‘Her insan kendi romanını, kendi ruh haline göre okur.’

 

Gizli Anların Yolcusu çok sattı, çok konuşuldu, satmaya da konuşulmaya da devam ediyor. Ayşe Kulin’e, romanının eşcinselliğe yaklaşımı hakkında eleştirel bir görüşme yapmak istediğimizi ilettik. Yazarın, –aşağıdaki yanıtlarda da andığı– sağlık sorunu ve seyahatleri nedeniyle, bu görüşme yüz yüze değil, bir yazışmayla gerçekleşmek durumunda kaldı. Sorularımız ve yaklaşımımızla onu üzmek istemediğimizi, birlikte bir “düşünsel katkı” üretmeyi amaçladığımızı iliştirdiğimiz notumuzla, kendisine soruları ilettik. Ona, bu yoğun döneminde, bize zaman ayırdığı için teşekkür ediyoruz, ondan gelecek yeni kitapları okumaya devam edeceğimizi de ekleyerek elbette…

Gizli Anların Yolcusu başlığındaki akrostiş oyunu, baş harflerinin “gay” kelimesini üretmesi, sizin tasarladığınız bir şey miydi, yoksa yakıştırıldı mı?
Ben romana başladıktan sonra, gizli anlarla, gizli anlara yolculuklara sık atıfta bulunduğumu fark ettim. Roman adları çoğu kez roman bittikten sonra kitabın bütününe bakarak verilir, bir bölümün adı ya da romandan seçilmiş bir cümle olabilir bu. Gizli anları bir kaç defa kullandığımı, üstelik “yolcusu” sözü de eklendiğinde yukardan aşağı “gay” okunduğunu görünce, ideal isim olacağını düşündüm. Kısacası tesadüfün ortaya çıkardığı bir tasarım diyebiliriz.

Kitabın ilk sayfalarında kahramanlar, bir davette Ajda Pekkan’ın sahne performansını izliyorlar. Klişe eleştiriler sıralandığında, “Siz onu bir de gündüz gözüyle görün” dendiğinde, başkahramanınız İlhami’nin çıkışını okuyoruz: “Siz de o zaman gündüz gözüyle görmeyin, sahnede seyredin, çünkü o, bu sahnede kalmak ve gözlerimizi kamaştırmak için olağanüstü bir çaba harcıyor. O, herhangi biri değil ki, herkes gibi olsun!” Elbette İlhami, iletişim sektöründe olan biri için gayet mantıklı bir yorum yapıyor ama bu kitabın ilk sayfalarında kitabın eşcinsellikle ilgili tavrı konusunda bir işaret fişeği çakıyor bence. Şunu demek istiyorum, mesela Sex & City 2 filmi de, Liza Minelli konseriyle başlar ve film olası izleyicisine bir mesaj verir. Türkiyeli eşcinsellerin de idollerinden biri olan Ajda Pekkan’la ilgili bu güzel yorum da, söz yerindeyse yüreğe su serpiyor. Bu İlhami’yle ilgili bir ipucu muydu size göre ya da “gey” okura bir selam mı?
Her ikisi de değil. Bu paragrafı sadece Ajda Pekkan’a kendi bakış açımı yansıttığı için yazdım.

IMG_0807

“Empati kurabildiğim ve duygularımla anlayabildiğim bir dünya” demişsiniz. Bir “kadın yazar” eşcinsellik hakkında nasıl bir yol haritası izler romanını yazarken?
Tüm kadın yazarlar adına konuşamam elbette ama benim yıllardan beri çok sevdiğim ve saydığım eşcinsel dostlarım oldu. Yıllar içinde onlara yenileri eklendi. Eşcinsel dostlarımı, heteroseksüel dostlarımdan ayrı ve farklı hiç görmedim. Benim arkadaşlık algıma dostlarımın Türk, Kürt, Ermeni, Yahudi, Hıristiyan, Budist veya Müslüman olmaları nasıl bir artı ya da eksi getirmezse eşcinsel olmaları da getirmez. Tek bir yol haritam var, o da insandır. Romanımda bu yol haritasını kullandım.

Ayşe Arman söyleşisinde “Canım gey romanı yazmak istedi ve yazdım” dediniz. Dolayısıyla gey toplumundan gelebilecek eleştirilere de “Bu benim hikâyem ve benim özgürlüğüm” diyebilirsiniz. Ama siz yüz binlerce kitap satan önemli bir yazar olduğunuz için, anlattığınız hikâyeyle yaşanan toplumsallığa da özgürlükçü bir katkı yapmanız bekleniyor. Bu yersiz bir beklenti mi?
Söz konusu söyleşide o cümlenin önünde ve ardında başka sözler de vardı. Yazıların gazetelere girerken kısalabildiğini, cümlelerin cımbızlanıp başlığa taşınabildiğini herkes bilir. “Araştırma gerektiren romanlardan yoruldum, canım kurmaca bir roman yazmak istedi” de bu azizliğe uğrayan bir cümleydi. Kaldı ki, “Canım istedi, yazdım” demiş de olsam ne çıkar? Kim rencide olur ki bu ifadeden?

