Aziz Ayyaşın Efsanesi – Joseph Roth

 

“Joseph Roth, Almancanın en değerli yazarlarından. Aziz Ayyaşın Efsanesi de kuşkusuz kendisinin en önemli yapıtlarından. Bir klasik ama bir çok özelliğiyle günümüzde de yeni bir küçük roman. Ölmeden önce, “Vasiyetimdir,” dediği bu kitap, acı dolu son yıllarının bir özeti. İroni yüklü, hüzünlü, sizi hüzünle gülümsetecek bu edebiyat efsanesi.” Aziz Ayyaşın Efsanesi’nden okuma parçası yayımlıyoruz.

1934 yılı. Bir bahar akşamı. Yaşını başını almış bir beyefendi, Seine’in üzerindeki köprülerden birinin taş basamaklarından aşağıya, kıyıya doğru iniyordu. Burada, tüm dünyanın da bildiği üzere – yeri gelmişken, bir kez daha insanların yoklayalalım- Paris’in evsizleri yatar. Ya da şöyle diyelim: Konaklar.

Bu evsizlerden biri; hani yukarıda bahsettiğimiz, epey yaşlıca, şık ve yabancı kentlerdeki güzellikleri görme isteğiyle yanıp tutuşan bir gezgin görüntüsü veren beyefendiyle, tesadüf eseri karşılaştı. Hoş, bu evsiz de, tıpkı kader bağı kurduğu diğer yersiz yurtsuzlar gibi, derbeder ve acınası bir görünüşe sahipti. Ama yaşlıca ve şık giyimli beyefendi için, anladığımız kadarıyla, özel bir muameleyi hak ediyordu. Neden? Bilmiyoruz.

Dediğimiz gibi, akşam vaktiydi. Nehrin kıyısındaki köprülerin altı, yukarı taraftan, rıhtım ve köprülerden daha da koyu bir karanlığın içinde hapsolmuştu. Evsiz ve hayli perişan kılıklı adam hafiften sendeliyordu. Yaşlı ve şık giyimli beyefendiyi fark etmemiş olsa gerek. Oysa kesinlikle sendelemeyen, bilakis kendinden oldukça emin ve düzgün adımlarla yolunda ilerleyen beyefendi ise, bizim sendeleyen dostumuzu, hiç şüphe etmeden söylüyoruz bunu, tâ uzaktayken fark etmişti. Yaşlı beyefendi, pejmürde adamın önüne dikildi. İki adam, tıpkı bir boks maçında, boksörlerin karşılıklı durup birbirine meydan okurcasına baktıkları gibi karşılıklı durdular.

Şık giyimli ve yaşı ilerlemiş beyefendi, “Nereye gidiyorsunuz, kardeşim?” diye sordu.

Bizimkisi, adamı bir süre süzdü. Sonra, “Bir kardeşe sahip olduğumu bilmiyordum ve yolun beni nereye götürdüğünü ve yolun sonunun nereye çıktığını da bilmiyorum,” dedi.

“Size yolunuzun nereye gittiğini göstermeye çalışacağım,” dedi beyefendi. “Ama sizden isteyeceğim şeyi, ki bu pek görülmüş ve aşina olunan bir şey değildir, isteyeceğim için bana kızmayınız.”

Derbeder olan, “Sizi dinliyorum bayım,” dedi.

“Görüyorum ki hayatınızda bazı hatalar, yapmamanız gereken şeyler yapmışsınız. Fakat şuna eminim ki, sizi karşıma Tanrı çıkardı. Kuşku duymadan söyleyebilirim ki biraz paraya ihtiyacınız var. Bu lafım sizi kızdırmasın ve incitmesin lütfen! Benim çok fazla param var. Bana samimice ve hiç çekinmeden, en azından şimdilik, yani işinizi görecek şekilde, kaç paraya ihtiyacınız olduğunu söyler misiniz?”

Bizimki, üç beş saniye düşündükten sonra, “Yirmi frank,” dedi.

“Ama nasıl olur! Bu söylediğiniz miktar oldukça az,” diye karşı çıktı şık giyimli beyefendi. “Bana öyle geliyor ki, sizin en az iki yüze ihtiyacınız var.”

Bizim perişan kılıklı dostumuz bir adım geri çekildi, adeta süzülerek. Yalpalıyordu. Ama buna rağmen dimdik durmayı başardı, tıpkı bir savaş kahramanının heykeli gibi. Ardından, “Tabii ki aklı başı yerinde olan her insan gibi, ben de iki yüzü yirmiliğe tercih ederim. Ama ben dürüst bir adamım. Sanırım, üzülerek söylüyorum ki beni yanlış anladınız. Bana almam için ısrar ettiğiniz parayı alamam. Neden mi? Açıklayayım: Birincisi, henüz sizi tanımıyorum. İkincisi, bu parayı aldığımı farz edelim, parayı geri ne zaman, nasıl ve nerede iade edeceğimi bilmiyorum. Üçüncüsü, eğer parayı vermeyecek olursam, beni ikaz etmek gibi bir olanağınız yok. Çünkü gelip de kapıma dayanacağınız ve paranızı geri isteyeceğiniz herhangi bir ikamet ettiğim adres yok. Haftanın neredeyse her gününü nehrin farklı farklı köprü altlarında geçiriyorum. Fakat, biraz önce anlattığım gibi, her şeye rağmen, dürüst ve güvenilir bir adamım ben. Herhangi bir adresim olmasa da,” dedi.

