Şehir Efsanesi Nedir?

 

“Bir arkadaşım anlattı, tanıdığı birinin başına gelmiş…” diye başlayan hikâyeleri çok duymuşuzdur. Arkadaş toplantılarında sohbetin en vurucu ânı, daha önce hiç duymadığımız, enteresan bir hikâyenin anlatılmasıdır. Gerçek olduğu iddia edilerek anlatılan bu hikâye komik, tuhaf, şaşırtıcı, açık saçık, tiksindirici, ürpertici hatta korkunç olabilir. Genellikle anlatan, olayı yaşayan birinin tanıdığının tanıdığıdır. Bizzat başımızdan geçen ya da gerçekleştiğine gözlerimizle şahit olduğumuz olaylar “şehir efsaneleri” statüsünde değerlendirilmez. Genel görüş, bir şehir efsanesinin gerçekten yaşanmış olduğunun asla kanıtlanamamış olmasıdır. İşin lezzeti de biraz bundadır.

Anlatılan hikâye kulaktan kulağa yayılacak, her anlatışta özü bozulmasa da çoğu zaman abartılı değişikliklere uğrayacak, dinleyende mutlaka bir karşı tepki oluşturacak (gülme, şaşırma, ürperme, korkma… vb.), dinleyen kişi bu hikâyeyi en kısa zamanda bir başka ortamda paylaşma isteğinde olacak. İnternetin yaygın biçimde kullanılmasından önce şehir efsanelerinin yayılma hızı belki daha yavaştı, ancak çok daha doğaldı. Şimdi herkes okuduğu ilginç e-postaları arkadaşlarına ileterek ya da en yaygın biçimiyle Facebook, Twitter gibi sosyal paylaşım sitelerinde paylaşarak bu gibi hikâyeleri tek harfini bile değiştirmeden yayıyor. İşin ilginç yanı bir süre sonra da yaptığı işlemi ve yayılmasına aracılık ettiği hikâyeyi unutuyor bile.

Elbette konumuz sosyal ilişkiler ve insanlar arası sohbet ortamlarının geldiği nokta değil. Uzun bir süredir şehir efsaneleriyle ilgiliyim. Çocukluğumda yaşadığım şehirde anlatılan heyecanlı, komik ve asla “esrarı çözülememiş” hikâyeler hâlâ sıcaklığını koruyor belleğimde.

Kimin yoktur ki anılarında benzer şehir öyküleri? Sakallı bebekler, cenazede canlanan ölüler, kaynağı belirsiz esrarengiz ışıklar, sesler, gizemli evler, hayaletler, tuhaf adamlar, kadınlar… Bu konuda Türkçede yazılı kaynak yok denecek kadar az. 2000 yılında Parantez Yayınları tarafından basılan, Ersan Özer’in yazdığı “Şehir Efsaneleri”, bu konudaki ilk çalışma. Özer’in kitabından daha önce ve sonra sosyolojik, folklorik ve tarihi araştırmalar neticesinde yazılmış çok sayıda Anadolu ve Türk efsaneleri konulu kitap var mutlaka ama bunlar konu itibarıyla şehir efsaneleri ile ilgili değil. Şehirlerin eski çağlardan kalma hikâyelerini, tarihlerini, mitolojilerini araştırıyorlar. Bizim ele aldıklarımız ise daha yeni tarihlerde üretilmiş, tarihi eski olsa bile güncel yankıları hâlâ devam eden hikâyeler. Son zamanlarda şehir efsaneleri konusuna el atan internet siteleri ve paylaşım forumları olsa da çoğunu içeriklerindeki tür karmaşası yüzünden takip edebilmek bir hayli güç.

Türk şehir efsanelerine, özellikle anlatıldığı yöreden dışarıya fazla yayılmamış olanlara ulaşmak, bir hayli çaba gerektiriyor. Dünyadan şehir efsanelerine ulaşmak ise kaynakların fazlalığı nedeniyle daha kolay. Bu kitapta dünyadan ve ülkemizden derlediğim ürpertici, tuhaf, ilginç şehir efsanelerini sizinle paylaşacağım. Çoğu kez orijinal anlatımı bir hayli kısa olan bu efsaneleri kitap düzeni içinde öykü kalıbına sokabilmek için birtakım eklemeler yaptımsa da hikâyelerin özünü değiştirmedim. Bazılarının ortaya çıkışları birkaç yüzyıl geriye giden bu hikâyelerin büyük çoğunluğunun gerçekliğine dair herhangi bir kanıt olmasa da, anlatanlar “kesinlikle doğru” olduğunu iddia etmektedirler! İnanıp inanmamak tamamen sizin seçiminiz.

