilmenliği, Yaprak’ın üstüne titreyişi, adap ve usul bilmesi, görgüsü bu zamana kadar aşk ve evliliği düşünmeyen genç kızın aklını başından almıştı.

Sınıf arkadaşlarından en sevdiklerini ve kardeşinden daha yakın olan Emine, Kâmil, Nezih, Zerrin ve Demir’i davet etmişti. Mine, Kâmil’in eşiydi. Nezih ve Zerrin hemen okuldan sonra evlenmişlerdi. Demir müzmin bekâr, Emine ise eşinden ayrılmıştı.

Emine, ana kapıdan sonra bahçeden içeri girip de aşağı inen dik yokuşu gördüklerinde tam da İncecik, yüksek to- puklu pabuçlarımızla buradan nasıl ineriz?” diyecekken beyaz golf arabalarının misafirleri taşıdıklarını görünce rahat bir nefes aldı.

Golf arabaları misafirleri üçer üçer kokteyl alanına taşırken yolda sağlı sollu dizilmiş keman sanatçıları insanı rahatlatan ve gerçek yaşamdan kopartan çok güzel bir müzik çalıyordu. Bu güzel ortama, ağaç dallarına asılmış içlerinde mum yanan fenerle hafif rüzgâr eşliğinde sallanarak eşlik ediyordu. Güzel bir yaz akşamıydı, sanki Tanrı bile düğünün mükemmel geçmesi için yardımcı oluyordu.

Kokteyl alanına geldiklerinde onca yılın dostluğu nedeniyle ortak tanıdıkları bir iki aile ile karşılaştılar. Her şey mükemmel ötesiydi. Etraftaki kişilerin konuşmalarına kulak kabartınca hemen herkes aynı fikirdeydi:

– Damat çok yakışıklıymış.
– Çok da çapkınmış ama…
– Aferin Yaprak’a, durdu durdu turnayı gözünden vurdu.
– Kaç kadının kalbini çalmış ama bak sonunda bizim Yaprak kapmış oğlanı…
– Kimse nikâh masasına oturtmayı becerememiş Cemil’i.
– Bu zamana kadar nasıl bekâr kalmış bu adam?
– Daha önce de ciddi bir ilişkisi olmuş ama ben öyle duydum.
– Ben de nikâh günü kızı kuaförde gelinliği ile bıraktığını duymuştum. “Hazır değilim daha” demiş galiba…
– Artık akıllanmıştır. Hem Yaprak öyle bırakılacak bir kız değil.
– Banu da kızı tek başına ne güzel okuttu, büyüttü ama…
– Yahu on parmak on marifet, doktor, sunucu, pastacı, bir de iyi kalpli, Afrika’da bedava doktorluk yapıyormuş.
–  Damadın anne babası nerede?
–  Galiba erken yaşta vefat etmişler, bir tek kız kardeşi varmış.
–  Aman daha iyi, çöpsüz üzüm işte.
–  Bir an evvel çocuk yapsalar bari, Yaprak otuzunu geçti.
–  Ama ben bu yaşa geldim böyle şık bir düğün görmedim.

Kokteylden sonra nikâhın yapılacağı bölüme geçtiler, kilise düzeninde kurulmuştu. Her bir iskemle tek tek özel örtülerle kaplanmış, arkalarına canlı orkide konmuştu. Orkide ve inci düğünün sembolü gibiydi. Hemen her yerde mevcuttu.

Tüm davetliler oturunca önce klasik düğün marşı ardın- dan daha romantik bir parça canlı orkestra eşliğinde çalmaya başlayınca sahneye bir sis geldi. Sisin arasında mor ışıklar yanmaya başladı. Cemil ve Yaprak aniden sahnede sisin ve ışıkların arasında belirince davetliler alkışlamaya başladı. Görüntü çok güzeldi ve tüm davetlilerin gözünü yaşartmıştı.

Her ikisi de beyaz giymişti. Cemil beyaz smokin, Yaprak da o zarif incecik vücudunu kalçasına kadar saran, sonrasında da kademeli olarak açılan Vera Wang koleksiyonundan muhteşem bir gelinlik giymişti. Aslında çok pahalıydı ama annesi Banu, “Evladım insan bir kez evleniyor, alalım en güzeli- ni, en istediğini, en hayalini” demişti.

