“Her toplumun geçmişinde unutmak isteyeceği olaylar olabilir, ama kimse bu konuda Türkler kadar inatçı değil.”

 

Ayşe Hür’ün üç cilt sürecek “Öteki Tarih” dizisinin ilk cildi, “Abdülmecid’den İttihat Terakki’ye” alt başlığıyla, Cumhuriyet’e giden yolun ilk basamaklarını anlatıyor. Cumhuriyet ve Kemalist modernleşme süreçlerini anlatacağı diğer iki cilt de tamamlandığında, geçmişimiz hakkında önyargısız bir bakış açısıyla hazırlanmış, gizlenen gerçekliklerin ortaya konduğu bulunmaz bir kaynağa sahip olacağız. Ayşe Hür’le, hem çalışmasının ilk cildini, hem de yazılarındaki tavrı, bugünün tarihçiliğinin, tarih gazeteciliğinin algılanışını konuştuk.

Günlük gazetelerin tarih sayfalarında ya tarihin renkli yanları konu edilir –konu erotik meselelere kadar uzanır hatta– ya da “ciddi” gazetelerde, mutlak doğruluk iddiasındaki bilimsel makaleler kaleme alınır. Siz hiçbirini yapmadınız. “Akademik” de değilsiniz, “popülist” de… Siz makalelerinizdeki tarzınızı nasıl tarif edersiniz?
İçeriği oluştururken, akademik kaynaklara dayanıyorum ancak üslubum akademik değil. Aslında içerikteki akademik dozu artırmayı, üslupta ise biraz daha yumuşak, hoşsohbet olmayı isterdim. Örneğin daha serbest bir cümle yapısı, anekdotlar, fıkralar, şiirler kullanarak daha rahat okunan yazılar yazmak iyi olurdu. Ama bunu beceremiyorum.

Kendinizi tarihçi değil, “Tarihle ilgili konularda derleme yazılar yazan bir gazeteciyim” diye tanımlıyorsunuz. Oysa tarih eğitimi almış bir araştırmacısınız. Resmi tarih yazımına bir tepki mi bu yaklaşımınız?
Resmi tarih yazımıyla ilgisi yok. Bir yanıyla akademik kriterlere saygıdan kaynaklanıyor. Çünkü tarih doktoramı tamamlamadım, bilimsel bir kurulda kabul edilmiş bir eser vermedim. Bir yanıyla akademik ortama tepkiden kaynaklanıyor, çünkü akademinin bugüne dek resmi tarihi eleştirme açısından son derece pısırık, eyyamcı veya işbirlikçi davrandığını, buna rağmen başkalarını (örneğin gazetecileri) küçümsediğini düşünüyorum. Bu yüzden de o camiaya mesafeli durmak istiyorum. Özetle hem nesnel hem de öznel açıdan tarihçi değilim, tarihle ilgili konularda derlemeler yapan bir gazeteciyim. Ayrıca gazeteci olmayı seviyorum.

Gazeteniz Taraf’ta, Cihan Keyif’le yaptığınız söyleşide, yaptığınız gazeteciliği, “okurların bugüne dek devlet ve devlet destekli aktörler, organlar tarafından ‘doğru’, ‘gerçek’ diye belletilenlere karşı bir şüphe uyandırmak için yazıyorum” diye tarif ediyorsunuz. Bu yaklaşımınız nedeniyle mi tarihçilerden tepki çekiyorsunuz, yoksa geleneksel tarih yazımı anlayışı ve tarihçiler resmi söyleme itiraz eden çalışmalarınıza mı tepki duyuyor?
Resmi tarihi savunmayı misyon edinmiş tarihçiler beni eleştiriyorlarsa ne dediklerini tam olarak bilmiyorum. Çünkü bugüne dek somut analizlere dayalı ciddi bir eleştiri yazısına konu olmadım. Buradan hareketle resmi tarihçilerin ya söyleyecek sözleri olmadığını ya da beni görmezden geldiklerini söylemek daha doğru olur.