IMG_0447

Yardım İsteyen Hayalet

Amerika Birleşik Devletleri’nin Philadelphia eyaletinde bir kasabada 1890 yılında geçen olayın doktor Weir Mitchell’ın anılarında yer aldığı ileri sürülür. Yaklaşık 10 yıl sonra dönemin az tiraj alan gazetelerinden birinde yazıldıktan sonra inanılmaz bir hızla halk arasında yayılmış, arkadaş sohbetlerinde en çok anlatılan hikâyelerden biri olmuştur.

Serin bir sonbahar akşamı evinin altındaki muayenehanesini kapatmak üzere olan yaşlı doktor Weir Mitchell kapının şiddetli çalınışıyla irkildi. Acil bir hasta getirildiğini düşünerek kapıyı açtığında karşısında ağlayan küçük bir kız çocuğu vardı. Meraklanan doktor yedi-sekiz yaşlarındaki kıza ne olduğunu sordu. Hiç durmadan ağlayan ve hıçkırıklar arasında güçlükle konuşan kızın söylediklerinden evde çok hasta birinin olduğunu, yardıma gereksinmeleri olduğunu çıkarabilmişti Dr. Mitchell. Yaşlı doktor yarı emekli olduğundan normalde hasta evlerine gitmemekteydi, ancak kızın zavallı haline acıdığı için şayet çok uzak değilse geleceğini söyledi ve çocuğa evin nerede olduğunu sordu. Kızın tarifini dinleyip arka odaya çantası nı almak için giden doktor geri döndüğünde kız ortada yoktu. Önden eve gitmiş olacağını düşündü ve kızın tarif etmiş olduğu adrese doğru yola koyuldu.

Doktor yoksulların yaşadığı mahallede ve fazla uzak olmayan eve geldiğinde içeriden bir kadının ağlama sesi duyuluyordu. Dr. Mitchell kapıyı çalıp beklemeye başladı. Her yanı dökülen, yarı harap bir evdi. Kısa bir süre sonra kapıyı açan perişan haldeki kadının ağlamaktan gözleri şişmişti.

Rahatsız ettiğim için özür dilerim bayan, ben doktorum, burada yardıma ihtiyacı olan bir hasta olduğu söylendi...”

Kadın ağlayarak küçük kızının günlerdir çok hasta olduğunu, doktora verecek parası bulunmadığını ve çocuğun bir süre önce iyice ağırlaştığını, şimdi de nefes alışlarını hissedemediğini söyledi. Kadını dinleyen doktor kızı görmek için içeri girdi. Zavallı kadın ağlayarak kızından başka hiç kimsesi olmadığını anlatıyordu. Doktor divanın üzerinde eski bir battaniyeye sarılı, hareketsiz yatan küçük kıza yaklaştı. Solgun teni ve kapalı gözlerine karşın kızı tanıdı. Biraz önce muayenehanesine gelerek yardım isteyen küçük kızdı. Bileğini tuttu, nabzı atmıyordu, teni soğumaya başlamıştı. En az iki saat önce ölmüş olmalıydı.

Bebek Bakıcısı ve Üst Kattaki Yabancı

1970’lerin sonlarına doğru anlatılmaya başlanan bu “bebek bakıcısı” temalı şehir efsanesi giderek yaygınlaştı ve sonunda ABD başta olmak üzere tüm dünyada o kadar popüler bir hale geldi ki sayısız kitap ve filmde benzer temalar kullanılmaya başlandı. Günümüzde bile birçok korku filminde bu hikâyenin çeşitlemelerine rastlamak mümkün. Hikâye popülerliğini asla yitirmemiş ve artık bir şehir efsanesi klasiği haline gelmiştir.

