‘LGBTT olmak erkeklik için bir tehdit. Erkeklikle ilişkili anlamların bertaraf edilmesinden ölesiye korkuluyor.’

“Beyaz yakalı işler, yani tahsil gerektiren vasıflı meslekler, eşcinsellerin görece az önyargıyla karşılaşacakları, görece “hoş görülecekleri”, görece rahat edecekleri ortamlar olabilir mi? Aysun Öner’in çalışması, bu iyimser beklentinin de bir önyargı olduğunu ortaya koyuyor! Eşcinseller, beyaz yakalı meslek alanlarında ayrımcılıkla karşılaşıyor, yıldırılıyor, cinsiyet yönelimlerini saklamak zorunda kalıyorlar. Kitap, bu ayrımcılığın kaba ve “incelmiş” yöntemlerini görmemizi sağlıyor. Beyaz yakalı eşcinseller, bu ayrımcılıkla baş etmek için türlü stratejiler geliştirmek zorunda kalıyorlar; bir sevgili “uydurmaya” varana dek… Ayrımcılığın nasıl derinlere nüfuz ettiğine dair uyarıcı bir çalışma.” Aysun Öner ile Beyaz Yakalı Eşcinseller kitabını konuştuk.

Çeşitli tanımlamalarda ayrımcılık için geçerli tariflere bakıldığında cinsiyetin baz alındığını, cinsel yönelime ilişkin bir ibarenin bulunmadığını görüyoruz. Bu anlamda bu tariflerde cinsel yönelim söz konusu olduğunda bir açıklık ya da eksiklikten söz edebilir miyiz? Bu eksikliğin/açıklığın tezahürü ne oluyor sonunda?
Evet, haklısınız. Örnek vermek gerekirse, Türkiye Cumhuriyeti yasalarında eşitlik yahut ayrımcılığa dair yapılan tanımlarda cinsiyet, dil, din gibi kimliklerden söz edilirken cinsel yönelim ibaresini bu kimlikler arasında göremiyoruz. Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Travesti ve Transseksüel hakları savunucuları da yasal mevzuatta kimliklere dair tanımların içinde cinsel yönelim kimliğinin yer almasının mücadelesini veriyor. Bu ibarenin yer almaması ise LGBTT bireylerin yasal haklardan tam olarak yararlanamaması ve çeşitli mağduriyetlere uğraması gibi olumsuz sonuçlar doğuruyor. Avukat Yasemin Öz’ün yasalardaki boşluğa ve yaşanan mağduriyetlere dair önemli bir çalışması var.

image

Cinsel yönelim ayrımcılıklarının, en azından hukuki düzeyde ortadan kalkması ve mücadele edilebilir hale gelmesi için öncelik yasalar sanıyorum. Türkiye’deki yasalar, cinsel yönelim konusunda ayrımcılıkla değil de yasayla mücadele etmeyi gerektiriyor öncelikle, yanılıyor muyum?
Cinsel yönelim ibaresinin yasalarda geçmemesi, yalnızca askeriyenin yasal mevzuatında geçmesi ve burada da psikoseksüel bozukluk olarak yer alması bağlamında cinsel yönelim kimliğine ilişkin bir temsiliyet eksikliği veyahut yanlış temsil edilme durumu gelişiyor. Ayrımcılık yaşamın her alanına nüfuz eden bir olgu ve yalnızca yasal dönüşüm ayrımcılığın önüne geçilmesi için tek başına yeterli değil. Bir kültürel değişim ve dönüşüm de gerekli. Diğer yandan, yasal mevzuat içinde ‘cinsel yönelim’, ‘cinsel yönelim kimliği’ ve ‘cinsel yönelim kimliği temelli ayrımcılık’ ibarelerinin yer alması, LGBTT vatandaşların varoluşlarına dair bir temsiliyeti ifade edecektir ve bu, hak mücadelesi açısından önemlidir. Bu anlamda yasayla ilgili bir mücadeleden söz edilebilir, ancak ayrımcılığa karşı mücadele ve yasal düzenlemeler için verilen mücadele çok iç içe aslına bakarsanız.

