Ayyaş Buda – Göktuğ Canbaba

 

“Tümden geliyor ve güme gidiyordu, tüm OBEB ve OKEK’lerinin toplamı belki de ona evrenin sırlarını açıklayabilirdi ama bunlar benim umurumda değildi.” Hayat, çukur ve tümseklerle dolu bir patika. Dünya, biçimsiz heykeller gibi dikildiğimiz bir yer. Ayyaş Buda, kozmik şakacıya karşı atılan bir kahkaha, mistik bir kılavuz. Göktuğ Canbaba, bilge ağaçların kollarında huzurlu bir uykuya ya da uçurumun kenarında ayaklarımızı gıdıklayan bir rüzgârla konuşmaya çağırıyor bizi. Bu kitaptaki öyküler, kutsal ve sıradan dünyalar arasında yalın ayak koşma rekoru kırıyor, yeraltında adım atmaya başlayıp gerçeküstü bir yolda ilerliyor Ayyaş Buda, sorularla dolu bir hayata karşı icra edilen serseri bir serenat. Cevaplarımız bir yol düşümü uzakta…” Ayyaş Buda’da yer alan aynı adlı tam öyküyü sunuyoruz.

 

Hastaydım, aslında hastaydım demek biraz hafif kalır, ölü­mün omuzlarıma çöktüğü boktan bir komadaydım ve neler olup bittiğine dair en ufak bir fikrim bile yoktu!

Bir haftadır yaşlı şifacı kadının beni iyileştirmek için söylediği korkunç ilahiyi dinlemekle cezalandırılmıştım sanki. Yanakları neredeyse omuzlarına sarkan, bıyıkları bir erkeğinkinden daha gür, mavi gözlerinde anlam veremedi­ğim bir gizem taşıyan yaşlı şifacı kadın, yanına yaklaşılma­yacak kadar kötü kokuyordu ve dişsiz ağzının içi Nepal’in batı tarafına oyulmuş Chitwan mağaraları kadar derin ve karanlıktı. Çoğu gece ilahiler dökülen ağzının içinde kay­bolan küçük insanların olduğunu düşünmeden edemiyor­dum. Kulak verenler sessiz gecelerde kadının üzerinden gelen silik haykırışları duyabilirdi. Küçük dağcılar karanlık ve öldüresiye kötü kokan mağaranın içinde bir yerlerde gün ışığını yakalamak için hayatlarıyla oynuyorlardı ve belki de bunu benden başka bilen kimse yoktu!

Baş belası Ferit eğlence düşkünü, sorumsuz, fazla içen ve her yerde bela çıkaran biriydi; onunla seyahate çıkmak patlamaya hazır bir el bombasını donunuzun içine sokup kalabalık bir kulüpte dans etmeye benzerdi. Fakat orada, Burma sınırlarındaki bir köyde sıkışmamızın sebebi bu se­fer Ferit değildi; kesinlikle bendim!

Köye gelişimizin ertesi günü kutsal sayılan bir bataklığın içinde köylülere çaktırmadan pervasızca gezinirken bir anda Ferit’in kollarına düşüvermiştim. Bunu nasıl anlatabilirim bilemiyorum ama bedenimden hızla çıkıp gökyüzünde salınmaya başlamıştım aniden. Bir tüy kadar hafiflemiş beynimin içinde olanlara mantıklı açıklamalar getirmeye çalışıyordum. Rüzgârın her esişinde ya da rengârenk kuşların içimden her geçişinde yok olmamak ya da oraya buraya savrulmamak için yoğun çaba harcıyordum. Kendimi kontrol altında tutmayı tam iki günde öğrenebilmiştim!

Köye ilk gelişimizi hatırlıyorum da öyle bir ilgiyle kar­şılaşmıştık ki M. J ölmeseydi ve hayranlarına sürpriz yapıp Times Meydanı’na çıkarak bağıra bağıra şarkı söylemeye başlasaydı bile bize karşı gösterilen ilginin yanına yaklaşa­mazdı, buna emin olun.