15 yaşındaki Betty Sue lise öğrencisiydi. Genç kız okuldan arta kalan zamanlarda çeşitli ailelerin çocuklarına bakıcılık yaparak para kazanmaktaydı. Ailelerin birbirlerine tavsiyesi üzerine yeni müşteriler bulmak Betty açısından daha fazla iş imkânı anlamına geliyordu.

IMG_0450

Bu yüzden bebek bakıcılığı yaptığı evlerde kendini beğendirmek için son derece sorumlu ve ölçülü davranmaya dikkat ediyordu. Yağmurlu bir kasım gecesi bir ailenin evine ilk kez gidecekti. Zengin bir aileydi ve iki küçük kızları vardı. Evin hanımı evden çıkmadan önce Betty Sue’ya birtakım talimatlar verdi; kızların kesinlikle saat dokuzda yatmış olmaları gerektiğinin altını çizdi. Küçük kızlar umduğundan da uslu çıkmışlardı. Betty Sue hiç zorlanmadan kızları yedirdi, biraz oyun oynadılar, televizyon izlediler ve yatma saatleri geldiğinde de hiç itiraz etmeden üst kattaki odalarına gitmeye razı oldular. Betty Sue kızların pijamalarını giymelerine yardımcı oldu, dişlerini fırçalamalarını izledi, üstlerini örttü ve “iyi uykular,” dileyerek ışıklarını söndürüp aşağıya indi.

Şimdi gece yarısına dek ev kendinindi. Zengin karıkoca 12’den önce dönmeyeceklerini söylemişlerdi. Aslında yapmakta olduğu işin en sevdiği kısmı da buydu. Çocukları yatırdıktan sonra ev sahiplerinin gelmelerini beklerken kafasına göre takılabiliyordu; şimdi istediği TV kanalını izleyebilir, abur cubur atıştırabilirdi. Bir süre TV izledikten sonra uykusu gelmişti. Betty oturduğu kanepeye uzandı ve gözleri hemen kapanıverdi. Daha uykuya dalalı 10 dakika bile geçmeden telefonun sesiyle uyandı. Çok şiddetli zil sesi kızı yerinden zıplatmıştı. Hemen kendini toparlayıp ayağa kalktı ve kapının yanındaki sehpanın üzerinde duran telefonu açarak kulağına götürdü.

Çocukları kontrol ettin mi?” diye konuştu karşı taraftan gelen bir erkek sesi. Telefon açan dalga geçer gibi sormuştu soruyu, sanki kahkaha atmak üzereydi adam. Betty Sue “Bu da kim?” diye düşündü; ev sahibinin sesine benzemiyordu. “Affedersiniz, sesinizi alamadım, kimsiniz?” diye sordu genç kız. Ancak adam yanıt vermeden telefonu kapattı.

“Herhalde okuldan birilerinin canı sıkılmış, beni işletiyor olmalılar… Ama buranın numarasını da nasıl öğrenmişler?” Betty Sue kafasında bu düşüncelerle tekrar kanepeye gidip oturdu. Canı sıkılmıştı, uykusunun bölünmesi hiç iyi değildi, yeniden uzansam mı diye düşünürken telefon yine çaldı.

Çocukları kontrol ettin mi?” Yine aynı adam, sesi hiç de tanıdık değil. Okuldaki oğlanlar değil mi acaba? Betty Sue “Bak… Her kimsen...” demeye kalmadan telefon yeniden suratına kapandı. Bu defa sinirlerinin iyice gerildiğini hissetmişti genç kız. Sapığın biri kendisiyle oyun oynuyordu. Bu çok can sıkıcıydı. Ne yapmalı diye düşünürken elinin altında çalan telefon bir kez daha yerinden sıçramasına neden oldu. Ses bu defa daha tehdit ediciydi: “Çocuklar çoktan elimde… Birazdan sıra sana gelecek!” Sertçe kapanan telefonun çıkarttığı ses kulağında çınladığında Betty Sue damarlarındaki kanın donduğunu hissetti. “Bu ne küstah bir sapık! Ne yapmaya çalışıyor? Polisi arasam belki de iyi olacak…” Betty Sue hiç tereddüt etmeden 911’i aradı. Görevli memura telefonla taciz edildiğini anlattı. Görevli detayları dinledikten sonra şayet telefon sapığı bir kez daha ararsa onu hatta daha uzun tutmaya çalışmasını, böylelikle yerini tespit edebileceklerini söyledi.

