Aytuğ Akdoğan – Duvar

 

“Mezar taşları gibi yükselen binaların arasında hapsedilmiş ve geçmişinin gölgesinde kaybolmuş yabancı, bir gün eroin bağımlısı bir kızla tanışır ve birbirlerinin özgürlüklerini sorgularken soluğu direnişte alırlar. Yabancı, evini –sıcak ve rahat hapishanesini– direnişçilere açar, ancak ilerleyen günlerde bir polisi yaralayarak şiddetin çıkmaz döngüsünde esir düşer. Geriye hesaplaşması gereken sevdikleri kalır. Ve tırnaklarıyla teker teker kazmaya başlar mezarlarını. Hala hayatta, ancak can çekişmekte olan ağabeyini de gördükten sonra.”

***

KAFES!” diye bağırdı. “Kocaman bir kafes bu dünya! Vahşi atlar gibi kapatılmışız içine, demir parmaklıkları çekip gitmişler üstümüze!” Sonra buzdolabını açtı. Boş bir su şişesinden başka bir şey yoktu. Zaten aç sayılmazdı. Uzandı biraz. Gerindi hatta. Yataktan kalkmasına değecek bir şey düşünüyordu. Sonunda gecenin gölgelerle dolu karanlığında, dünyanın yükünü omuzlarında taşıyormuşçasına yorgun ve dalgın; kalbine gömdüğü, artık çok uzaklarda olan o kadının hayaliyle dışarı kustu kendini.

Ama İstanbul bu ya, bir polis aracı durdu yanında. Kimliği soruldu. –Sahi, neydi bu yabancının adı?– Çatılarda özgürce dolanan kedileri düşündü, kimsenin kim olduğunu sormadığı. Sokaklar tekin değildi, çünkü her yerde polis vardı. Şehrin en büyük meydanındaki parkın yerine alışveriş merkezi yapılacağını öğrenen gençler, ağaçlar için nöbet tutmaya başlamışlardı ve bir şafak vakti polislerin parkı basıp, çadırları yakmasıyla büyüyen halk ayaklanması giderek tüm ülkeye yayılıyordu.

Ama bütün bunlar onun çok da umurunda değildi. Önceki gün hasbelkader, heyecanlı çatışmaların yanından geçtiği sırada, yerden hafifçe yükselerek kaçıp gitmeye çalışan bir çöp poşeti takılmıştı gözüne. Hiçbir şey yokmuş gibi o poşeti umarsızca tekmeleyerek geçerken sokağı, nedense yıllar sonra hep o anı hatırlayacağını; direnişçilerin aksine kendi gençliğinin tam da böyle bir şey olduğunu düşünmüş ve iç geçirmişti.

Açıklamak istedi: Dışarıda verilen mücadelenin ona göre olmadığını; kendi içinde verdiği savaşın sokaktaki direnişin önüne geçtiğini; salt savaşmak değil, aynı zamanda tüm kalbiyle ölmek istediğini ve aslında kendi dahil –en çok kendini– her şeyi anlamsız bulduğunu söylemek istedi.

Aylaklığın cezalandırılmayacağı ve insanların mutlu olduklarını gizlemek zorunda kalmayacakları bir ülkede yaşamak isterdi. Öteki olmamak ve kimliğinin sorulmaması için delirmişçesine koşuşturması, araba sürmesi, gürültü çıkarması ya da ölmesi gerekiyordu. Oysa yabancı, sonsuz bir sükût içinde memnun; duran ve söylenmeyen biri olabilmenin düşünü kurardı.

Sonunda cüzdanından çıkardığı kimliğini inatla önünde dikilen polis memuruna uzattı ve gecenin karanlığı tüm çekiciliğini yitirdi. Oysa günün o saatinde sokaklarda belirmeye başlayan tüm yalnızların, bir şair yatardı gönlünde…

* Romanın giriş bölümünü okuryazar.tv okurları için paylaşıyoruz. Bu okuma parçasının yayını için yazara ve Destek Yayınlarına teşekkür ederiz. 

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.