Bana Yardım Et – Aslı E. Perker

 

“Çektiği uykusuzluğu mor göz altlarıyla ele veren ama taşıdığı büyük sırrı asla açık etmeyen Aslı. Kedi sevmeyen bir yazar. Hayatındaki en önemli kişiyi, anneannesini yakın zamanda kaybetmiş. Şu sıralar neredeyse görünmez olmayı diliyor. Ancak uluslararası bir yazar programına kabul edilmesiyle kendisini Avusturya’da buluyor. Vampir olduğundan kuşkulandığı, yaptığı tüm hesaplarda yaşı 130 çıkan bir hanımefendiyle tanışıyor. Bu yaşlı hanım ölümsüz mü; kaldığı evdeki kedi, anneannesinin reenkarne olmuş hali mi; bir insan kaç kez katil olabilir; peki şimdi hiç aşkın sırası mı?!” Bana Yardım Et isimli romandan okuma parçası yayımlıyoruz.

1

Gri, enlemesine delikleri olan bir posta kutusunun önünde duruyor. İçinde uzun zamandır beklediği bir mektup var. Bunu zarfın uzun ve beyaz olmasından anlıyor. Böyle başka bir zarf yok. Telefon şirketinden gelen mavili, televizyon şirketinden gelen turunculu, onun dışında da fazla bir şey gelmiyor zaten. Bunun beklediği mektup olduğunu biliyor. Hareketleri ne kadar da sakin. Ne bir telaş emaresi var ne de heyecan. İnsan böylesi serinkanlı birini etrafında ister doğrusu. Kaşı gözü yerli yerinde, hiçbiri kıpırdamıyor. Hani eline aldığı bir yılbaşı kutlama kartı da olsaydı ancak bu kadar kaygısız olurdu. Önce en üstteki daracık delikten çıkartmaya çalışıyor. Parmaklarının kenarındaki etleri sebepsiz yere yüzüyor. Bakıyor olmayacak, anahtarla açıyor. Oracıkta yırtıp içinde yazanları okumuyor. Pes! Neredeyse merak etmiyor diyeceğim. Ama biliyorum ediyor. İstediği kadar kayıtsız görünsün, işin aslı öyle değil.

Nitekim biraz sonra eve girecek. Üstünü başını çıkartıp koltuğa oturacak. Yine yavaş yavaş zarfın ucunu yırtacak, içinden üçe katlanmış kâğıdı çıkartacak, okuyacak. Sonra bir daha okuyacak. Ağlamaya başlayacak. Gözyaşlarını parmaklarının ucuyla silerek ayağa kalkacak, çantasından telefonunu çıkartacak, annesinin numarasını bulacak, onu arayacak, sesi titreyerek “Anne” diyecek. Cihan Hanım öyle üzülecek ki. Kızının hayal kırıklığına uğradığını, programa kabul edilmediğini düşünecek. Öte yandan hayret de edecek. Aslı böyle şeylere bu kadar üzülecek biri değil halbuki, omzunu silker geçer, ama son zamanlarda bir haller var zaten onda. Çok durgun, neşesiz, uykuları düzensiz. Tam aklına gelen en beylik teselli laflarını sıralayacakken Aslı Avusturya’daki yazar programına kabul edildiğini söyleyecek.

“Aaaa! Tebrik ederim Aslıcım. Eee, neden ağlıyorsun?”

Aslı hemen yanındaki sehpada duran fotoğrafa bakacak. Yaşlı bir kadınla sarmaş dolaşlar. Aslı kadına arkadan sarılmış, yanağını yanağına dayamış. Kadın da iki eliyle onun boğazına dolanan koluna sıkı sıkıya tutunmuş. İkisinin de yüzünde gülüşlerin en sıcağı, en samimisi. Birbirine benzeyen bu iki kadının birbirini sevdiğini, çok ama çok sevdiğini anlamak için bundan başka bir ana gerek yok. Annesi adeta Aslı’nın o anda fotoğrafa baktığını görmüş gibi ‘’Yapma ama güzel kızım, eminim anneannen böyle ağlamana kızardı. ‘Ağlamak yok gülmek var!’ derdi. Öyle değil mi?’’ diyecek. Cihan Hanım belli ki kızının evinde ne nerede iyi biliyor. Ya da belki söz konusu fotoğraftaki kadın kendi annesi olduğu için o çerçevenin yerinden haberdar.

