‘Oyunu bu şekilde sürdürmeye devam edeceğim.’

 

Kitap satış noktalarında, genç bir adamın sigarasını içtiği kapak fotoğrafıyla dikkat çeken kitabı fark etmişsinizdir. İlk bakışta sayıları gitgide artan popüler gençlik romanlarından biriyle karşı karşıya olduğunuz düşündürse de, Aytuğ Akdoğan’ın kitabı, ilk sayfalarına göz attığınızda bile karakterini size fısıldıyor. Oğuz Atay’ın ‘Hayatım hayatımın romanı olsun’ cümlesiyle açılan kitap bize genç bir yazarı haber veriyor. Aytuğ Akdoğan; on yedi yaşında çıkarttığı ve Erdal Eren’e ithaf ettiği ‘Ben Hep 17 Yaşındayım’ ile de dikkat çekmişti…

‘Hayatım, hayatımın romanı olsun’ (Oğuz Atay) tam da bu kitabı anlatan bir cümle bizce…  Kitap arka kapağında deneme- roman diye tanıtılıyor ama bu formatsız yapısını biz sevdik… Nasıl tasarladınız kitabınızı? Ya da nasıl yazıldı bu kitap?
Metinlerim nasıl bu şekilde oluştular emin değilim aslında; başta bütün bunlar, benim için Tanrı’ya yakarıştı sadece, sonradan bir kitap halini aldı. Onu bitirdikten sonra ben de türünden emin olamadım ancak yayınevi deneme-roman başlığı atıp işin içinden çıkmak istedi işte.

Yazarlığın dışında fotoğrafçılığınızdan, oyunculuğunuzdan ve modelliğinizden söz ediyorsunuz. Bu alanlarda neler yapıyorsunuz, meslek boyutunda ilgilendiğiniz işler mi?
Yaklaşık üç yıl boyunca vakıf tiyatrolarında yer aldım ve gerçekten paraya ihtiyaç duyduğum zamanlarda da o aptal modellik işlerini kabul ediyor ya da reklamlarda oynuyorum. Fotoğrafçılık için de; Nikon D40 makinem var ve ruh halime göre sokağa çıkıp fotoğraf çekmekten keyif alıyorum, hepsi bu.

aytugakdoğan3

Başka söyleşilerde anlatmışsınız, ama genç bir adam olarak kendinizi edebiyatla ifade etmeniz nasıl gelişti? Yazarlık nasıl başladı ve nasıl sürecek?
Şimdi diğer söyleşilerimde ne tür yalanlar söylediğimi hatırlayamadığım gibi, yazmaya nasıl başladığımı da hatırlamıyorum aslında. Emin olduğum tek şey, sigaraya olduğu gibi yazmaya da bir anda başladığım. Kızdığım, çok sevdiğim ya da başarılı olamadığım şeyleri yazdıkça üstesinden geldiğimi hissettiğim için oyunu bu şekilde sürdürmeye devam edeceğim.

Sizinki gibi bilinç akışı ya da deneme formatındaki metinler romanlar, hele de erkekler tarafından yazılmışsa yoğun bir cinsellik söz konusu edilir ve o erkeğin cinselliğe yaklaşımı metni yönetir. Jonathan Ames’i örnek verebiliriz. Bu tür kitapları siz nasıl buluyorsunuz?
Başka biriyle sevişmek yeni bir yazıya başlamak gibi; senin için soyunan her kadın, başka bir hikaye ve yeni bir kitaba gebe olabiliyor. Jonathan Ames ya da bir Charles Bukowski başta olmak üzere bu tarz yazan adamlar aslında seks düşkünü falan değiller, sadece işlerine bağlı insanlar. Sonuçta ortada bir penis söz konusu ve bu gizlenecek gibi değil anlıyor musun?