Gece olduğunda hasır bir sedyeyle köyün ortasına getiri­liyor, neredeyse ateşin içine düşecekmiş gibi ona yakın ya­tırılıyordum ve daha sonra ayine başlanıyordu. Hatta birkaç gün önce ateşe o kadar yakın yatırılmıştım ki eğer bir gün uyanabilirsem yanan saçlarım için epey olay çıkaracağıma kuşkum yoktu. Olay çıkarmak aslında Ferit’in tarzıydı ama bu durumda ben de biraz Ferit’leşebilirdim!

Deliler gibi dans eden şifacının koca memeleri bir o yana bir bu yana savrulurken küçük dağcılar çığlık atıyor, köy halkı uyum içinde sağa sola sallanıyor ve piç kurusu Fe­rit hiçbir şey yapmadan sürekli getirilen birayı içiyordu. Benimse oradan oraya sürüklenmek ve Nepalli adamların arasında uçuşmaktan başka yapacak bir şeyim yoktu. Her gece yeni bir umutla iyileşeceğim ânı bekliyor ama sürekli avucumu yalıyordum!

Köy insanlarının getirdiği sert Nepal birası, karanlık ge­cenin içinde savrulan ilahiler eşliğinde Ferit’in boğazından iniyor ve ruhunun derinliklerine ulaşıyordu, bunu görebi­liyordum. Sorumsuz, sadece kendini düşünen Ferit’in be­denimi orada bırakıp ayrılmamasının tek sebebinin bedava Nepal birası olduğunu düşünmek beni çok ama çok korku­tuyordu. Ferit, Nepal birasının olduğu kâseyi alıyor ve içine kimseye çaktırmadan kuork otu atıyor, böylece hem daha çok kafa oluyor hem de kötü ev birasının tadını kendince güzelleştiriyordu. Bunu köy halkına göstermeden yapıyor­du çünkü getirilen içkiyi beğenmeyip onu değiştirmeye ça­lışmak büyük kabalık sayılıyordu.

Uyanmadığım sekizinci günde aynı şeyler tekrarlanırken köy insanlarının giderek Ferit’e biraz daha farklı baktığını gördüm. Sanki ondan çekiniyor, birayı ona uzatırken kor­kuyorlardı. Yaşlı şifacı bile adama korkarak bakar olmuştu ama nedense bunu Ferit bir türlü fark edemiyordu.

Yaşlı şifacı çıplak bedenime çamur sürüyor, orama bu­rama boncuklar takıyor ve deli gibi ilahiler haykırıyor ama Ferit kendi kendine Sweet Home Alabama şarkısını mırıl­danmaktan başka bir şey yapmıyordu. İğrenç Fransız aksa­nıyla mırıldanıyor ve duyabilen her kulağa acı veriyordu. Fransa’da doğup büyümesi onun sorunu değildi ama şarkı söyleyemiyorsa söylememeliydi. Bedenime tekrar kavuşa­bilirsem Ferit’i saatlerce yumruklayacağıma emindim, onu dövecek ve bataklığın içine gömecektim!

Gece çöktüğünde Ferit kafayı çoktan bulmuş, yanında oturan insanlar ondan uzaklaşmış ve şifacı kadının korku dolu bakışları Ferit’in üzerinde dolanmaya başlamıştı. Ha­vada süzülürken bir şeylerin ters gittiğini fark ediyordum. Sonumuzun, ismini daha önce hiç duymadığımız bu kasa­bada geleceğine emindim artık.

Yaşlı şifacı kadın uzun süren sessizliğini bozup sonunda konuştu.

“Kimsin sen yabancı?”

Ferit’in elinde tuttuğu bira dolu kâsede kendi suratına gülümseyerek baktığını görebiliyordum. Her şeye rağmen nasıl da içten gülümsüyordu piç kurusu!

“Ben Ayyaş Buda’yım,” dedi birden ve gülmeye başla­dı. Havada rahatsızca süzülürken köy insanlarının ve yaşlı kaçık büyücü kadının Ferit’in üzerine atlayacağını ve onu parçalara ayıracağını düşünürken bir anda hepsi yerinden kalktı ve korka korka geri çekilmeye, Ferit’ten uzaklaşmaya başladı. Adamın kafası o kadar iyiydi ki olanların farkına bile varmamıştı ve gülmeye devam ediyordu.

“Sen… sen… gerçekten…” dedi kadın kekeleyerek.