Betty Sue’nun içi biraz olsun rahatlamıştı, telefonun başında beklemeye devam etti, adamın arayacağından emindi.

İki dakika sonra gerçekten de telefon çaldı. Adam yine küstah bir ses tonuyla konuşuyordu: “Hâlâ çocukları kontrol etmedin, ne yapıyorsun sen? Nasıl bir bebek bakıcısısın?” Betty adamın sesinden tiksiniyordu ama onunla konuşmaya çalıştı; “Bayım, ben iyi bir bakıcıyım, birazdan da çocukları kontrol edeceğim… de sana ne bundan? Sen kimsin ki?” Adam yanıt vermedi ancak insanı ürperten bir kahkaha attı. “Lütfen… Artık beni rahatsız etme!” dedi. Betty Sue sesi titreyerek. “Görürüz bakalım!” dedi adam gülerek ve telefonu kapattı. Betty Sue titreyen ellerine bakarak telefonu yerine bıraktı. Bu iş çok canını sıkmıştı. Birden çocukları gerçekten de kontrol etmesi gerektiğini düşündü. Ama merdivenlerin başına gelince birden durakladı. Daha önce defalarca çocuk bakıcılığı yaptığı halde, şimdi niye üst kata çıkmaya korkuyordu ki? Bu telefonlar bu kadar mı etkilemişti onu? Tam cesaretini toplayıp ilk basamağa çıkmıştı ki telefonun korkunç sesi yine yankılandı.

“Kahretsin, bu sapıktan nefret ediyorum diyerek telefonu kaldırdı. Karşı taraftan gelen ses bu defa farklıydı: “Bayan, ben polis memuru Brown, lütfen evi hemen terk edin, şikayetinize neden olan aramaların bulunduğunuz evin içinden yapılmakta olduğunu tespit ettik. Birisi evdeki diğer hattı kullanarak sizi arıyor! Hiç vakit kaybetmeden hemen evden ayrılın!

Genellikle bu şehir efsanesi burada sona erer ve geride kalanları dinleyicinin hayal gücüne bırakır. Ancak konuyu ele alan filmler, kitaplar birbirinden farklı alternatifler sunmayı sürdürmüşlerdir: Sapık, polisler gelmeden evden kaçıyor; sapık katil çocukları öldürmüş,

sonra da kızı öldürüyor; polis yetişiyor, kız kurtuluyor sapık kaçıyor, sonra kıza musallat olmayı sürdürüyor… Galiba en iyisi bizim de kestiğimiz yerde kesmek. Herkes kendi hayal gücüyle, tercih ettiği biçimde bu şehir efsanesinin sonunu kafasında canlandırabilir.

IMG_0471

Elimi Yala

Yine Amerika Birleşik Devletleri kaynaklı bir şehir efsanesi. Yaklaşık 40 yıldır gençlerin birbirlerini korkutmak için anlattıkları hikâyelerin en popüler olanlarından. Benzer versiyonları İngiltere, Fransa, Almanya gibi Avrupa ülkelerinde, hatta Japonya’da bile yayılmıştır.

1960’ların başlarında Texas eyaletinin küçük kasabalarından birinde yaşayan bir çift, komşu kasabada yaşayan dostlarının evlilik törenine katılmak istiyorlardı. Çiftin kızı Linda dokuz yaşındaydı ve okulu olduğu için anne-babasıyla gelemeyecekti. O güne dek kızlarını evde tek başına hiç bırakmamışlardı, bir yere gitmeleri gerektiğinde eve tanıdık bir çocuk bakıcısını çağırıyorlardı. Ancak Linda bu defa bakıcıya emanet edilmek istemedi. Yeterince büyüdüğünü, kendi başına rahatça kalabileceğini söyledi. “Hem sadece bir gece, ne olabilir ki?” Gerçekten de kızları aklı başında, uslu bir çocuktu; üstelik yalnız da kalmayacaktı, çünkü evde iri ve sadık bir köpekleri de vardı.