Gelelim sorunun ikinci bölümüne: çok satan bir yazar olmak bana herhangi bir misyon yüklemesin lütfen. Ben bir militan değilim. Bir fikrin, grubun, partinin, idealin, cemaatin, görüşün yazarı değilim. Bu nedenle de her alanda son derece özgürüm. Karakterlerimi istediğim gibi yaratma özgürlüğümü ise, benden çeşitli beklentileri olan okurlarım dahi kısıtlayamaz.

Eşcinsellik hakkında roman yazıyorsanız, homofobik yaklaşımlardan uzak durmanızı bekliyoruz. Bununla, sizi misyoner bir pozisyona mı iteriz?
Ben homofobik olsam böyle bir roman yazabilir miydim? Asla homofobik değilim, eşcinsellere yapılan ayırımcılığı şiddetle kınıyorum. Ama ben eşcinsellerin misyoneri de değilim, bu da biline.

Kitabınızı okumadan önce, konu medyada konuşulmaya başlandığında Ayşe Kulin’in bir “gey romanı” yazması bende heyecan uyandırdı. Çünkü, çok güçlü karakterler yaratmış, biyografiler yazmış bir yazar bir gey karakter yazacaktı. Ama maalesef Bora karakteri eşcinsellikle ilgili tartışmalı klişelerle örülü. Bu büyük kitlelere roman yazmakla ilgili bir refleksin sonucu mu?
Bora, karakterini klişelerle örmediğim için bence son derece özgün biri. Ayrıca, bir roman kahramanı “mükemmel kişi” olmak mecburiyetinde midir? Bora’yı klişe veya eksik bulanlar unutmasınlar ki, bu romanı okuyan pek çok kişi de beni Bora’nın yüzünden gençleri eşcinselliğe özendirmekle suçladılar.

“Bora tecavüze uğradıktan sonra o yolun yolcusu olmuştu” diyorsunuz. Bora’nın bir tecavüz mağduru olması ve onun cinsel eğiliminin nedeni değilse bile başlangıcı olarak ortaya koyuyorsunuz. Bu var olan homofobik söylemle örtüşmekten çekinmediniz mi?
“Bir yolun yolcusu olmak” tabirini ben otobiyografimi yazarken kendim için de kullanmıştım. Bu benim sıkça kullandığım, geniş anlamlı bir tabirdir. Kendini tecavüzcüsünün elinden kurtaramayan bir çocuk, o kişinin zorladığı yaşamın (bu esrar olabilir, tetikçilik yapmak olabilir, eğer kız çocuğu ise fuhşa mecbur kalma olabilir) kendini kurtarana kadar, esiri olur. Bir yolun yolcusu olmanın illa olumsuz bir algısı olması da gerekmiyor. Bu cümleyi kurarken homofobik söylemle örtüşmek aklımın ucundan bile geçmedi, bu yüzden de hiç çekinmedim. Bu ülkede bir şey kaleme alırken, türlü değişik baskıdan çekinmek beni çok yoruyor. Çekinmeyelim arkadaşlar! Herkes nasıl istiyorsa öyle yaşasın, kendini tam da istediği gibi ifade etsin ve bundan kimse gocunmasın!

AYŞEKULİN AYŞEKULİN3

Gey sevişme sahnesi yazamayacağınızı çünkü bilmediğinizi söylediniz. Kitapta da sevişme başladığında bölüm bitiyor. Peki, niye tecavüz “sahnesi” var?*
Tecavüz sahnesini ayrıntılarıyla yazdım da ben mi göremiyorum kitapta? Katarakt ameliyatı olduktan sonra şu romanı bir kere daha okuyayım bari.