“Keşke bu haberi ona da verebilseydim, hepsi o. Anneannem gittiğinden beri benim için pek gülmek yok, ağlamak var.”

Cihan Hanım kızından bu kadar açık bir itiraf duymuş olmaktan dolayı şaşkın. Keşke Aslı o anda annesinin şokunu görebilse. Kadın neredeyse küçük dilini yutacak. Daha önce kızının bir şeye üzüldüğünü bilmediği gibi herhangi bir duygusunu da açıkça söylediğini görmüş değil. Kızının bu haline ilgi göstermesi gerekir, ama maalesef işten güçtenfırsat kalmıyor; onun suçu değil. Koşullar böyle. O anda adının anons edildiğini duyacak.

“Aslıcım benim şimdi kapamam lazım. Bir doğuma gireceğim. Akşam gel, hem detaylı konuşalım, hem de yemek yiyelim. Anahtarın var değil mi? Değiştikten sonra yaptırmıştın?”

image3

Ahizenin öteki ucundan annesinin adının çağırıldığını duyan Aslı “Gelirim” diye kestirip atacak. Akşam artık bir daha bu konuya dönmeyecekler. Aslı bir daha üzüntüsünden dem vuracak değil. Zaten üzüntüsünün temel sebebi onun hissettiklerini umursayan tek kişinin gitmiş olmasıyken başka birine dert yanmanın ne manası var? Bir anne baba olarak Cihan Hanım ile Cihan Bey idare ederler. Böyle saçma bir durum var evlerinde. İkisinin de adı Cihan. İsimleri aynı, işleri aynı, huyları suları aynı. Sağ olsunlar onu yapmışlar, dünyaya getirmişler, bir iki ay Cihan Hanım emzirmiş, bakmış, Cihan Bey agu gugularla oyalamış, ama sonrasında hayatta kalmasının, hayatta mutlu bir insan olarak kalmasının tek sebebi anneannesi. İkisi de asistanken Cihan Hanım hamile kalmış. Ne yapsalardı? İşe dönmeseler miydi? Onca yıllık eğitimi Cihan Hanım çöpe mi atsaydı? Kendisi olsa öyle mi yapardı? Aslı annesine hak veriyor. Bir gün olsun kınamıyor. Koşullar ne gerektirdiyse o yaşanmış, o kadar. Anne hastaneye dönmüş, baba uzmanlığı için harıl harıl çalışmış, anneanne yanlarına yerleşmiş, torununa gözü gibi bakmış. Az çok her evdeki hikâye.

Çocukluğundan beri aynı hal. Tam bir şey konuşacaklar Cihan Hanım’ın gitmesi gerekir, Aslı’nın ateşi vardır ama hastanede durumu ondan daha ağır olanlar bekler. “Değil mi Aslıcığım” diye sorarlar, “Anlıyorsun değil mi? Sen akıllı bir kızsın.” Anlamıştır elbet. Anlamayacak ne var? Yerden göğe kadar haklılar. Bana ne, onlar ölsünler siz benim yanımda kalın diyecek bir çocuk değil o. Ne öyle bir çocuktu ne de şimdi dur telefonu kapatma, o acil doğuma girme, biraz daha konuşalım diyecek bir kadın.

