Azraa-Eel Menkıbeleri – Uğur Batı
“Osmanlı Mahzeninden Hayal Et Kıssaları”

 

Yazar Uğur Batı, Batılı fantastik romanları ötesinde farklı bir kategoride bir Doğu fantazyası kaleme aldı. Kitap, Everest Yayınları’ndan çıktı. Kitabın adı: Azraa-Eel Menkıbeleri: “Osmanlının Mahzeninden Hayal Et Kıssaları”. Kitap, iyi ve kötünün bitmez tükenmez mücadelesini gizemli ve fantastik bir “Osmanlı” dünyası kurarak anlatıyor. Kitabın konusunu, olay örgüsünü ifade edebilecek şekilde kitaptaki mesellerden birini yayınlıyoruz. Meselin adı:  İki Kere Ölüp Cenazesi İki Defa Kılınan Osmanlı Padişahı Sofu Bâyezid!

İki Kere Ölüp Cenazesi İki Defa Kılınan Osmanlı Padişahı Sofu Bâyezid

 

Kefere Takvimine Göre 1509 Yılı
Bi Makâm-ı Kostantıniyye, Rebiülahir 920

Cihan Sultanı Fatih Mehemmed’in Ayasofya’nın kubbesine atıyla çıkıp kiliseyi çok harap bularak:

“Örümcek Kisra’nın tâkında perdedarlık ediyor. Baykuş Efrasiyâb’ın kalesinde nevbet vuruyor…” beytini okumasının ardından 28 Cemaziyelevvel ayı, yüzlerce Salı günü geçmişti.

İşte bu zamanda kıssahanlardan bir Galatalı Emin var idi. Bu Emin için Borazan Tevfik’ten daha tok sesli, Derviş Kalender’den daha maharetli, Cin Nazif’ten daha dilbaz, Kız Ahmet’ten daha tekerlemeli derler idi. Emin, parsayı kapayım niyetiyle henüz 29 yaşında iken tüm dişlerini söktürmüş ve kendisine sarıdan beyaza, altından gümüşe dizilen, inci de biten lakin inci gibi olmayan takma dişler yaptırmış idi. Hadi ona deli olsun diyelim, icra ettiği mesleklere ne demeli?

Tabi ekmek elden su gölden olmayan zamanlar… Zati Emin de eğer ona çocukluk denirse tüm o yıllarda Galata’nın arka sokaklarında 3-5 paraya ayak boyacılığı yaparak bir lokma ekmek peşine koşmuş bir zavallı. Kuru ekmek lokmasını bir küçük soğan cücüğü ile şereflendirmek amacıyla olsa gerek, bir ayak daha fazla boyayayım diye, o kadar hoş sohbet, o kadar nüktedan olmak zorunda kalmış ki, bu ahval-i şerait de zavallı Emin’in gelecekteki ekmek kapısını aralamış. Ardından zaman geçmiş, sadece bu nedenle genç olmuş, akşama kadar çocukluk göz ağrısı boyacılık yanında; kunduracılık, bezzazlık, misk-i amber simsarlığı, debbağlık, dülgerlik, tellallık, sakalık, mahalle bekçiliği gibi meslekleri birer birer icra etmiş. Yetmemiş baltacılık, ekmekçilik, beylik simit, peksimet ve fodla (bir nevi pide) fırıncılığı yapmış. Bunun bir tezahürü olsa gerek, her şeye muktedirdir zaman, onu bu sefer çağının en önemli hikâyecilerinden yapıvermiş. Galatalı Emin daha 30’unu devirmeden, olmuş Emin Efendi; bir de ipekten sarı kaftanı üzerine çekip, tepesine de veziriazam eskisi kallaviyi kondurunca, Emin Efendi hikâyesinin nar ekşisi tadı dönmüş nam-ı meşhur Amasya elmasına.