Gençlerin iç dökme metinlerinde genellikle cinsellik olur. Sizin kitabınızda durum böyle değil. Sizin kitabınızı farklı kılan bu durumu, bilerek mi tercih ettiniz?
Ciddi şeylerden bahsetmek istedim; politikacılardan, savaşlardan, insanların seks hayatı ya da hangi yemeğin daha güzel olduğunu yazsaydım ne kadar farklı bir şey söyleyebilirdim? Cinselliği daha çok mizahta kullanmaya çalışıyorum, çünkü herkes bunun hakkında arzu ettiği gibi atıp tutabilir. Gündüz Vassaf “Cinselliğimiz bedenimizden daha çok zihnimizdedir” diye not düştüğünde kağıtlara, bunu söylemek istemişti belki de.

Her insan hayatı sorgular, iç hesaplaşmalar yaşar. Bu kitaptaki karakter de bunu yapıyor. Peki, kitabın ilk sayfasından son sayfasına kadar var olan karamsarlığın sebebi ne?
Bugün üzerinde var olduğumuz dünya; gözünüzü açın, rica ederim!

Bazı insanlar yalnızlığı sever bazıları ise yalnızlıktan çok korkar. Yalnızlık insanın kendi seçimi midir?
Çoğu kez bir kabullenmedir, çünkü insanlar yalnız olmadan önce “yalnız bırakılmaktan” ya da anlaşılmadıklarından şikayet ediyorlar. Bu da hepimizi, birer birer yalnız insanlar haline, yani bugüne getiriyor işte.

aytugakdogan2

Bu kitaptaki kişi, ya da siz, neden yalnız?
Bu kitaptaki adam da herkes kadar yalnız, yalnız çünkü insanlara bir yandan ayna tutması şarttı ve söylemek istediği şey, sahip olduğumuz tek gerçeğin dibine kadar yalnız olduğumuz ve bu şekilde öleceğimiz olmasıydı. Sonra şöyle devam etti: “Seni gelip kurtaracak, anlamsız hayatına mana yükleyecek, sonsuz güven duyabileceğin bir kahraman ya da şahıs falan yok aslında.”

“Aile güzel bir hayaldir” diyorsunuz. İmkânsız mıdır aile olmak, ‘mutlu aile’ ? Ya da şöyle soralım, bir genç ailesinden koparak mı özgürleşir?
Bir genç, başta ailesi olmak üzere bütün sorumluluk ve tabulardan koparak özgürleşebilir. Ebeveynlerinden sonra karşısına çıkacak toplum, düzen, vatan, hukuk, din ve ahlak gibi bütün norm ve tecavüzlerden de kendini geri çekebilmesi, bütün bu saçma düşünceleri elinin tersiyle itmesi şart. Ben kısaca, insanın benliğini oluşturmasının tek yolunun, karşısına çıkacak her şeyi reddedebilmesi ve ihtiyaç duyduğu şeyleri en aza indirgemesi yoluyla gerçekleşebileceğini savunuyorum.

Kendinizi tanımlayacak olsanız, kendiniz için neler söylerdiniz?
Ben iyi biriyim. Tamam, belki o kadar iyi değilim ama ben insanların düşündüğü gibi geri zekâlı ya da tehlikeli bir insan değilim; ben sadece gerçekten bir şeyler yapmak istiyorum hepsi bu.

Kişisel hikayeniz bu kitabı nasıl etkiledi, yazmanızı etkileyen bir süreç midir kişisel hayatınız?
Kitabın gerçek bir roman olarak yayınlanabilmesini isterdim, çünkü yaşamadığım şeyleri hikayeler oluşturabilecek kadar iyi yazamıyorum henüz. Haliyle bugüne kadar kaleme aldığım şeylerin hepsi yaşadığım ya da tanık olduğum eylem ya da eylemsizliklerden büyük parçalar içeriyor.

Nasıl bir anne, babayla büyüdünüz? Ailenizle sizi ayıran nedir?
Özünde çok iyi bir anne ve baba ile büyüdüm ama umurumda değil.