Türkiye’de eşcinsellerin hemen her zaman “hiç durmadan cinsellik ve seks düşünen” tanımlamasıyla damgalanması aslında bu düşünceye sahip kimseler hakkında da bir şeyler demiyor mu bize? Kendi düşüncesini başkasının varlığı üzerinden ifade etmek gibi psikolojik bir durum okunamaz mı buradan?
‘Düşüncelerimiz’ dediğimiz şeylerin bir kısmı sosyal hayat içinde yüzyıllar içinde şekillenmiş kalıp yargılar üzerine kuruluyor. Kürtler kötüdür, Çingeneler pistir, fakirler potansiyel hırsızdır, bu tip kalıp yargılar… Eşcinsellikle ilgili benzer damgalamalar var ve bunlardan biri de ‘sürekli seks yapmak isteyen kişi’ imajı üzerine kurulu. Böyle bir damganın varlığı, eşcinsellerin ve kadınların bedenlerinin erkek egemen toplumda cinselleştirilmiş olmasıyla ilgili. Eşcinsellerin cinsellikle anılmaları ve cinsellik üzerinden varoluşlarına dair alçaltıcı damgalamalara maruz kalmaları da böyle bir yerden temelleniyor. Oysa, ataerkil anlayışta heteroseksüel erkek tepeden tırnağa ‘akıl’dır ve hetero erkeğin cinsellik pratiği meşrulaştırılmıştır. Zira cinselliğin hangi cinsiyet grubu tarafından nasıl yaşanması gerektiğini belirleyen de toplumda hetero erkektir. Kadınlar bekâretlerini evlenene dek korumalıdır, korumaz ise ‘namussuz’ olurlar. Kadınlar cinsellikleriyle birlikte erkeklere ait olsun isteniyor. İşte bu nedenle bir kadın boşanmak istediğinde eşi tarafından şiddet görüyor, bunca kadın cinayeti yaşanıyor… Cinsel azınlıkların cinselliğinin hetero erkek tarafından ifadesi, doğal olmayan ve sapkın bir cinselliktir. Ayrıca eşcinseller her rastgeldikleri kişiden hoşlanmıyorlar da, partnerlerini seçiyorlar. Geyleri ele alırsak, bir kısım gey kas yapmaya takmış durumda, çünkü onların hoşlandığı geylerin hepsi kas yapıyor ve kaslı erkeklerle ilgileniyor. Öte yandan, eşcinsellerin partner seçerken tek kriterleri fiziksel özellikler değil, eğitim düzeyi, karakter özelliği gibi kriterler de öne çıkıyor.

image

Çalışma ortamında ayrımcılık ve şiddete maruz kalan LGBT bireyler belki hangi merciyle iletişime geçip ne yapmaları gerektiğini bilmedikleri için de büyük bir bocalama yaşıyorlar. Türkiye’de doğrudan mahkeme sürecine geçmeden önce danışılabilecek ya da başvurulabilecek hangi kurumlar var LGBT ayrımcılığına karşı?
Beyaz Yakalı Eşcinseller kitabım için görüşme yaptığım beyaz yakalı eşcinsel bireylerin çoğu ayrımcılık yaşadıklarında LGBTT Sivil Toplum Kuruluşları’na ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne danışabileceklerine dair bilgi sahibiydi. Ancak beyaz yakalı eşcinsel bireyler için işlerini kaybetmemek -tıpkı diğer beyaz yakalı bireyler için olduğu gibi- önemli. İş yerlerinde yaşadıkları ayrımcılıklara karşı mücadele ettiklerinde kimliklerinin ifşa olmasından çekiniyorlar, zira ifşa olurlarsa mevcut veya başka işyerlerinde kariyerlerine devam edememe yahut yaşanan olumsuz durumların derecesinin artması riski olduğunu düşünüyorlar. Öte yandan, kimlikleri ifşa olduğunda kendilerini aile ve yakın çevrelerinin dışlamasından da korkuyorlar.