Çift, akşamüzeri gönül rahatlığıyla yola çıktı. Hem kızlarına hem de köpeklerine güveniyorlardı. Anne babasını yolcu ettikten sonra bir süre oyun oynayan Linda, annesinin hazırlayıp bıraktığı yemeğini yedikten sonra oturma odasında radyo dinlemeye başladı. Bir yandan da ayaklarının dibinde kıvrılmış yatan köpeğin başını okşuyordu. En sevdiği şarkılar ardı ardına çalıyordu, Linda’nın neşesi yerindeydi. Erken yatması için bir neden de yoktu, biraz yalnızlığın tadını çıkarmak istiyordu.

Müzik yayını araya giren acil bir haber anonsuyla kesildiğinde Linda’nın canı sıkıldı. Ancak haberi dinlediğinde can sıkıntısı korkuya dönüştü. Kent dışındaki akıl hastanesinde kalan tehlikeli bir katil, güvenliği atlatarak kaçmıştı. Polis her yerde arama yapıyordu. Bu son derece tehlikeli cani ile karşılaşmamaları için tüm dinleyicilere gerekmedikçe evlerinden dışarıya çıkmamaları uyarısı yapıldıktan sonra tekrar müzik yayınına devam edildi. Linda gerçekten de ürkmüştü ancak köpeğine sımsıkı sarılınca içi biraz olsun rahatladı. Kendi kendine evde güvende olduğunu telkin ediyor, köpeğin varlığı da bu güven duygusunu arttırıyordu. Ancak yine de keyfi kaçmıştı. Yatmaya karar verdi ve üst kattaki odasına çıktı.

Köpek her zaman Linda’nın yatağının altında yatardı, bu da kızın içi daha rahatlamış olarak yatağa uzanmasını sağladı. Köpeğe iyi geceler diledikten sonra elini yatağın altına uzattı, hayvan kızın elini yaladı ve Linda gülümseyerek gözlerini kapattı. Birkaç saat deliksiz uyuduktan sonra tuhaf bir ses uyanmasına neden oldu. Damlayan bir su sesi gibiydi. Sanki bir musluk tam kapanmamış gibi şıp şıp ses çıkarıyordu. Linda banyoya gitmek için kalkmak istedi ancak karanlıktan korktu, radyodaki anons aklına gelmişti. Kalkmak yerine elini yatağın altına uzattı. Elini yalayan dilin sıcaklığı kıza yeniden güven duygusu verdi, uyumaya devam edebilirdi. Ancak damlama sesi sürüyordu ve bu da uyumasına engel oluyordu. Yataktan kalktı, yandaki banyoya gitti; hayır, burada damlayan bir musluk yoktu. Bütün ışıkları yaktı, alt kattaki banyo ve mutfak musluklarını kontrol etti. Bu katta da açık kalmış musluk yoktu ve damlama sesi de duyulmuyordu.

En iyisinin alt kattaki kanepeye uzanmak olduğunu düşündü, böylece damlama sesini duymadan yeniden uyuyabilirdi. Linda yastık ve battaniyesini almak için tekrar odaya çıktı, köpeği de çağırmak için yatağın altına eğildiğinde gördüğü manzara dehşet vericiydi: Yatağın altına iriyarı bir adam uzanmıştı. Linda’nın köpeğine sarılmış, deli gözleriyle kıza bakıyordu. Adamın dili dışarıdaydı, tıpkı bir köpek gibi salyalar akıtıyordu. Kucağındaki köpeğin kafasını kesmişti, kesilen boğazdan yerdeki büyük kan gölüne şıp şıp kan damlamaya devam ediyordu.

Süs Köpeği

Yıllar boyu yaygın biçimde anlatılan bu kısa ve tuhaf hikâye İngiltere kaynaklı. Her zaman olduğu gibi gerçek bir olaya dayandığı iddia ediliyor.