Emin yuvasıdır ne de olsa, Galata’da şehrin üstüne güneş kızıllığı düşüp de yerini gece karasına bırakmaya yüz tutana kadar semaî kahvelerinin aranılanı olmuş. Galata ahalisine gece yarılarına kadar birbirinden güzel kıssalar, hikâyeler, devşirmeler, şiirler, maniler, benzetmeler, bezemeler, taklitler yapmış. Tadı ahalinin damağında kalsın diye “Rabbimiz berdevam kıla, yaran ve ahbabımızın muhabbeti daim ola, kahveci kandilleri uyuta, yarına da lâzımdır, sağ salim çıkıla, hikâyenin sonuna bakıla…” diyerek arkası yarına işaret ede ede yılları dolaşmış.

Emin Efendi ne zaman arkası yarına bağlayıp hikâyeyi kesse, dinleyen semaî ahalisi yüksek sesle “Oldu mu baba? Yarına kadar nasıl sabredeceğiz bre?” naraları atmaya başlar, “Yahu sonunu duysaydık efendi” kibarlığında itirazlar etmeye dururlarmış. Bunlardan birine şahitlik etmişliğimiz vardır; Galatalı Emin, otuz üç gün süren bir hikâyenin otuz ikinci gününde yine Galata’dan olan Çarkıfelek Nazım isimli külhaniden, hikâyeyi bitirmediği için bir güzel Allah sopası yemiş, haftayı geçen sürede baldır bacağını tutarak inlemiş. Hikâyenin sonunu pek merak eden kahve milleti ise dayanamayıp, Galatalı Çarkıfelek Nazım’ı fena benzetmiş, yediği dayaktan olsa gerek, Emin Efendi’den özür dilemeyi kabul edip, bahşiş olarak da bir kese akçe verince hikâyenin sonunu dinleyebilmişlerdir. Yalnız bu vakadan sonra Emin Efendi kendi kendine bu kadar uzun hikâyeler dememeye söz vermiş, hikâyeleri gün dönümü kadar kısa tutmuş. O zamanlardan itibaren de adama Galatalı Kısa Emin Efendi demişler.

I

Bizim muharriri olduğumuz bu hikâye de, Emin Efendi’nin kısa olduğu zamanlardan olacak. Efendi, Mercan Yokuşundaki semaî kahvelerinden birinde meddah tahtında otururken birden patlatıvermişti bu hikâyeyi:

“Rivayet; hakikî veya uydurma, vukuat, kıssa, mesel ve ekseriya hisse olsa bile anlattıklarımız, neler geldi neler geçti felekten, deve bile geldi geçti elekten…” diye başlamıştı.

…İnebahtı, Modon, Koron ve Navarin’in fethedilip Küffar Venediklilerden alınmaları üzerineydi. Seferlere dair fetihnâmeler; beylerbeyiler, Müslüman ve Hıristiyan devletlere, bu meyanda Macaristan, Lehistan, Fransa ve İspanya krallarına, Ceneviz Cumhuriyeti ile Rodos Şövalyelerine gönderiliyordu. Hem Koron, hem de Navarin halkı, Modon’un durumunu haber eyledikleri için harp yapmadan teslim olmuştu. Solakzâde Mehmet Hemdemi Efendi derler bir tarihçidir, şehrin teslimi ile ilgili olarak şunları söyler:

“Modon Kal’ası, Osmanlı ülkesine ilâve edildi. Yakınında vâkî olan Koron Kal’ası’nın fethine Ali Paşa tayin olunmuştu. Deniz tarafından da Dâvud Paşa’yı gönderdiler. Her iki taraftan üzerine varıldığında, Koron Kal’ası muhafızları Modon halkının ahvâlinden ibret almakla ailelerini ve çocuklarını Frengistan’a nakil için izin, mal ve mülklerinin korunması için de emânet istediler. Böylece kaleyi kendi rızalarıyla teslim eylediler. Paşa da istediklerine müsaade gösterdi. Osmanlı müsamahasının güzel bir örneği olan bu anlayıştan dolayı buralarda bulunan Latinler şehri terk edip giderken, yerli halk, yani Rumlar, “cizye” denilen baş vergisine bağlandı. Sultan Bâyezîd, 20 Ağustos 1500’de Koron’a girip büyük kiliseyi câmiye tahvil ederek orada namaz kıldı. O, Modon’da olduğu gibi bin azep ve bin beş yüz Yeniçeriyi kale muhafazasında bırakarak 23 Ağustos’ta şehri terk edip İstanbul’a dönerken bu iki şehrin gelirini Mekke ve Medîne’ye (Haremeyn) vakfeyledi.”

Her şey feleğin çemberi nihayetinde olurken, Fatih Sultan Mehemmed’ten olma, Sitti Mükrime Hatûn’dan doğma II. Bâyezid, ya da Sofu Bâyezid adıyla bilinir, Dimetoka Sarayında doğan sekizinci Osmanlı padişahı, bu Navarin, Koron ve Modon seferlerinden sonra garip haller takınmıştı. Semâvî bir nükte gibi latif, ince ve kemalli çehresiyle dirayetli bir padişah olan Sofu Bâyezid, İslâm’a bağlılığıyla bilinirdi. Ve bir andan ölümcül bir nefs mücadelesine girişmişti.

886 Rebiülevvel’inin 13. günü tahta çıkışında Devlet-i Aliye-i Osmaniye tarihini derinden sarsan Cem Sultan hadisesi ile karşı karşıya kalmış, bu yolda Hz. Mevlana soyundan Vezir-i Azam Nişancı Karamanî Mehmed Paşa, Yeniçeriler tarafından katledilmiş idi. Şah Kulu isyanı ortalığı yakmış, Hicrî 915 senesinin Rebiülahir ayının 25. Salı gecesi başlayan depremde İstanbul’un Eğrikapı’dan Yedikule’ye kadar olan üç kat suru yıkıldığı gibi, Yedikule’den de başlayıp deniz kenarındaki İshak Paşa Semti kapısına kadar harap olmuştu.

Bâyezid, zihnen daima ciddi ve ağır şeylerle meşgul olan zeytuniye çalan rengiyle fıtraten mahzun bir adamdı. Hayli mes’ud hadiselerin zuhurunda bile asla sevinip fazla gülmeyen adam, saltanatının son yıllarında kendini iyice dine vermişti. Hal zati bu iken, Allah’ın bir günü Padişah yanında mabeyincileri, kurenaları ya da hasekileri de olmadan Saray-ı Amire’nin merdivenlerinden usul usul inerek Araba Kapısı’nın arkasındaki Dolaplı Kubbe’ye geldi. Başındaki yusufisini çıkarttı, yüzü oldukça soğuk görünüyordu. Elinde karındaşı Cem Sultan’ın çaresizlik ve yalnızlık içindeki sefil ve mahzun ömrünün sonlandığı Hicrî 900 senesinde kefere memleketi Napoli’den sarımtırak bir kâğıda yazdığı, biraz da dürülmüş, bükülmüş vasiyetini tutuyordu. Belliydi Sultan Bâyezid, o kâğıtla hayli mücadele etmişti. Kurşuni, ağırlaşmış gözleri vasiyeti okumaya başladı:

“Sofu derlerse de ben insafsız diyeceğim karındaşım Bâyezid… Allahü Teâla’nın emri vaki olduğu zaman intişar (yayınız) ve ilan ediniz. Ola ki bu kâfirler benim adıma Müslümanlar üzerine huruç ederler (saldırırlar). Sultan karındaşım insafsız Bâyezid’e varınız ve deyiniz ki beni reddetmesin ve ne veçhile olursa olsun tabutumu kâfir memleketinde komasın. İslâm memleketinde bir yere çıkarsın. Bütün borçlarımı eda eylesin, ailemi, çocuklarımı ve hizmetkârlarını affetsin, himaye eylesin; hallerine göre memnun etsin.”