“Görüşmecilerin çoğu, AKP hükümetiyle birlikte, yükselen muhafazakârlık ve LGBT bireylere yönelik homofobik şiddetin yarattığı baskıyı daha fazla hissettiklerini (…) belirtmiştir.” 2015 Onur Yürüyüşü, polis saldırısına uğradı. Yakın geçmişe bakıldığında böylesi bir şiddet görülmemişti. Bu şiddet, yalnız dini bir aya denk düşmesiyle ya da muhafazakârlıkla açıklanamaz kanaatindeyim, yanılıyor muyum?
LGBTT bireyler eylem dışında da eylemdeler. Onlar yalnızca kimliklerini açık yaşamaları üzerinden bir tehdit olarak algılanıyorlar ve bu anlamda varoluşlarıyla muhalifler diyebiliriz. Mesela bir lezbiyen çift sokakta el ele yürürse türlü şiddet biçimlerine uğruyor. Trans bireyler bir restoranda yemek yemek istediğinde, “Tüm masalar rezerve” denilerek yemek yeme gibi temel bir haklarının engellenmesi benzeri türlü ayrımcı tutumla karşılaşmakta, transfobik nefret nedeniyle öldürülmeye varan boyutlarda şiddete maruz kalmakta. Bunun sebebi ise, toplumsal mekanizmaların erkekliğin üstünlüğü, kadınların ve LGBTT bireylerin ikinci sınıf bir pozisyona itilmesi üzerinden beslenmesi ve var olan erkek egemen iktidarı bu şekilde daim kılmasıdır. LGBTT olmak erkeklik için bir tehdit. Erkeklik Türkiye gibi ataerkil toplumlarda fazlaca önemseniyor. Erkeklikle ilişkili anlamların bertaraf edilmesinden ölesiye korkuluyor.

image

Sizin işyerinde karşılaştığınız zorluklara karşı “tepkisizliğiniz” ve bazı LGBT bireylerin “tepkisizliği” noktasında şöyle bir sonuç çıkıyor: Başka deneyimleri bilmemek, kendini yalnız görerek ilerlemek sonuçta tepkisizliği doğuruyor. Bu çalışma, bu anlamda deneyimleri anlatmak ve yalnızlığı ortadan kaldırmak suretiyle zorluklarla mücadele edilebilmesini sağlayacak denilebilir mi? Böylesi bir öngörü yanlış olur mu?
“Beyaz Yakalı Eşcinseller”i, Türkiye’de yaşayan beyaz yakalı eşcinsel bireylerin iş yaşamında karşılaştıkları ayrımcılıklar ve mücadele stratejilerine dair mevcut deneyimleri ortaya çıkarmak için yazdım. Akademik bir araştırma olarak kitabın temel çıkış noktası böyle bir anlam taşıyor, diyebiliriz. Bununla birlikte, “Beyaz Yakalı Eşcinseller”i yazmama vesile olan, trans bireylerin iş yaşamında karşılaştıkları ayrımcılıklar üzerine gerçekleştirdiğim ve Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali kapsamında sergilenen fotoğraf çalışmam “TransHayat”ı izlemeye gelen eşcinsel bireylerin yaşadıkları ayrımcılıkların işten çıkarmaya değin ciddi derecelerde yaşandığını öğrenmemdi. Eşcinsel bireylerin iş yaşamı deneyimleri üzerine bir araştırma yaparak yaşanan durumu ortaya sermek istedim. Bu, konuyu gündeme getirmek bakımından başlı başına anlamlı bir şeydi benim için ve bunun farklı dönüşümlere vesile olacağını ve çözüme katkı sunacağını düşündüm. Hatta bu düşünce, kitabın araştırma ve yazım sürecinde karşılaştığım türlü kısıtlara rağmen araştırmamı tamamlamam için başlıca motivasyon kaynağım oldu diyebilirim. Beri yandan, kitabın temel nosyonu konuya ilişkin bir politika üretmek yahut ayrımcılığa uğrayan eşcinsel bireylere bir strateji rehberi sunmak değildi. Yine de, nasıl ki ben, iş yaşamında türlü ayrımcılıklara uğramış bir beyaz yakalı kadın olarak eşcinsel görüşmecilerimin deneyimlerinden ve mücadele biçimlerinden feyz aldıysam, işyerinde ayrımcılığa maruz kalan eşcinsel okuyucuların da benzer şekilde kitapta yer alan deneyimlerden esinlenmeleri söz konusu olabilir. Homofobinin ve şiddetinin yoğun yaşandığı bir ülkede mücadele etmek türlü riskler taşısa da Kaos GL, Pembe Hayat, Lambda İstanbul gibi sivil toplum kuruluşları eşcinsel bireyler ayrımcılığa uğradıklarında organize bir destek sağlıyor. Kitabı okuyan ve işyerinde ayrımcılıkla nasıl mücadele edeceğine ilişkin bir rota çizemeyen eşcinsel bireyler belki kimi görüşmecilerim gibi bu örgütlerle temasa geçerek dayanışma ağlarından destek almayı düşünebilir. Bir kısım okuyucu da kimlik saklama stratejilerini kendisine uygun görebilir ve kimliklerini daha iyi saklayabilmek adına bazı görüşmecilerimin uyguladığı, ‘bir sevgili uydurma’, ‘karşı cinsten hoşlanıyor gibi davranma’ benzeri stratejileri uygulamayı yeğleyebilir. Okuyucular kendi özgün stratejilerini geliştirebilir, belki de uyguladıkları stratejilerin başka eşcinsellerce de uygulandığını keşfeder ve bu durum onlarda farklı duygular uyandırır. Bilemiyorum. Sanırım bu sorunuza net bir yanıt verebilmem ancak kitabımı okuyanlarla görüşerek yeni bir araştırma yapmamla mümkün olur (gülerek).