19. yüzyılın ikinci yarısında Londra’da üst sınıf kadınların son meraklarından biri sokakta küçük süs köpekleriyle dolaşmaktı. Birbirinden şirin, bol tüylü bu minik köpekler çoğunlukla leydilerin kucaklarında taşınıyordu. Az bulunan bu cins köpekler popüler oldukları için yüksek fiyata alıcı buluyordu. Bir öğleden sonra alışverişe çıkan iki kız kardeşin karşısına çıkan kötü giyimli bir adam elindeki bez torbadan çıkarttığı uzun beyaz tüylü minik köpeği satın almaları için ısrar etti. Kadınlara bunun elinde kalan son köpek olduğunu, çok uygun bir fiyata kendilerine satabileceğini söylüyordu. Başlangıçta isteksiz gibi olan kadınlar minik yaratığın kırılgan güzelliğinden etkilendiler, ayrıca adamın söylediği fiyat da oldukça makuldü. Sonunda almaya karar verdiler ve adamın parasını verip torbanın içindeki köpeği aldılar. Hayvan yol boyunca son derece sakindi ancak eve geldiklerinde durum değişmeye başladı.

Yere koydukları minik köpek tuhaf sesler çıkarıyor ve oradan oraya koşuyordu. En sonunda kalın bir perdenin altına saklandı. Tam o sırada kadınlardan birinin kocası eve geldi. Kadınlar köpekten söz edip bir türlü yakalayamadıklarını, sürekli kendilerinden kaçtığını anlattılar. Adam evcil bir köpeğin insanlardan kaçmaması gerektiğini biliyordu, bu durumda bir anormallik olduğunun farkındaydı. Sürekli kaçan hayvanı güç bela yakaladığında elinde kalan beyaz tüyler koyun kılını andırıyordu. Sonunda ellerinin arasında viyaklayan bu tuhaf köpeği incelemeye başladı. Küçük bir bıçak yardımıyla hayvana sonradan yapıştırılan “kürkü” tıraş ettiğinde avuçlarının arasında irice bir fare durmaktaydı!

IMG_0449

Kaybolan Anne

Bu şehir efsanesi yaklaşık yüz yıldır anlatılır. Hikâye, küçük değişikliklerle birkaç kısa filme de konu olmuştur.

1900’lerin başında, İngiltere’de yaşayan dul bir kadın ve yetişkin kızı uzun ve yorucu bir Güneydoğu Asya tatilinden dönüş yolunda son durakları olan Manş Denizi kenarındaki küçük Fransız kenti Trouville’e sabahın erken saatlerinde ulaşmışlardı. Buradaki bir otelde gün boyunca dinlenip ertesi gün kendilerini İngiltere’ye götürecek olan gemiye bineceklerdi. Üç hafta süren yolculuk özellikle anne için son derece yorucu ve yıpratıcı geçmişti. Kadın kahvaltı etmeden kendisi için ayrılan odaya gidip yatacağını söyledi. Kız da çok yorgun olduğundan annesini odasına yerleştirdikten sonra yemek salonunda kahvaltısını edip kendi odasına çekildi ve hemen derin bir uykuya daldı.

Genç kız uyandığında havanın karardığını fark etti. Seyahatlerinin yoğun temposu nedeniyle o kadar yorgun düşmüştü ki saatler boyunca hiç kıpırdamadan uyumuştu. İlk aklına gelen annesi oldu; hemen sabahlığını giyip yandaki odaya girdi. Ancak oda boştu. Yatak yapılmıştı ve annesine ait hiçbir eşya ortalıkta gözükmüyordu. Üstelik bazı mobilyalar ve hatta duvar kâğıtları bile sabahın erken saatinde gördüklerinden farklı gibiydi. Yanlış odaya girmiş olduğuna karar verdi ancak dışarı çıktığında koridorun bu yönünde sadece iki oda olduğunu fark etti. Kendi odası ve annesini yerleştirdiğinden emin olduğu bu oda.

Şaşkınlık ve panik içinde resepsiyona inen kız, görevliye yaklaştı:

Annemin nerede olduğunu söyleyebilir misiniz?

İyi akşamlar matmazel, anlayamadım sorunuzu?

Annem diyorum, sabah erkenden birlikte geldiğim kadın, odasında yok da...”

Ama matmazel, siz sabah otele yalnız geldiniz…”

Genç kız öfke ve heyecandan titremeye başlamıştı. Sesini yükselterek görevliyi azarladı:

Dalga mı geçiyorsunuz? Sabah annemle geldim ben, trenden indik ve taksiyle otelinize geldik, iki kişilik rezervasyonumuz vardı, yan yana iki oda verdiniz, 305 ve 306, annem odasına çekildi, ben kahvaltı ettikten sonra yattım. Şimdi annemin kaldığı odaya giriyorum ama kimse yok.