Babanızın hapse girdikten sonra yazdığı günlükleri okumak ne kadar doğruydu? Bu günlükler size ne öğretti?
Yaptığım şeylerin doğru ya da yanlış oldukları kanaatini ne ben ne de siz verebilirsiniz ancak babamın o harikulade el yazısıyla özenerek yazdığı günlüklerini okuduğumda, ondan tam olarak hangi özellikleri aldığımı bir kere daha gördüm: Ne yaptığını ve ne yapacağını bilememe.

“Her gün aynı yatakta uyuyamıyorum” diyor karakter. Bu, neden böyledir?
Arayış hiçbir zaman bitmeyecek. Bugün ot sarıp içsen, ertesi gün bir gram kokain için yüz kilometre yol gideceksin, bu neden böyledir?

Kitaptaki karakter, bir tür kent gezgini… Ama keşiften çok kaçış içinde gibi geldi bize… Sizin için gezmek, nelerden kaçmanızı sağlıyor?
Bugünkü toplumun oluşturduğu insan ve insanlıktan kaçmamı sağlayıp kendimi bulmamı sağlıyor ve ben de diğerleri gibi kaçtığım yerde üretebiliyorum ancak. Yani sonuca bakacak olursak bütün kaçışlarım varış noktam haline geliyor aslında. Bazen sadece yeni bir ülke, yeni bir dil ve aynı kaçık insanlar ama başka işte, yeni yani anlıyor musun? Yeni olan her şey en iyisidir!

Fikirleriniz, düşünceleriniz hatta belki karakteriniz… Sizce değişecek misin yıllar geçince? Bugününüz size ne söylüyor?
Bugünüm, birkaç yıla kadar öleceğimi, ölmesem bile –ne kadar kötü de olsa asla pişmanlık duymaksızın yaşıyorum- sürüneceğimi ama bundan da çok keyif alacağımı söylüyor. Dalga geçmeye bayılıyorum ben, elimde olsaydı hepinize orta parmağımı gösterirdim!

Kitabın kapağı, sunuşu, söyleşiler bir ‘efsane’ yaratma çabasını ortaya koyuyor. Medyatik bir figüre dönüşecek misiniz? Bu yazarlığınızın yanında, kendinizi ortaya koyma şekliniz mi?
Hiçbir zaman medyatik bir figüre dönüşmeyeceğim için söz verebilirim ancak kaleme aldığım konulara rağmen içine sokulduğum popularizmin de farkındayım. Ben kendimi salt yazarak ortaya koyuyorum, en azından amacım bu ve kimseye bir şey kanıtlama hedefinde olmadığım için bu oyunun kurallarını koyabilirim diye düşünüyorum, bu yüzden belki de risk alarak bu underground yaşamımı ve düşüncelerimi koruyacağım.

Söyleşilerde geçen ‘Türkiye’nin En Genç Yazarı’ ifadesi sizi ne kadar ilgilendiriyor? Bu tarifle ifade edilmeyi önemsiyor musunuz?
Çok anlamsız ve ticari kaygı güden bir unvan bu, neyse ki artık karşıma çok daha az çıkıyor.

Ağladı ve Gözyaşlarımı Öptüm / Yazar: Aytuğ Akdoğan / İkinci Adam / 144 Sayfa

Aytuğ Akdoğan; 18 Ağustos 1992 Kocaeli / Karamürsel doğumlu, Türk yazar, fotoğraf sanatçısı ve oyuncu. İlk defa henüz on yedi yaşında çıkarttığı ve Erdal Eren’e ithaf ettiği Ben Hep 17 Yaşındayım (Aralık 2009) adlı deneme kitabıyla isminden söz ettiren Akdoğan, aynı zamanda vakıf tiyatrolarında üç yılı aşkın süredir oyuncu olarak aktif bir şekilde yer almaktadır. İstanbul Bilgi Üniversitesinde sinema-televizyon öğrencisidir.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.