ayşehür2

Tarih bilgisi, bugünkü toplumsal sorunlarımızı çözmek yolunda, bir kılavuz olarak nasıl kullanılabilir?
Normal bir insan, tarihle saf bir merak duygusuyla ilgilenir. Sonra bu gerçekliğin günümüzdeki izdüşümlerini arar, bu izdüşümlerin anlamları üzerine kafa yorar, nihayet siyasi sonuçlara varmaya çalışır. Ama bizde sıra tamamen tersine dönmüş durumda. Önce varılmak istenen sonuç tespit ediliyor, sonra ona uygun tarihsel gerçeklik imal edilmeye çalışılıyor. İstisnaları bir yana bırakırsak, çoğu kişi egemen güçlerin ustaca yönlendirdiği bir politika çerçevesinde, resmi tarihin tezlerini sağlamlaştırmak için tarihle ilgileniyor. Milli bir refleksle, bize dış güçler tarafından dayatıldığına inanılan hatırlama politikalarına direnmek için ilgileniyor. “Atalarımız Kürtlere, Ermenilere, Süryanilere, Alevilere yaptıklarında haklıydılar” demek için ilgileniyor. Bu dizgeyi bozan bir tarihsel bilgi sunduğunuzda veya şüphe uyandıracak bir soru sorduğunuzda tepkileri öfkeli oluyor. Öfke derken hakaretten öldürmeye kadar giden bir yelpazeden bahsediyorum.

“Resmi tarih” anlayışı, resmi ideolojinin yönetme aygıtlarından biri haline dönüştüğüne göre, bu alanın demokratikleştirilmesi, “öteki tarih”e bakmaya çalışmak bir siyaset yapma biçimi midir?
İşe siyaset bilimi açısından değil de hümanizm (insancıllık) açısından bakıyorum ben. Aslında “öteki” her kültürde vardır. Sorun “öteki”nin düşmanlaştırılmasıdır. Her etnik, dinsel, ulusal, siyasal grup, kendisine ait ilan ettiği sınırlar içinde kalan ve kendisinden olmayan, “öteki” diye tanımladığı etnik, dinsel, ulusal, siyasal vb. grupları şu veya bu şekilde ezmeyi, yok etmeyi seçmiştir. İslam-Osmanlı-Türk kültüründe değişik “ötekiler” var ve hangi “biz” kimliğini tahkim etmek gerekiyorsa ona uygun “öteki” kavramı öne çıkarılıyor ve düşmanlaştırma başlıyor. Dolayısıyla “öteki” denilen kesimler esas olarak bu süreci yöneten egemen grup (bu bazen etnik bir gruptur, bazen dilsel bir gruptur, bazen ekonomik bir gruptur, bazen siyasal bir gruptur) tarafından “imal ediliyor”. Bu açıdan bakınca, “biz” denilen grubun mensuplarının “öteki”nin gerçek hikâyesini keşfetmesi çok zor. Ancak, böyle bir ihtiyacın, böyle bir isteğin ve çabanın olması bile ahlaki açıdan önemli bir mertebeye tekabül ediyor. Bunu “öteki” olan da fark ediyor ve yaraları kapanmaya başlıyor. Birinin yarasına merhem olmak aslında insanoğlunun kendi ruhunu iyileştiren bir şey. İyi insanların oluşturduğu bir toplumda yaşamak, çocuklarımızı böyle bir toplumda geliştirmek çok güzel olurdu değil mi? Yani ahlaki boyutunun yanı sıra faydacı bir yanı da var “öteki”ne bakmanın.

Önemli toplumsal meseleler tartışılırken sıkça dile getirilen bir klişedir: “Siyasetçiler değil, tarihçiler tartışsın.” Ermeni sorunu, Kürt sorunu, hemen her konuda dile getirilir. Burada “aslında” ne söylenmek isteniyor? Siyasal bir bilinçle yaklaşmadıkça, tarihçiler neyi tartışacak?
Tarih adı üstünde eski zamanlara ait olaylarla uğraşır, “hafıza-i beşer nisyan ile maluldür” ve egemenler bu unutma işini derinleştirecek yöntemleri çok iyi bilirler. Belgeleri yanlı tutarlar, tahrif ederler, ancak bunları bile size sunmazlar, imha ederler, saklarlar. Sonra da “Tarihi tarihçilere bırakmak lazım” derler. Kısacası tarihsel gerçekliğe ulaşmanın aslında hiç kolay olmadığını bilen siyasetçilerin “topu taca atmak” için icat ettikleri bir kavramdır bu. Öte yandan engelleri şu veya bu şekilde aşan bir tarihçinin “tarihsel gerçekliği” ortaya çıkarması da yetmez. Bu gerçekliğin gereklerinin yapılması gerekir ki bu da siyasilerin işidir.