Koca Sultan olsa da, hüngür hüngür olanlar şeklinde ağladı.

Cem Sultan’ın naaşı uzun süre alıkonmuştu. 904 senesinin Cemâziyelevvelinin yirmi dokuzuncu gecesi II. Bayezid, gece gördüğü bir rüya sonucunda Cem Sultan’ın naaşı için Napoli’ye savaş açtı ve donanma hareket etti. Böyle olunca Napoli, Cem Sultan’ın naaşını bir gemiye yükleyerek Osmanlı’ya teslim etti. Sofu Bâyezid de bunun üzerine bir gece mevta karındaşı için dua eder iken “İslâm’a ihanet edemeyeceğin ve dinini cihan saltanatına değişmeyeceğin için ölümü tercih ettin. Haber aldım ki, “Ya Rabb, eğer bu kâfirler beni bahane edip ehl-i İslâm üstüne kast ederlerse beni ol günlere eriştirme, canımı bir an önce al” demişsin. El nihayet seher vaktinde şahadet arz ede ede canını teslim etmişsin kardeşim. (İnna lillahi ve inna ileyhi râciun) İşde dünyanın hali budur. Ben de bundan ders alır derim ki, nefsimi dünya âlem sığ tutacağım.”

image

II

Sofu Bâyezid bundan sonra padişahlığı zamanında nefsini terbiye etmek için büyük çaba harcamıştı. Nefsine harp ilân etmişti; muvaffak olmak için acı çekiyordu. Bu nedenle uzun yıllar et yememişti. Derken bir zaman, ölümünden üç zilhicce öncesiydi. Sultan’ın canı ölümcül bir istek gibi paça çorbası çekmişti. Sultan bunun nedenini anlamamıştı ama yeminini düşünerek yapabildiğince direnmiş, nihayetinde ise oldu olacak ne olacak deyip, emri vermişti:

“Bana şöyle bol sirkeli, sarımsaklı topik süngik bir çorba getirün”

Tuğla bir sahan içinde bol sirkeli ve sarımsaklı paça çorbasını Sultan 2. Bâyezid’in önüne koyduklarında, paça çorbasını içmeden önce nefsine hitaben şöyle dedi:

“Ey kör nefis, işte paça geldi, işte arzu geldi, yapabilirsen yap, yiyebilirsen ye.”

Padişah bunları deyince, sakallarının üzerinden ağzının kenarından gelinciğe benzer, kara mı kara, iki gözü kör acayip bir mahlûkat çıktı. Me’lun mahlûkat sahana yöneldi ve büyük bir iştahla bir çırpıda paçayı köpek kuduz gibi yedi, yuttu. Paçayı bitiren mahlûkat homurtularla yeniden içeri girmek için Bâyezid Veli’nin hırkasından yukarıya doğru tırmanmaya başladı. Bâyezid Veli hazretleri elinin tersini havaya savurup, mahlûkatı yere seriverdi ve yerde tortop hale gelen mahlûku göstererek:

“Şunu; ifrit mahlûkatı öldürün” diye bağırdı.

Hazreti Fatih’in oğlu Sultan 2. Bâyezid’in has dostlarından İdris-i Bitlisi, lâyık olduğu içindir İkinci Bâyezid’in nefsini ayakları altına aldı ve ezerek öldürdü. Bu iç karartıcı gizemdeki olay kısa sürede sarayda ve Konstaniyye-i Kübra’da yankı buldu. Hemen üç sultana şeyhülislâmlık yapan yüce veli Zembilli Ali Efendi’ye başvuruldu. Anadolu’yu nurlandıran velilerden Cemaleddin Aksarayî’nin torunu olan Zembilli Efendi:

“İnsan-ı kâmil bu nefis ile muazzezdir, yani olgun insan bu nefisle değerlidir. Nefis insan vücudunun en değerli parçasıdır. Lakin nefs her şeyden çok azılı bir düşmandır. Katil atamızı hatırlayın. Hani birer kurban takdîm etmişlerdi de birisinden (Hâbil’den) kabul edilmiş, diğerinden (Kâbil’den) ise kabul edilmemişti. Kurbanı kabul edilmeyen kardeş, kıskançlık yüzünden:

«–And olsun, seni öldüreceğim!» dedi.