Matmazel gerçekten de iki oda ayırtmıştınız ancak sabah tek başınıza geldiniz ve biz de sizi 305’e yerleştirdik. Anneniz ya da herhangi birisi yoktu yanınızda.”

Aman Tanrım. Ben deli değilim ya! Annem nerede? Sabah bavullarımızı taşıyan komi nerede? Eminim o anımsar annemi!

Genç kız deli gibi oradan oraya koşturdu, otel personelinden kimi yakalasa aynı yanıtı aldı, sonunda sabahki komiyi gördüğünde bir sevinç çığlığıyla çocuğun üzerine atıldı ve annesini anımsayıp anımsamadığını sordu; ancak aldığı yanıt umduğu gibi değildi:

Özür dilerim matmazel, ben sadece sizin bavullarınızı taşıdım, yanınızda başka kimse yoktu.

Otel yönetimi de nazik bir dille kıza bu konuda yardımcı olamayacaklarını söyleyince kız polis çağırmalarını söyledi. Bir süre sonra gelen iki polis, kızın ve personelin ifadesini aldı. Ancak tavırlarından kıza inanmadıkları belli oluyordu. İşin gerçeği polisler “Bu kadar adam neden yalan söylesin? Herhalde kızın psikolojik problemleri var,” diye düşünüyorlardı. Kız çaresizce ertesi gün kalkan gemiye binerek İngiltere’ye döndü. Evine ulaştığında bir olasılıkla annesinin bir yolunu bulup dönmüş olacağını umuyordu ancak ev, haftalar önce bıraktıkları gibiydi: Bomboş. Annesine ne olduğunu bulmak için vakit geçirmeden bir özel dedektif tutan ve Trouville’e gönderen genç kız, adamdan gelecek raporları merakla bekliyordu. Dedektif üç gün boyunca otel yöneticileri, polis ve konsolosluk görevlileriyle görüştü ve sonunda gerçeği ortaya çıkarmayı başardı. Otele geldiklerinde odasına çekilen kadın yorgunluktan öte ağır bir hastalık geçiriyordu. Kadının durumunu odaya battaniye getiren kat hizmetçisi fark edip resepsiyona bildirmişti. Otelin doktoru kadını muayene etmek için odasına girdiğinde yüksek ateşler içinde kıvranan kadının soluk alıp vermekte zorlandığını gördü. Hastaneye kaldırmayı düşünürlerken kadın son nefesini verdi. Kadının ölümüne Asya gezisinde kimbilir nerede ve nasıl kaptığı kolera benzeri bir salgın hastalığın neden olduğu kanısına varan doktor otel müdürüyle konuştu. Turistik bir kentin önemli bir konaklama tesisi olan otellerinde böyle korkunç bir salgın hastalık yüzünden birinin öldüğü duyulursa büyük müşteri kaybına uğrayacakları, itibarlarının sarsılacağı ortadaydı. Böylece alelacele bir plan hazırladılar. Kadın hiç otellerine gelmemiş gibi davranacaklardı. Bu yüzden ilk olarak cesedi ortadan kaldırdılar. Sonra alelacele odayı sil baştan yenilediler. Birkaç saat içinde kadının eşyaları atıldı, bazı mobilyalar değiştirildi, hatta duvar kâğıdı bile yenilendi. Odadan çıkartılan her şey uzak bir bölgede yakıldı. En önemlisi de kadının cesedinin bir çuvala konup denize atılmasıydı. Yapılanları hiçbir şekilde kıza belli etmemeleri lazımdı. İki kez odasına girdiler ve kızın baygın biçimde uyuduğunu gördüler. Bu arada aynı hastalığa yakalanmadığından da emin olmaya çalıştılar. İşleri bittikten kısa bir süre sonra kız uyandı ve annesini bulamayarak büyük şoka girdi. Ancak tüm personel önceden uyarılmış olduğu için herkes kıza vereceği yanıtı hazırlamıştı: “Matmazel, otele yalnız geldiniz.”

 

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.