Çalışma sonunda, görüşmecileriniz çalışmanızın son halini gördüğünde veya kitaplaştığında, kitabınızı okuduktan sonra nasıl yorumlar yaptılar? Beğenmedikleri, eksik buldukları noktalar var mıydı çalışmanızda?
Görüşmecilerim kitap çıktıktan sonra farklı tepkiler verdi ve benim de beklemediğim kimi durumlar gelişti. Kimi tebrik etti ve sorunların açıklıkla dile getirilmiş olmasından dolayı memnuniyetlerini paylaştı. Kimiyse kitaptan dolayı endişesini dile getirdi. İşten çıkarılan beyaz yakalı gey görüşmecim, işten çıkarıldıktan sonra bir sahil beldesinde garsonluk yaptığını, profesyonel iş yaşamına geri dönmekle ilgili bir niyetinin olduğunu ve kitapta yer alan anekdotlar üzerinden kimliğinin anlaşılabileceğinden kaygı duyduğunu dile getirdi. Gey bir arkadaşım, kitabım için görüşme yaptığım eski bir iş arkadaşımın öyküsü ile kendi kişisel öyküsünün benzerlikler taşıdığını, çalıştığı şirkette kitaptaki ilgili görüşmecinin kendisi olduğuna ilişkin çeşitli dedikodular yapıldığını paylaştı. Kitap sonrası yaşanan tüm bu durumlar kitapta ele alınan homofobik baskının yaygınlığını ve eşcinsel bireyler üzerinde yarattığı psikolojik etkileri bir kez daha ortaya koyuyor. Kitapta görüşmecilerimin kimliklerini olabildiğinde sakladım. Ses kaydı almamı istemedikleri hususları kaydetmedim. Yine de görüşmecilerim belli bir risk alarak benimle görüşmeyi kabul ettiler. Destekleri ve cesaretleri için bu röportaj vesilesi ile tüm görüşmecilerime bir kez daha teşekkür etmek istiyorum.

image

Beyaz Yakalı Eşcinseller – İşyerinde Cinsel Yönelim Ayrımcılığı ve Mücadele Stratejileri / Yazar: Aysun Öner / İletişim Yayınları / Araştırma – İnceleme / Editör: Tanıl Bora / Kapak: Suat Aysu / Kapak Fotoğrafı: Aysun Öner, “Profesyonelleşmenin Dikenli Yolları” / Uygulama: Hüsnü Abbas / Düzelti: Remzi Abbas / Dizin: Ayla Karadağ / 1. Basım Şubat 2015 / 223 Sayfa

Aysun Öner, 1981 yılında Ankara’da doğdu. 2002’de İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Elektronik ve Haberleşme Mühendisliği Bölümü’nde lisans, 2013’te Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Kadın Çalışmaları Bölümü’nde yüksek lisans eğitimini tamamladı. Profesyonel olarak fotoğraf sanatıyla da ilgileniyor, 2002 senesinden bu yana ‘kent insanının kentle kurduğu ilişki’, ‘kentli kadınların iş ve ev yaşamı arasında sıkışmış halleri’, ‘sokak sanatı’ ve ‘transseksüel bireylerin iş yaşamından dışlanmaları’ gibi toplumsal yansımalar taşıyan fotoğraf çalışmalarıyla ulusal ve uluslararası sergiler açtı. “TransHayat” adını verdiği fotoğraf sergisinden bir seçki ile bu sergi üzerine Katarzyna Kosmala’nın kaleme aldığı bir inceleme aynı yazarın 2013’te Routledge Yayınevi’nden çıkan Imagining Masculinities adlı kitabında yayımlandı.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.