Ve nefs’in sahipleriyle amansız mücadelesi o an başlamış oldu.

Ve bu işten sonra me’lun yaratığın yıkanıp kefenlenmesini emir buyuran Zembilli Ali Efendi, şöyle fetva verdi:

“Kâmil insan kemalâta nefis sayesinde erişir. Nefis insan vücudunun bir direğidir. Bunu kefenleyip gömmek gerek. Tiz cenaze namazı kılınarak gömüle.”

Fetvanın ardından mel’un yaratığı bir insan cenazesi gibi yıkayıp kefenlediler. Öyle ki, cenazesini kılıp defnettiler. Cenazede sanki padişahın cenazesi imiş gibi çok kalabalık cemaat vardı. Mahlukat, Bâyezid Kubbesi yakınında bir yere gömüldü.

İşte bu sebepledir ki, Bâyezid-i Veli öldüğünde halk arasında “Sultan Bâyezid iki kere öldü, iki kere namazı kılındı” söylencesi zaman olup, yüzyıllarca söylendi.

III

Tüm bu olanlar üzerine kendisinden daha önce söz ettiğimiz, ölümsüzlük suyunun, ab-ı hayat’ın peşinde olan çelebi hayat Evliya Çelebi demiştir ki: “Mahrusa-i Konstantiniyye, garipliklerin ve tılsımların şehridir. Çelebi’ye göre İslambol, “tılsım rasathanelerinin Madyan’ın oğlu Yanko zamanında Kral Vezendon devrinde, yedi iklimden gelen bilgili mimar, mühendisler, cereskal ilminde yetkin ustalar, öğretici kâhinler, yıldızlar ilminde ve keff ilminde yetkin âlimler tarafından kurulmuştur. Bu tılsımlar ise her zaman iyinin yanında olmaz; bazen iyiye bazen kötüye çalar. Konstantiniyye’nin sırları olan tılsımlarında insan olarak bâtılın ilk temsilcisi, Hakk’a ve Hak nizamına ilk karşı çıkan ve başkaldıran, nefsine ilk yenik düşen büyük isyancı Kabil’in ruhunu görmek, onun habis yaratıklarını etrafta her daim hissetmek aşinadandır.”

Çelebi’dir Evliya ne de olsa, son derece hak sahibiydi. Olan olayın aslı şuydu. O sırada aslen Trogirli bir denizci hekimi diye bildiğimiz ve adı Maestro Abraham olan bir Yahudi hekim, Müslüman olup denizciliğinden ötürü de Azap İbrahim ismini almıştı.[1] Sarayda görev almaya başlayıp kendisine oldukça da güven duyulmuş ve olaydan bir yıl önce Floransa’ya bir ziyaret yaparak Arapçadan Latinceye çevrilmiş bazı tıp kitaplarını incelemişti. Bu hayırsız ziyaret esnasında son yıllarda Osmanlı ilerleyişini durduramayan ve son olarak Moron, Koron, İnebahtı, Navarin, Draş gibi ada ve limanları kendi deyişleriyle Otomanlara teslim etmek zorunda kalan Venedik Doçu, küre-i arzın Sultanı Fatih’le yetinmemiş, Bâyezid-i Veli’yi de zehirletmeye karar vermiş idi. Ve vasıta olarak da Azap İbrahim’i kullanmaya karar vermiş idi. Dikkat çekmemek için Moralı Mario Sanzo İstanbul’a gönderilmiş, Kabil tohumu ruhsuz Sanzo, İstanbul’daki Venedik elçisi vasıtasıyla Azap İbrahim ile irtibata geçmiş idi. Azap İbrahim de, teklifi korkuyla da karışık uzun uzadıya düşündükten sonra sultanı öldürdüğü takdirde peşin olarak 20 bin altın, Venedik’e kabul ve İstanbul’da kalan mallarına karşılık 45 bin altın daha istemişti.