Velhasıl akşam bir daha bu konulara dönmeyecekler. Eğer olur da gerçekten vaktinde eve gelebilirlerse anne babasıyla Allah ne verdiyse yiyecekler, mümkün olduğunca Avusturya’ya gidişinin detaylarıyla ilgili konuşacaklar. Esas konuşulması gereken mevzu para. Sadece ne kadarına ihtiyacı olduğu, olabileceği konuşulacak. Yoksa aralarında asla paranın lafı olmaz. Aslı başı sıkışırsa – ki o bir yazar hep sıkışır – fazladan para ister, ailesi de bir gün bile“Ama böyle olmaz bu iş!” demeden ihtiyacı neyse verir. Zaten hesabına düzenli olarak belli bir miktar yatırırlar, Aslı asla gocunmaz. Zamanında Virginia Woolf ’un meşhur “Her kadının bir odaya ihtiyacı vardır. Bir kadın parası olmadan yazar olamaz” lafını ona babası söylemiştir ve o gün bugündür aralarındaki geçerli anlaşmadır bu. Katiyen yanlış anlaşılmamalı; bu Aslı’nın madem benimle hiç ilgilenmediler, en azından paralarıyla bana bakmak zorundalar gibi bir kaprisi de değil. Yine koşullar. Bu ailede herkes mantık ne gerektirirse onu yapmaya alışmış. Derinlemesine analizler, irdelemeler yok. Herkes kendi çizdiği istikamette yol alıyor. Dolayısıyla ben de inmeyeceğim işin derinliklerine, Aslı’nın çocukluğuyla uğraşmaya hiç niyetli değilim; sadece bugün ne oluyorsa onu anlatacağım. O mektup geldikten sonra olanları.

2

“Sudan ucuz ev” diyor ilan. Ya da ona benzer bir şey. Almancası nasıl denirse öyle işte. Aslı en sevdiği kafede oturmuş bir internet sitesinde ev ilanlarına bakıyor. Parayı program verse de, kira ne kadar az olursa o kadar iyi olur elbette. Üstü ona kalır. Böylelikle ailesinden alacağı harcırah da azalır. Amacı hayatının sonuna kadar başkalarının üzerinden geçinmek değil, kendi ayaklarının üzerinde durabilene kadar destek almak. Ki böyle bir şeyin gerçekleşebileceğine aslında hiç inanmıyor. Birkaç kez çağrıldığı konuşmalarda “Seçebilseydim başka bir meslek seçerdim…” demişliği var. Keşke doktor olsaydım diye kaç kere düşündü kim bilir. Bu genlerle nasıl olur da burnu kanayan birini görse düşer bayılır insan? Oluyor demek. Kan görmeye dayanamıyor. İğne vurmayı öğrendi. Hoşlanmamakla birlikte zaman zaman anneannesinin işine yaradığı için o işi kotardığına seviniyor.

Hadi aile mesleğini seçmedi, işletme okusaydı fena mı olurdu? Hiç de olmazdı. Bazen kendini bankada çalışan biri olarak hayal ediyor. Ne güzel. Düzenli bir iş. Git, gel, ay başında maaşın yatsın, kimse tarafından beğenilmeye, onaylanmaya ihtiyacın yok. İşini doğru yap yeter. Her bankaya gidişinde nasıl da gıpta ediyor bankonun arkasındakilere. Sıra kâğıdında varsın 655 yazsın, mühim değil, çalışanları seyretmeye doyamıyor. Emekli gibi, başka işi yok; onları seyretmekten başka. Bir yandan para sayıyorlar, bir yandan gelen müşterinin işini görüyorlar bir yandan da muhabbet ediyorlar. Nasıl da samimiler birbirleriyle. Konuştuklarını duyabilmeyi, daha doğrusu duyduklarını anlayabilmeyi çok istiyor. Birbirlerine Bey’li Hanım’lı hitap ediyorlar ama aslında oradan çıkışta, kim bilir belki de aynı arabada Acıbadem’e giderlerken misal, o isim takılarını kaldırdıklarını biliyor. Bambaşka bir dünyadan bu insanlar, meslekleriyle ilgili söylediklerini katiyen anlamıyor. Birtakım evrak isimleri geçiyor. Ya da ona öyle geliyor. Hele o çay gelmiyor mu, ah işte en çok ona özeniyor. Ne güzel şey; işin tıkırında, çayın gelmiş, tik tak tik tak, saate bak, birazdan mesai biter. Bunları düşünüyor. Her şey yazar olmaktan daha iyi geliyor ona. Bu yaratıcılık denen şey ne menem bir şey bilmiyor. Yaratıcı mı değil mi bilmiyor. Eleştirilmekten ölesiye korkuyor. Bir kitap yazdıktan, hele ki basıldıktan sonra sırra kadem basmak istiyor. İnsanların ne düşündüğünü duymayacağı, bilmeyeceği bir yere gitsin. Daha doğrusu kimsenin ne adını ne kitabını duymayacağını duymayacağı bir yere gitsin. Yazar olarak devam ederse bütün bir ömür kendini hırpalayacağının farkında. Ne gerek var böyle kavgaya? Gerek yok da başka ne iş yapabilirim diye düşündüğünde kalakalıyor. Aklına hiçbir şey gelmiyor. Başka hiçbir işi yapmayı bilmiyor. Mecburiyetten yazar olunur mu? O olmuş…