ayşehür4(gerekirse) ayşehür1

Kitabın girişinde tarihçinin objektifliği hakkında söyledikleriniz yaptığınız tarih yazımını da açıklıyor. “Tarihsel gerçeklerin ve teorilerin sınırlarını kabul eden, vardığı sonuçlara, hangi gerçeklerden ve hangi değerlerden yola çıkarak vardığını söyleyen” kişi objektif tarihçidir diyorsunuz. Bu, üslupta objektif olmak gibi bir anlayış mı?
Sadece “objektif” yani “nesnel” olmanın sınırlarına, zorluklarına dikkat çekmeye çalışıyorum o kadar. Ahlaki bir yükümlüğü yerine getiriyorum. Sonra da “Elbette tarihsel gerçekliğe çok yaklaşmak mümkün ama bunun için çok okumak, çok araştırmak, çok düşünmek lazım. Devletin ürettiği belgeler, mağdurun anlattıkları, türküler, fotoğraflar, arkeolojik bulgular ve daha nice kaynağı karşılaştırmalı olarak değerlendirmek gerekir” demek istiyorum.

Yine kitabınızın girişinde yazarlığınızla ilgili önemli bir tarif yapıyorsunuz. “Tarihsel gerçeklik olarak ortaya koyduğum şeylerin tümünde, değer yargılarımın ve ideolojik biçimlenmelerimin izlerinin olduğunu hatırlatmayı borç biliyorum” diyorsunuz. Tartışma yaratan tam da bu tavır mı?
Tartışma yaratan, tarihçinin “ideoloji sahibi olması” değil. Tartışma yaratan, tarihçinin egemen ideolojiyi eleştiren bir ideoloji sahibi olması bence. İdeolojisiz insan olmaz, mesele ideolojinin etkisini en aza indirmekte ve evrensel anlamda bilimsel normlarda ürünler ortaya koymakta. Ben gerçeğin er veya geç ortaya çıkacağına inanırım. 1894-1899 yılları arasında Fransa’yı sarsan Dreyfus Davası sırasında Émile Zola’nın 25 Kasım 1897 tarihli Le Figaro gazetesinde yayımlanan ikinci mektubunun başlığı “Gerçekler Yürüyor” (La vérité en marche) idi. Bu başlık beni hep iyimser kılmıştır. Mesleğimi hevesle yapmamı sağlamıştır. Gerçekten de “gerçekler yürümüş” ve iki yıl sonra, devletin ürettiği sahte belgelerle, uydurma tanıklarla Alman casusluğundan müebbet hapse mahkûm edilen Yüzbaşı Dreyfus’un suçsuz olduğu ortaya çıkmıştır.

Aslında herkesin fiilen yaptığı da bu değil mi? İdeolojik biçimlendirmelerle tarihsel bilgiyi mutlaklaştırarak bugünkü garabeti oluşturmadı mı resmi görüş?
Resmi tarihi üreten devlet aygıtı ile ona eleştiri getiren bir “bint-i Havva”yı birbirine denk tutmak doğru mu? Devlet, Tevhid-i Tedrisat Kanunu’yla, Milli Eğitim Bakanlığı’yla, TSK’sıyla, YÖK’üyle, polisiyle, mahkemeleriyle, Ceza Kanunu, Terörle Mücadele Kanunu’yla, tüm hayatı kontrol edebiliyorken, bir garip Ayşe Hür’ün düşük tirajlı bir gazetede yazdığı yazıların kamuoyunda bir etkisi oluyorsa bu sadece ve sadece gerçeğin gücünden gelir. Eğer Ayşe Hür “gerçek”ten bahsediyor olmasaydı kimse rahatsız olmazdı inanın.

Türkiye hiç tartışmadığı kadar geçmişi tartışıyor. Hayal bile edemeyeceğimiz kadar derine inildi, adının anılması düşünülemeyecek konular dillendirilmeye başlanabildi. Bu kısa süreçte yaşananları siz nasıl değerlendiriyorsunuz, kalıcı bir demokratik tarih bilinci, bu alanda bir özgürleşme yaşanacak mı sizce?
Evet, geçmiş artık didik didik ediliyor, devletin izin verdiği ölçüde gerçek bilgilere ulaşılıyor ama bu bilgiler siyasetle buluşmuyor. Başta da dediğim gibi bazı bilgiler topluma veya devlete bazı sorumluluklar yükler. Örneğin bir grubun üyelerinin imha edildiğini fark ederiz. Bir grubun mallarına, zenginliklerine el konulmuş olduğunu öğreniriz. Bir grubun kültürünün, dilinin, mimarisinin, sanat eserlerinin, folklorünün yok edildiğini anlarız. Bunu anladığımız anda mağdur grup adına adaletin sağlanmasını ve bir daha bu tür yanlışların yapılmamasını da talep etmemiz lazımdır. Bizde işin bu yanıyla kimse ilgilenmiyor. Daha doğrusu negatif anlamda ilgileniyor. Adeta adaletin sağlanması insanları rahatsız ediyor. Halbuki aynı durumda kendileri olabilirdi. Hatta olduğu durumlar da var. Örneğin Balkanlar’dan veya Kafkasya’dan sürülmüş Müslüman muhacirlerin durumu. Veya Kıbrıs’taki Türklerin uğradığı haksızlıklar. Bunlar söz konusu olduğunda maksimum talepler dile getiriliyor. Örneğin Kürtlere anadillerini kullanma hakkı bile tanınmazken, Kıbrıslı Türkler için bağımsız devlet talep edebiliyoruz.