Yaşı başı ilerlemiş, yüzünde yaşlılık emareleri belirmeye başlamış olan beyefendi “Benim de ikamet ettiğim bir adresim yok,” dedi. “Ben de her gün farklı bir köprünün altında yatıp kalkıyorum. Sizin gibi bir adam için biraz komik olacak, ama yine de şu iki yüz frangı almanızı isteyeceğim sizden. Parayı geri ödeme konusuna değinecek olursak, size parayı iade edebileceğiniz bir banka numarası veremem. Bunun sebebini açıklayabilmem için de, biraz eskilere, geçmişime dönmem gerek. Ben, Lisieuxlü küçük Azize Therese’nin hikâyesini okumadan önce Hristiyan değildim. Onun hikâyesini okuduktan sonra Hristiyan oldum. Bu sebeple de azizenin, özellikle de Ste Marie des Batignolles Kilisesi’nde1 olan ve sizin de görmekte hiç zorluk çekmeyeceğiniz o küçük heykelinin hizmetine amadeyim ve ona saygıda kusur etmiyorum. İki yüz frangı toparlayıp bir araya getirdiğinizde ve vicdanınızın sesi sizi bu parayı iade etmeniz konusunda uyardığında, lütfen Ste Marie des Batignolles Kilisesi’ne gidin ve biriktirdiğiniz parayı, oraya ulaştığınız vakit, ayini bitirmiş olan rahibin avuçları arasına koyun. Bu parayı aldığınız taktirde borçlu olacağınız biri varsa eğer, o da küçük Azize Therese’dir. Ama asla unutmayın: Ste Marie des Batignolles’de.”

Yoksul kılıklı adam, “Görüyorum ki,” dedi, “beni ve benim ne kadar dürüst olduğumu yeterince anlamışsınız. Sözümde duracağıma söz veriyorum. Ama ayine sadece Pazar günleri gidebilirim, bunu belirtmeliyim.”

“Peki, pazarları olsun, siz nasıl isterseniz” dedi yaşlı ve şık beyefendi. Cüzdanını çıkardı. Açtı. İçinden iki yüz frangı çıkarıp hâlâ sendelemekte olan dostumuza uzattı:

“Teşekkür ederim!”

“Sizinle tanışmak benim için büyük zevkti,” diye yanıtladı bizimki ve karanlığın içinde gözden kayboldu.

Çünkü tüm bunlar olup biterken ortalık zifiri bir karanlık tarafından esir alınmıştı. Yukarı tarafta, köprülerin üzerinde, rıhtımdaki gümüşi fenerler Paris’in neşeli bir gecesini daha müjdelemek için ışıldamaya başladılar.

Şık giyimli beyefendi de zifiri karanlığın arasında gözden yitip gitti. Hakikaten de, yani yukarda bahsettiği gibi, dinini değiştirmesine sebep olacak bir mucizeyle karşılaşmıştı ve yoksulların sürdürdüğü hayatı yaşamaya başlamıştı. İşte bu sebeple de köprü altlarında yaşayıp gidiyordu.

Bizimkine gelecek olursak. O bir içkiciydi. Hatta tabiri caizse bir ayyaş. Alkolik de diyebiliriz. İsmi Andreas’tı. Bizim Andreas da hayatını rastlantıların üzerine kurmuştu, tesadüflerle yaşıyordu. Yani ayyaşların hemen hemen çoğunda olduğu gibi. Cebinde iki yüz frangın olduğu günler de vardı elbette, ama o günler çoktan mazi olmuştu. Belki de bu sebepten ötürü, yani unutmamak için ve o günler çok eskide kaldığı için, kıyıdaki herhangi bir köprünün altındaki herhangi bir fenerin zayıf, güç16

süz ışığı altında eski püskü bir kâğıt parçası ve ucu körelmek üzere olan kurşun bir kalem çıkararak küçük Azize Therese’nin adresini ve şu dakika dahil olmak üzere, ona borçlu olduğu miktarı, iki yüz frangı not etti. Seine’in kıyısından rıhtımlara doğru süzülen merdivenlerden yukarı çıktı. Bildiği üzere, yani bundan emindi, orada bir lokanta vardı. Ve lokantanın kapısını aralayıp içeri girdi. Bol bol yedi, içti ve hunharca para harcadı. Çıkmadan önce de, her zaman olduğu gibi köprünün altında geçirmeyi planladığı gece için bir şişe içki aldı yanına. Bir de, çöp konteynerlerinden birinden gazete buldu kendine. Ama okumak için değil. Üzerine yorgan niyetine örtmek için. Çünkü gazeteler insanı sıcak tutar, bunu bütün evsizler bilir.

(…) 

Çevirmen: Zeynep Tuğçe Özcan

*Bu okuma parçasının yayını için Dante Kitap’a teşekkür ederiz.

Avusturyalı yazar Joseph Roth, 1894 yılında. Edebiyat ve felsefe öğreniminden sonra Birinci Dünya Savaşı’na katıldı. 1918 yılından itibaren önce Viyana’da, sonra Berlin’de muhabir olarak çalıştı. 1933 yılında Fransa’ya göç etti. 1939 yılında, henüz 45 yaşındayken Paris’te öldü. Joseph Roth, hayatının büyük bir bölümünü otellerde geçirdi, asla sabit bir adresi olmadı ve memleketinin Avusturya-Macaristan olduğunu, ancak bu monarşi tarihe gömüldüğünde anladı. Karısı Friedl, düğünden altı yıl sonra şizofren oldu. Roth karısının hastalığı nedeniyle ağır bir suçluluk duydu, maddi durumu giderek ümitsiz bir hal aldı. Ruhsal dengesini kaybeden ve ayyaş olan Roth, Paris’te bir yoksullar hastanesinde öldü. 1940’da karısı da, Roth’un ölümünden bir yıl sonra, akıl hastası olduğu gerekçesiyle Naziler tarafından öldürüldü.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.