Nikâh kıyıldıktan sonra davetliler biraz bahçede gezindiler. Düğün yemeği otağ şeklinde hazırlanmış dev bir çadırda yapılacaktı. Ortada dans pisti ve orkestra, etrafında onar kişilik büyük yuvarlak masalar vardı. Sanki bir düğün dergisi için özel olarak fotoğraf çekimi yapılmak üzere hazırlanmış gibiydi her şey.

Nikâh kıyıldıktan sonra geliş yolundaki kemanlar çalmaya devam etti. Bu geç kalabilecek davetlileri düşünerek yapılmıştı. Düğün, İstanbul’un en pahalı ve meşhur düğün organizasyon şirketi tarafından tasarlanmıştı. Aldıkları astronomik parayı hak edebilmek için ve şöhretlerine gölge düşmesin diye insanüstü bir şekilde çalışıyorlardı.

Daha masalara geçmeden Banu grubun yanına geldi en sevdiği yedi dostunu teker teker sıkıca sarılarak öptü. Ana kız çok badireler atlatmışlar ama hepsini geçip bu mutlu güne gelmişlerdi. Yaprak daha çocukken babası sekreterine âşık olmuş ve annesinden ayrılıp Gökçeada’ya yerleşmişti. Banu kızını tek başına büyütürken bir de başlarına kanser belası gelmiş, ameliyatlar, kemoterapiler, en beğendiği yeri saçlarının dökülmesi, üzüntüler, ardından eski eşin aniden kalp krizi geçirip vefat etmesi, adamın yeni eşi ile miras kavgaları içinde geçmişti seneler. Bu dönemde olan tek iyi şey Yaprak’ın babasının ölümünden sonra aslında karıkocanın küçük bir kâğıt eksikliği nedeniyle hukuken boşanmadığı ol- muştu. Bu ana kıza maddi bir rahatlık sağlamıştı. Banu tek evladının mutlu olması ve iyi yetişmesi için elinden gelenin çok daha fazlasını yapmıştı. Kötü olan her şey geride kalmıştı. Yaprak şahane bir düğünle ana ocağından uçuyordu. Büyük bir holdingin mali işlerden sorumlu genel müdür yardımcısı olan Banu da bu büyük günden bir ay önce emekliye ayrılmıştı. Bundan sonraki planlarında diğer genç emekli dostları Emine, Kâmil-Mine, Zerrin-Nezih ve Çelik ile birlikte gezilere katılmak vardı. Kızını da emin ellere teslim etmenin mutluluğu ile bugünden itibaren ikinci baharını yaşamaya başlayacaktı.

– Çocuklar bu kadar heyecanlanacağımı düşünemezdim, dedi Banu. Tüm dostları bugünün gelmesinden son derece mutluydu.

– Yemeğe geçmeden önce ben tuvalete gitmek istiyorum, benimle gelmek isteyen var mı, diye sordu Emine. Diğerleri başını salladı. Arkadaşı Demir ise:

– Ben biraz evvel gitmiştim ama istersen geleyim seninle, deyince, Emine de:

– Yok tatlım, ben giderim, nerede peki tuvaletler, diye sordu. Demir, bahçenin içinde mutfak olarak da kullanılan büyük beyaz köşkü eliyle göstererek:

– İşte şurada, çok güzel, çok şık tuvaletleri var, sanki bir saraya ait gibiler, dedi.

Emine, anladığını ifade eden bir yüzle, arkadaşlarını arkada bırakıp köşke doğru yürüdü.

Bu Emine’nin ve diğerlerinin hayatının allak bullak olmadan önceki son görüşmeleriydi. Bu andan itibaren hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.

(…)

Dokuz Oda Cinayetleri / Ayşe Erbulak / Destek Yayınları – Polisiye

2 Yorum

  1. polisiye durumlar

    Merhaba, böyle kaliteli bloglar ile karşılaşınca seviniyoruz. Elinize sağlık çok güzel bir yazı olmuş. Biz de benzer konularda yazan bir bloğuz o nedenle bize de bekleriz. Selamlar

    http://www.polisiyedurumlar.com

    Cevapla
  2. Aylin

    Öykünün başında “keşke kocamla gelseydim tuvalete” diyen Emine hanımın, ilerleyen satırlarda; düğüne arkadaşlarıyla geldiği ve boşanmış olduğunu öğreniyoruz…. Belki öykünün devamında bir eş ortaya çıkabilir ama başlangıç için çelişkili bir ayrıntı olarak okurun kafasını karıştırıyor….

    Cevapla

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.