Bu kültürel iklimi kalıcı kılmak, geçmiş tabuların üstünün kapanmasına engel olmak nasıl mümkün olur? Bunun itici gücü nedir?
Artık ulus devletlerin ortadan kalktığı, kalkmasa bile sınırların giderek geçirgenleştiği bir dünyada, ünlü iletişimci Marshall McLuhan’ın deyimiyle “küresel köy”de yaşıyoruz. Cep telefonu, internet, sinema, turizm endüstrisi ve daha nice modern iletişim araçları sayesinde dünya artık kimsenin kimseden kabahatlerini saklayamayacağı kadar yakın. Aynı şekilde “öteki” artık görünmez yabancılar değil. Bu yüzden kendimizi yüceltirken veya ötekini aşağılarken kullandığımız tüm eski klişeler işlevini yitiriyor. Bu aslında bizim kontrolümüzde olmayan bir süreç. Bize düşen merakımızı diri tutmak, eleştirel aklımızı kullanmak ve küreselleşmenin nimetlerinden sonuna kadar yararlanmak. Demokrasinin ve ifade özgürlüğünün sınırlarını daraltmaya çalışanlara karşı uyanık olmak ve sürekli haklarımızı korumak için mücadele etmek. Hiç kolay değil yani işimiz.

ayşehür3

Türkiye toplumundaki geçmişle yüzleşememeyi, devletinin suçlarını görmezlikten gelme eğilimini, sadece devlet gücünün baskısıyla açıklayabilir miyiz? Bu toplum, böyle bir ihtiyacı neden hiç duymuyor? “Kaynaşmış kitle” yalanını nasıl bu kadar kolay sevdik?
Bizdeki devletin bilginin üretilmesi ve dağıtılması süreçlerindeki müthiş kontrolünü göz ardı etmemek lazım ama dediğiniz gibi toplumsal kültürün de önemli payı var bu tutumda. Gerek Türk, gerekse İslam toplumlarının tarihle ilişkilerini bilimsel olarak analiz etmiş değilim. Yine de bazı gözlemlerim var. Aslında her toplumun geçmişinde unutmak isteyeceği olaylar olabilir ama kimse bu konuda Türkler kadar inatçı değil. Üstelik bu halini “affedicilik”, “kindar olmama” gibi hasletler olarak sunma eğilimi var. Eğer bu durum, geçmişte ne olduğunu tespit ettikten sonra yaşanan bir hal olsaydı hakikaten haslet sayılırdı. Çünkü sağlıklı bir unutma eylemi ancak tam bir “hatırlama” eyleminden sonra yapılırsa marifettir. Bence resmi politikalara verilen bu desteğin nedeni devletin bu toplumun tüm katmanlarını uzak ya da yakın tarihte işlenen şu veya bu “suç”un ya faili ya da failin yardımcısı yapması. Devlet ne yapıp edip, bütün kesimleri birbirine karşı suçlu duruma düşürmüş. Dahası, suç ortaklığı, ganimetin paylaşılmasıyla kalıcı hale getirilmiş. Bugün Ermeni meselesinin veya Kıbrıs meselesinin halledilmemesinde bu ganimet meselesinin rolü büyüktür. Kimse üstüne konduğu malları asıl sahibine iade etme tehlikesine karşı kayıtsız kalamaz. Dolayısıyla gerçeği hatırlamak, keşfetmek kimsenin işine gelmez.