Galiba sorunum şöyle bir şey… “Kahramanım İlhami duygularının coştuğu bir akşam o genç erkekle sevişiveriyor. Olabilir böyle bir şey, insanın ayağı kayabilir” dediniz. İlhami’nin, gerçekten de apar topar bir biçimde su yüzüne çıkan eşcinsel eğilimi, sizin anlatımınızda bir “sapma”… Ama ısrarla da “bu aşktı” diyorsunuz. Bu “sapma”yı, aşka çeviren şey ne idi sizin hikâyenizde?
Nasıl bir “sapma” İlhami’nin ki? Romandan mı çıkardınız bunu, yoksa röportajlardan mı? Buyrun bir kere daha okuyun:

“… oysa bu sabah mümkün olsa ağaçlara takılarak, bulutlarla yarışarak, ipini koparmış serseri bir uçurtma gibi semaya yükselecek, rüzgârımın kesildiği yerde pike yapacaktım yanımdaki balkona. İçimde ne pişmanlık vardı, hayrettir, ne de utanç…. yüreğimde sadece sevgi vardı. Onulmaz, tarifsiz bir sevgi. Öyle bir sevgi ki, ne ilk sevdalarımda, ne karıma çok âşık olduğum delikanlılık çağımda ne de kaçamaklarımda böyle yoğun hissedilmemiş, tuhaf bir sevgi.

Yüreğim dün akşam kollarımda tuttuğum genç insanı korumak, kollamak, onu mutlu etmek, gönlünü hoş tutmak, acılarını unutturmak istiyordu, bedenimse sadece onu. Ona dokunmak, sarılmak, gözlerinin içine bakmak, gür saçlarına parmaklarımı daldırmak, sonra saçlarından çekerek yüzünü yüzüme yaklaştırıp, nefesini yüzümde hissetmek, dilimle dudaklarını aralayıp beyaz dişlerine değmek, onu öpmek, onu heyecanlandırmak, heyecanlandığını görmekten haz almak….. onu hissetmek, varlığını, sevgisini, bağlılığını hissetmek… Bugüne kadar hayalimde dahi canlandıramayacağım bir aşkla sevmek birini… Onun âşığı olmak, maşuku olmak, babası olmak, ağabeyi, dostu, arkadaşı, yâreni olmak, hamisi olmak, ruh ikizi, eşi, efendisi, kulu-kölesi, hocası, müridi olmak!

Bir gecelik aşkla mı Mecnun’a dönmüştüm?

Kuşkusuz evet!

Öyle bir sevişmeydi ki çünkü bana o güne kadar bilmediğim bir bütüncül şehvet, hazdan ölme, aynı anda hazdan var olma duygusu, binlerce parçaya bölünüp uzaya savrulma hali, kelimelerle tarifi mümkün olmayan bir zevk anı yaşatmıştı hiç bir kadınla hiç bir ilişkimde tatmadığım. Sadece kasıklarımda, bedenimde değil, beynimin içinde de hissettiğim bir patlama anı.

Bu birleşme, doğduğum andan itibaren bilinçsizce aramakta olduğum ruhumun diğer yarısını, hayatımın aşkını bulma haliydi. Aklımdan geçen tüm düşüncelerin kollarımdaki kişinin de aklında, yüreğimdeki tüm duyguların onun da yüreğinde tezahür etme haliydi….. insanın duygusal ve cinsel anlamda mümkün olan en yüksek mertebeye erşmesi haliydi. Korktum duygularımın yoğunluğundan….. sordum kendime, bu hale gelmek için bir ilişkiye zaman tanımak gerekmez miydi? Birçok sevişme, birlikte geçirilecek zamanlar, paylaşılacak güzellikler, aşılacak engeller gerekmez miydi?

Yüreğim cevap verdi: Hayır!

Tehlikelerle dolu gizli anların yolculuğuna çıkmak için iki sarhoşun bilinçsizce ve aniden birbirlerinin kollarına düşüp sabaha karşı birkaç saati birlikte geçirmeleri yeterli miydi?

Yüreğim yine cevap verdi: Evet! Evet! Evet!”

Bu satırlarla kendini ifade etmiş İlhami’nin aşkını mı sorguluyorsunuz, yoksa beni mi? Sorununuz benimleyse, istediğinizi düşünün hakkımda ama İlhami’ye haksızlık etmeyin e mi! İlhami körkütük âşık bir adam, çünkü!

İlhami’yi bir eşcinsel erkeğe âşık eden “sapma”, karısı ile metresi arasındaki ilişki krizlerinin ortasında gerçekleşiyor. Bu ilişkiler başarılı olsaydı, İlhami eşcinsel olmazdı diye mi bakacağız?
İleri demokraside (!) yaşadığımıza göre, istediğiniz gibi bakma hakkına haizsiniz. Seçim sizin.

İlhami karakteri, eşcinsel aşka yönelmeden önce karısını, yakın arkadaşı ve ortağı Handan’la aldatıyor. Uzun da bir “metres”lik ilişkisi yürüyor. Handan karakterinin bu hikâyedeki misyonu ne? İlhami’nin sonu eşcinselliğe varacak arayışı mı var, sekse aşırı düşkünlüğü mü? Ne söyleyebilirsiniz?
Tam da bu soruyu yanıtlamaya çalışırken, içime bir bıkkınlık hissi geliverdi. Ben bir kurgu roman yazdım ve günlerce, haftalarca sanal karakterlerimi savunmak zorunda kaldım. Şu andan itibaren, bu röportajın kalan sorularını da, bundan böyle bu romana ilişkin gelecek başka soruları da yanıtlamaktan vazgeçiyorummm.