İki kitabı var, ama kendini hâlâ bir yazar gibi hissetmiyor. Ne iş yapıyorsunuz diye sorduklarında yazarım demeye utanıyor. Lafı eviriyor çeviriyor, bir hayli geveliyor. Bir şeyler yazıyorum diyor. Neler? Gazeteye mi? Yok, kitap. Aaa yazarsınız yani. E-evet. Kitabınız var mı? Onun için en sıkıcı süreç başlamış oluyor bu soruyla. Nezaketinden ödün verecek değil. Devam ediyor. Evet, iki tane. A, isimleri ne, kusura bakmayın ben pek fazla okumuyorum da. Yok mühim değil. Beni tanıyan pek azdır zaten. İşte bu noktada biraz rahatlıyor. İtiraf. Kendini kabullenmişlik. Tek kaçış noktası. Karşıdaki kitaplarının ismini not alıyor bazen. Adı ve soyadıyla beraber. Muhakkak okuyacağım diyor, muhakkak. Gülümsüyor. Umarım beğenirsiniz. Hemen dönüp kaçmak istiyor. Koşarak uzaklaşmak.

Kırk yılın başı bir konuşmaya, imzaya davet edildiğinde kendini yazar gibi hissediyor, ufak tefek gurur kırıntıları içine serpiliyor. Hele ki bir iki kişi kitapları hakkında iyi şeyler söylerse yüzüne geniş bir gülümseme yayılıyor, belki de diyor, boşuna değil, belki de beni de duyan birileri var. İki gün mü sürüyor bu ruh hali? Bir buçuk gün mü? O kadar bir şey. O akşam yatağa kendini bir hiçmiş gibi hissetmeden girse yeter. Ertesi gün sil baştan. Ama bir şekilde mücadele ediyor.

Bu yazar programına kabul edilişi büyük bir sürpriz. Kendisinden beklemediği bir başarı. Son birkaç gündür üzerinde hızla uzaklaşacağa benzemeyen bir memnuniyet. Kabul edilmesi yazar olduğunun bir kanıtı mı? Başkasına bu soruyu sorsa “Çocuk” derler. Ama kendine mektubu aldığından beri sürekli bunu soruyor. Neredeyse sertifika gibi bir şey. Bu şahsiyet bir yazardır, işte bu da sertifikası gibi bir durum. İki gece önce ailesinin memnuniyeti de gözünden kaçmadı. Sanki onlar da şimdi ikna oldular. Hiç abartmadılar, sevinç naraları atmadılar ama ikisinin de hali tavrı bir başkaydı. Birden nazarlarında daha saygın bir yeri olduğunu hissetti, acaba yanıldı mı? Bir ara babası “Bu daha başlangıç mücadeleye devam!” dediğinde Aslı şaşırdı. Bunun bir mücadele olduğunun o da farkında mıydı? Öyle demek.