“Buda bizi cezalandıracak,” diye haykırdı kalabalıktan biri. “Yeniden dünyaya gelmiş,” dedi bir diğeri. Çamurla ve renkli boncuklarla kaplı olan bedenim korkak köylülerin ve aptal Ferit’in arasında anlamsızca uzanıyordu o sıra!

Ferit kâseyi kafasına dikti ve yenisini almak istemiş gibi onu havaya kaldırdı. Ayyaş bir Buda’dan çok kendinden geçmiş zavallı bir kral gibiydi ve kölelerinin ona taze bira getirmesini bekliyordu. Köylülerden biri korkarak yanına geldi ve kâseyi alıp kayıplara karıştı. Yaşlı şifacı yavaşça bi­zimkinin yanına yaklaştı.

“Sen gerçekten yüce Buda mısın?” diye sordu sesi he­yecandan ve korkudan titreyerek. Ferit, kadının mavi ok­yanusları andıran gözlerinde kayboldu bir süre. Sarhoş ol­muştu ve uyumak üzereydi.

“Bunu daha yeni mi anladın?” diye sordu kadına. Ka­dın korkudan titredi, elindeki tüylü sopayı bırakıverdi ve Ferit’in ayaklarına kapandı. Ona hayatlarını bağışlaması için yalvarıyor, yaptıklarının bir daha tekrarlanmayacağını haykırıyordu. Ferit gerçekleşen saçma olaylar yüzünden bi­raz olsun ayılabildi ve bu kesinlikle hoşuna gitmemişti.

“Sen neden bahsediyorsun be kadın?” diye bağırdı ayak­larını okşayan kadına. O sırada birası geldi ve siniri hatırı sayılır derecede azaldı. Dolu kâseyi ağzına dayadı ve kana kana içmeye başladı.

“Bir daha insan yemek yok,” dedi kadın. Ferit bunu du­yar duymaz ağzındaki birayı dışarı püskürttü ve korkuyla ağaya kalktı. Ben ise bir elma kadar ağırdım artık. Yavaş ya­vaş alçaldım ve yere konuverdim. Deli köylülerin arasında özel bir günde yenmek için ayrılmış, uzuvlarıma takılmış rengârenk boncuklarla dolu bedenime bakıyordum. Şeker­le kaplı bir yılbaşı ağacı gibiydim, Noel Baba’nın midesine oturacak az pişmiş bir hindiydim!

“İnsan yemek mi?” diye mırıldandı kendi kendine ayak­ta durmakta zorlanırken. Sonra bir anda gözleri parladı. Bu bakışı iyi biliyordum. Geri zekâlılığın bakışıydı bu.

“Elinizde varsa ben de tadına bakabilir miyim?” diye sordu sonra aptalca. Ferit hep yeniliklere açık biri olmuştu ama yeri geldiğinde mantıklı kararlar alabilen biri olduğu­nu söylemek pek de mümkün değildi.

Bu soru beni çileden çıkardığı kadar köylüleri ve şifa­cı kadını da şaşırtmıştı. Ben o sıra zikzaklar çizen Ferit’e yumruk atıyor, ağzıma gelen küfürleri haykırıyordum. Ama ne ona zarar verebiliyordum ne de sesim herhangi biri tara­fından duyuluyordu. Dünyadaki en çaresiz ve şanssız insan olduğumu düşündüm ve o an ağırlığım iri bir karpuz kadar olmuştu!

“Efendi Buda bizimle alay ediyor,” dedi şifacı ağlayarak. Neyse ki birilerinin aklı yerindeydi yoksa tütsülerle ve ça­murla servise gönderilecektim. Penisime takılan morlu ye­şilli boncuklarla midelerde gezinecektim. Ağızlara layık bir Nepal yemeği; hafif ateşte közlenmiş gerzek turist!

Ferit, tam karşı çıkacak ve insan etinin tadını gerçek­ten merak ettiğini söyleyecekken kadın tekrar konuşmaya başladı ve o konuşurken köylüler Ferit’in önünde yerlere kadar eğilmişti. Bu sahne kesinlikle hayatımda gördüğüm en saçma anlardan biriydi. İşe yaramaz, alkolik ve kendini bilmez Ferit bir anda tanrı oluvermişti!