Romanı beğenen okur, beğenmeyen sonunu getirmeden elinden bırakır. Her insan kendi romanını kendi ruh haline göre okur. Kimi Bora’yı sever, kimi İlhami’den nefret eder… Romandaki karakterlerle ne yapacağı, hangisini sevip hangisine kızacağı tamamen okura kalmış!

Soruları hazırlayan kişinin emeğine haksızlık etmemek için, sonraki sorulara toptan bir yanıt vererek bu yazıyı sonlandırayım.

Tekin Gönenç şiirlerini severek okuduğum bir dostumdur. Son kitabındaki dizelerden bazıları, kitabımdaki bölümlerin ruhuna uyuyordu. Onları o bölümlerin başlarında kullandım. Diğer bölümler şiirsiz kalmasın, kitapta bir bütünlük olsun diye, başka dizeleri uysa da, uymasa da kullandım.

Bundan sonra ne yazacağımı henüz bilmiyorum. Kendi anılarımın devamı da olabilir, Bora’nın kitabının devamı da. Hatta bambaşka bir romanla da gelebilirim. Ama mutlaka benden bir kitap daha okuyacaksınız, sizleri terk etmeden önce, çünkü tuşların üzerindeki parmaklarım bir türlü rahat durmuyor!

İlhami’nin “sapma”sından sonra, erkek sevgilisini öğrenen karısı Eda’nın hikâyesi ilginçti. Biraz kitabı finale erdiren aksiyona karışıp gittiğini düşünüyorum… Bu durumda kalan kadının duyguları size romancı ve kadın olarak ne hissettiriyor?

Tabii ki eşcinselliği anlatmak için ne eşcinsel olmak gerekiyor ne de “aktivist”… Keşke daha çok yazar bulunduğu pozisyondan, kendi vizöründen gördüklerini yazsa… Ve bütün bunlar da tartışılabilse…

Kitabınızın eşcinselliğe yaklaşımıyla ilgili aldığınız eleştiriler size ne hissettiriyor?

Kitabınızın bölümlerindeki bütün epigraflar, tek bir şiir kitabından, Tekin Gönenç’in Karanfil Sesleri’nden seçilmiş. Çok şık bir yazar dayanışması, incelikli bir dikkat çekme… Tekin Gönenç’in şiirleriyle nasıl bir bağınız var, bu kitabın hangi yanına uygun olduğunu düşündünüz?

Romanın kahramanlarının iş ve yaşam ortamı bir yayınevi ve yayın dünyası. Bu vesileyle, yayın dünyasında gördüğünüz değişimleri, problemleri tartıştırmak mı istediniz?

“Kitap üç beş ilanla satılmıyor ne yazık ki. Okur desteği, yazar desteği, hatta (elimle tespih çeker gibi yaptım) cemaat desteği gerekiyor.” Bu sözler hangi kitapları işaret ediyor sizce?

Kitapta parçalarını okuduğumuz, Bora’nın romanını ayrıca yayımlayacağınızı söylediniz. İlginç bir kitap olacak gibi… Romanınızdaki bir karakterin yazdığı bir romanı yayımlayacaksınız. Ne zaman çıkacak?

Bu kitabın eleştirilere bir cevap olacağını da düşünüyor musunuz?
* Not: Kitaptaki “Yolculuk” başlıklı bölüm: 148-149. sayfalar

Ayşe Kulin; Uzun yıllar televizyon, reklam ve sinema filmlerinde sahne yapımcısı, sanat yönetmeni ve senarist olarak görev yaptı. Öykülerden oluşan ilk kitabı Güneşe Dön Yüzünü 1984 yılında yayınlandı. Güneşe Dön Yüzünü, Bir Tatlı Huzur, Foto Sabah Resimleri, Adı: Aylin, Geniş Zamanlar, Sevdalinka, Füreya, Köprü, İçimde Kızıl Bir Gül Gibi, Babama, Nefes Nefese, Kardelenler, Gece Sesleri, Bir Gün, Bir Varmış Bir Yokmuş, Veda, Sit Nene’nin Masalları, Umut, Taş Duvar Açık Pencere, Türkan-Tek ve Tek Başına, Hayat – Dürbünümde Kırk Sene, Hüzün – Dürbünümde Kırk Sene, Gizli Anların Yolcusu kitapları Everest Yayınevinde bir külliyat olarak yayında…

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.