Öteki Tarih I, “Abdülmecid’den İttihat Terakki’ye” alt başlığını taşıyor. İlerleyen iki ciltte hangi konular olacak?
İkinci kitap Birinci Dünya Savaşı’nın bittiği ve İttihatçı liderlerin ülkeden kaçtığı 1918’den Mustafa Kemal’in İttihatçılarla hesaplaşma adı altında kendisine muhalefet eden tüm siyasi kadroları tasfiye ettiği 1926 İzmir Suikastı Davası’na kadarki döneme ait yayımlanmış ya da yayımlanmamış yazılarımdan oluşacak. Örneğin 19 Mayıs neyin tarihiydi, İzmir’de düşmana ilk kurşunu kim attı, Mustafa Kemal İttihatçı mıydı, Mustafa Kemal ile İttihatçı paşalar arasındaki ilişkiler nasıldı, Talat, Cemal ve Enver paşalar nasıl öldürüldü, Mustafa Kemal’in Ermeni meselesine ilişkin tavrı neydi, Misak-ı Milli nedir, Mustafa Suphi’ler nasıl öldürüldü, İzmir’i kim yaktı, Lozan bir zafer miydi, yoksa bir hezimet mi, saltanat, hilafet nasıl kaldırıldı, Cumhuriyet nasıl ilan edildi, İstiklal Mahkemeleri ne işlev görüyordu, Şeyh Said İsyanı neden başladı, nasıl bitti, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası neden kapatıldı, Musul’u nasıl kaybettik, İzmir Suikastı Davası ne anlama geliyordu gibi sorulara cevap vermeye çalışacağım. Üçüncü kitapta ise, Türk Tarih Tezi, Güneş-Dil Teorisi, 1932 Bursa Olayı ve Nutku, 1934 İskân Kanunu, giyim kuşam, mimari, resim, heykel, müzik, eğlence alanındaki “devrimler” gibi Kemalist modernleşme projesinin çeşitli pratiklerine dair yazılarımı toplayacağım.

Çok tartışılan, güncel meselelerde de radikal çıkışlarınız oldu. Fethullah Gülen ve cemaatiyle ilgili bir yazıda sert görüşler ifade ettiniz. Hatta bu yazının Taraf gazetesinde yayımlanması bile garipsendi. “Benim izlenimim, Fethullah Gülen düşüncesinin yıllardır kıyasıya eleştirdiğim Kemalizm’den tek farkı üstüne bir de dinsel muhafazakârlık eklenmiş olması. Doğrusu bu da öyle küçük bir fark değil. Görünüşte ya da kamuya açıklanan yüzünde Gülen düşüncesi çok kültürcü, hoşgörülü, uzlaşmacı görünüyor ama biraz kazıyınca altından cemaatçi, milliyetçi, dışlayıcı, devletçi, askerci bir yapı çıkıyor. Bugünün boğucu atmosferi muhtemelen bu zihniyet haritasıyla ilgili. Bu düşünceyle yetişmiş kadroların Türkiye’nin kronik sorunlarına çözüm getireceğini beklemek ise tam bir hayal” dediniz. Bu yazınız tepki çekti mi?
Tepki çekti ama beklediğim kadar değil. Gülen cemaatinin bazı mensupları sosyal medyada nahoş eleştiriler yaptılar. Ciddi sayılacak iki eleştiri yazısı okudum. Birincisi Zaman’ın “Yorum” bölümünde Prof. İhsan Yılmaz’ın yazısıydı. Gayet düzgün bir üslupla yapılmış bir eleştiriydi ama İhsan Yılmaz’ın, benim Fethullah Gülen’e yönelik aile, devlet, millet, asker gibi konulardaki eleştirilerimin özünü anlamadığını düşündüm. Bir de Cemile Bayraktar adlı bir blog yazarının eleştirisi vardı ki onu daha yapıcı buldum. Bunun dışında ses çıkmamasını Gülen cemaatinin hoşgörüsüne mi yoksa konuyu köpürtmemek için aldığı tavra mı yormalı bilmiyorum. Umarım ilkidir.

Öteki Tarih 1 – Abdülmecid’den İttihat Terakki’ye / Yazar: Ayşe Hür / Profil Yayınları / Genel Yayın Yönetmeni: Cem Küçük / Kapak Tasarımı: Kenan Özcan /  1.baskı  Ocak 2012 / 328 Sayfa

Ayşe Hür; 1956, Artvin doğumlu. Araştırmacı, yazar, tarihçi. Boğaziçi Üniversitesi Tarih ve Uluslararası İlişkiler/Siyaset Bilimi Bölümlerinde çift ana dal eğitimi aldı. Boğaziçi Üniversitesi Atatürk Enstitüsü’ne ‘Avrupa Birliği’nin Tarihle Barışma Noktaları ve Ermeni Meselesi’ üzerine lisansüstü tezini 2005’te verdi. Halen aynı üniversitede doktora yapıyor. 2002’den beri çeşitli yayın organlarında yazıları yayımlanıyor. 2007′den itibaren Agos ve Taraf Gazetesi’nin tarih sayfalarını hazırlıyor.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.