“Sizi her gün zehirlemeye çalıştık ama bir gün bile etki­lenmediniz efendi Buda. Bu zehir çok güçlüdür. Dostunuz ilk gün içtiği bira sayesinde derin bir uykuya daldı. Biz de onu… o… uykudayken… taze taze yiyebilecektik.”

Ağırlığım metrelerce uzanan bir tır, bulutlara uzanan bir gökdelen gibiydi!

“Siz etkilenmediniz. Bunu ancak yüce bir ruh yapabilir ve siz bize Ayyaş Buda olduğunuzu söylediniz. Siz efendi Buda, bizi affedebilecek misiniz? Yaptıklarımız için bizi ce­zalandırın ama yeter ki bizi affedin efendim.”

Buda rolüne kendini kaptırmış Ferit, olanlara anlam ver­meye çalışmadan karakterine bürünmeyi seçti. Yerde ona secdeye varan kalabalığın arasında bir süre sessizce dolandı ve sonra yaşlı, pis kokan şifacının başına elini koydu.

“Öncelikle bana biraz daha bira getirin, ben de cezanı­zı düşünmeye başlayayım evlatlarım, benim zavallı insan­cıklarım.” Ferit’in üzerine atlıyor ama onu tutamıyordum. Suratına, taşaklarına yumruklarımı sallıyor ama havanın içinde yok oluyordum.

“Unutmadan, dostumu iyileştirmeyecek misin?” diye sordu sonunda.

O sırada bira geldi ve adam her zamanki gibi kalabalığa arkasını dönüp kuork otunu biranın içine boşalttı. İşte tam o anda beynimden vurulmuşa döndüm. Hafızam beynime tokatlar atıyordu. Kuork otu, güçlü bir zehir çözücüydü ve aynı zamanda iyi bir tatlandırıcıydı. Bu otu getiren dostu­muz Pachupati otun yararları hakkında adeta bir konferans vermişti bize birkaç hafta önce.

Neyse ki Ferit’in otu kullandığını kimse görmedi ve piç kurusu sağa sola sallanırken birasını içmeye devam etti. Yaşlı kadın pis elini ağzıma soktu ve dilimi dışarıya çıkarttı. Her ne kadar bedenimde olmasam da kusma hissi vücudu­ma doldu ve ağırlığımı iki katına çıkarttı. Dilime bir şeyler sürmeye başladı. Her şey kararmadan önce Ferit’in bir köy­lüye ayaklarını yıkaması için bağırdığını duymuştum.

Kendime geldim ve zor da olsa ayağa kalktım, artık ağır­lığım koca bir dünya kadardı. Önümde eğilen insanların arasından yalpalayarak Ferit’e yaklaştım. Rengârenk vücu­dum adeta ışık saçıyordu. Beyaz kıçıma çizilen resimler in­sanların sanattan soğumasına yol açabilirdi. Ferit kollarını açıp beni kucaklamak için yaklaşırken kalan son gücümle ona öyle bir yumruk attım ki ikimiz de farklı yönlere sav­ruluverdik.

Ferit, Ayyaş Buda’ysa eğer ben de onu yumruklayan adamdım! Ben, Buda’nın dişlerini döken ışıltılı servis taba­ğıydım!

*Bu okuma parçasının yayını için İthaki Yayınları’na teşekkür ederiz.

Göktuğ Canbaba, Ankara’da doğdu. 2006’da Anadolu Üniversitesi Basın-Yayın Bölümü’nden mezun oldu. Lisans öğrenimini, “Şarap ve İnsan” adlı belgesel fotoğraf projesiyle tamamladı. Tayland, Nepal, Hindistan gibi ülkeleri kapsayan uzun soluklu bir Uzakdoğu seyahatine çıktı ve kişisel fotoğraf projeleri üzerinde çalıştı. Daha önce yayımlanan romanları arasında Kuzey Kıtalar Efsaneleri “Ozanın Şarkısı” (Ankira Yayınları, 2007), Tılsım-ı Kudret (Laika Yayınları, 2010), İşeyen Atmaca (Marjinal Kitap, 2013), Fener Balığının Kayıp Işığı (Doğan Egmont, 2014), Va­lizdeki Kedi (Doğan Egmont, 2015) ve Arayış Ormanı (Doğan Egmont, 2015) bulunuyor.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.