Azap İbrahim, Venedik’in teklifini kabul etmesiyle hain planını işletmiş, geçmiş yıllarda dostluk kurduğu, sarayda sofra hizmetlerini gören bir çaşnıgir başı[2] olan Zifiri’yi de çok daha azı, sadece 500 altın karşılığında ayarlayarak, Arap simyacı Cabir Bin Hayyan’ın kendi büyücü mutfağında yüzyıllar öncesinde keşfettiği arseniğin baldıran otuyla kaynatılması suretiyle yapılmış beyaz, kokusuz ve tatsız bir tür zehri Bâyezid-i Veli’nin paça çorbasına katmıştı. Allah’ın işi diyelim, zehir Bâyezid-i Veli’nin midesine inecekken kendisinin nefsi devreye girmiş ve Sultan yerine ölüm şerbetini nefsi içmişti. Böylelikle Sultan paça çorbasını içememişti ama Devleti Aliye-i Osmaniye de içini karıştıracak menhus bir suikasttan paçayı sıyırmıştı.

Bu durumda Allah’ın işidir, o çorbanın içindeki mel’un yaratık gerçekten iblis midir, melekçe midir hiç bilinemedi…

Velhasıl, biz öyle diyelim öyle olsun, ölümden önce olan her şeye dünya denir, işte böyle idi bir olay da Sultan Bâyezid’de vuku bulmuştu.

Hadi oldu olacak bir hikâye de biz diyelim de, nefsin bir çekirge olmayıp bazen zıplayamadığını da siz ahaliye göstermiş olalım. Yukarıdaki hikâyeyi bize nakleden Galatalı Emin Efendi, bu hadisenin beş sonraki sene-i devriyesinde Rebiülahir 920’de İslambol’un havuzlu selâtin kahvehanelerin birinde icra-yı sanat ettikten sonra bir çorbacıda paça çorbası arzusunu dindirirken, boğazına takılan bir kemiği yutamamış da, içememiş de! El netice, tarihin önemsiz kayıtlarına “zavallı sindiremedi çorbayı öldü gitti” şeklinde bir notu arkasında bırakarak, bu sefil dünyadaki son nefesini verip, dar-ı bekaya intikal etmişti. Artık zavallı faninin nefesinin kesilmesine sebep olan nefsi midir, kemik midir, kemik kılığında başka bir şey midir bilinmez, ama Efendi’nin naklinden bize kalan kıssa-i hisse şudur:

“Niye şaşırdınız? Bilmez misiniz ki, müminin kalbi Allah’ın evidir. Kalp, ilâhi sırların aydınlattığı yerdir. Tüm mesele, sonsuz manevi eserlere haiz bir kalbi iyi olan mı şereflendirecektir, yoksa habis olan mı lekeleyecektir? Hisse olan hadise kısaca budur.”

Muharrir: Galatalı Kısa Emin Efendi

Muharrir: Amr Bin Azraa-eel

[1]   Azaplar, Anadolu beyliklerinde özel bir donanma askeri sınıfıydı.
[2]   Osmanlı saray teşkilatında sofra hizmetlerini gören garsonlar için kullanılan bir tabirdir. Bazıları yemeklerin malzemelerini temin eder, bazıları da pişen yemeklerin dağıtımında hizmet görürlerdi. Bunlara “Zevvakin-i hassa” da denirdi.

*Bu okuma parçasının yayın için yazara ve  Everest Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.