“Sudan ucuz ev” ilanının üzerine tıklıyor. Açılmasını beklerken kahvesinden bir yudum alıyor. Sudan ucuz evlerin çok berbat olacağını bilecek kadar Avrupa, Amerika görmüşlüğü var. Ama yine de merak ediyor. Bakalım neden sudan ucuz, diyor kendi kendine. Hah, şimdi anlaşıldı. Başını sallıyor. Fakat hemen geri okuna basmıyor. Okumaya devam ediyor. “Bir artı bir. Bundan daha iyi bir ilan bulamazsınız. İki aylığına Amerika’ya giden bir hemşireyim. Dairem temiz ve merkezidir. İnsan canlısı ama kendi halinde olan kedimi beslemeniz, kumunu temizlemeniz ve sevmeniz bu kentin tadını neredeyse bedavaya çıkartmanız için yeterli.” Aslı tanıdığı kedi sevmeyen belki tek yazar. Bunu da söylemeye hep utanıyor. Yazar kedi sevecek gibi bir kural var neredeyse. Entelektüel misin, kedi seveceksin. İki kere iki dört. Hislerini itiraf ederken zorlanıyor, ama maalesef laf da hep dönüp dolaşıp kedi meselesine geliyor. Ne var bu hayvanlara bu kadar ehemmiyet verecek? Tıpkı meslek meselesi gibi. Keşke kedi sevebilseydim, diyor. Hayatım yüzde yetmiş kolay olurdu. Bu haliyle meyhane masasında oturmak bile bir mesele. Maçka parkında oturup gözleme yemek de öyle. Oturduğu kafenin bile kedisi var. Orada otura kalka müdavim olmuş. Duruma karşı hoşnutsuzluk göstermek cesaret ister. Aslı kedi cenneti İstanbul’da hep kaçacak delik arıyor. Değil ki bir kediyle aynı evi paylaşsın. Ama zaten gideceği bu küçücük şehirde beş adet kiralık ilanı var, fark ediyor ki bunların da dördü aynı adam tarafından verilmiş. Hepi topu bu iki ilan arasında mantıklı olanı, kedili ev. Avrupalının kedisi bizimkiler kadar yılışık değil diye düşünüyor. Öyle gelip bacaklarına dolanmazlar. Yemeğini suyunu veririm, temizlerim. Sevmeyiveririm. Ölmez ya sevgisizlikten. Söylediğinin ne fena olduğunu o an düşünmüyor. Halbuki sevgisizlikten ölen insan var dememiş miydi bir seferinde. Demişti.

Hızlı karar vermek zorunda. Hiç vakti yok. İki gece önce ailesine de söylediği gibi artık ümidi kesmişti. Bu saatten sonra haber gelebileceğine hiç ihtimal vermemişti. Programın başlamasına sadece onbeş gün kala haber alması ne manaya geliyor düşünmemeye çalışıyor. Acaba başkasını seçmişlerdi de son anda gitmekten mi vazgeçti, o yedek listeden mi çıktı? Bunu anlamaya çalışmanın bir faydası yok. Her an her güzel şeyin gerçekliğinden şüphe ederek yaşamamalı insan. Bir kez daha böyle diyor kendine ve ilanın üzerindeki e-posta adresine tıklıyor. “Nisan – Mayıs aylarında orada olacağım. İlanınız ile ilgileniyorum. Detayları nasıl halledebiliriz?” yazıyor.

3

On kişilik bir masanın tam ortasına düşen sandalyelerde Aslı ile Esin, şimdilik yalnızca ikisi, karşılıklı oturmuşlar. Tablo gibi masa. Mezeler yan yana sıralanmış. Lakerda, mezgit, pilaki, fava, deniz börülcesi, şakşuka, patlıcan salatası, peynir, kavun, acılı ezme. O ne o? Hardallı levrek. Yeni moda oldu bu meze, kendine gelenekseller arasında yer buldu. Bir büyük tekirdağ, açılmış, iki kadeh doldurulmuş. Devamı gelecek. Daha ciğer var sırada, patates var. Paçanga böreği, fırında ısıtılmış helva var. En az bir şişe daha açılacak. Kolay mı? Hem bir uğurlama hem bir kutlama yemeği bu. Vakit darlığından ikisi bir araya gelmiş. Esin kaldırıyor kadehini havaya doğru, Aslı da kendininkini uzatıyor. Tiling diye bir ses çıkıyor kadehlerin buluşmasından. “E, hadi, içelim o zaman,” diyor Esin.

“İçelim.”

“Kedi de sevmezsin ama…”

“Sevmem de kira çok iyi. Zaten annemlerden destek alıyorum. Benim kazandığım üç kuruşla olacak iş değil. Uzak dururum olur biter.”

“Virginia Woolf şekerim. Her yazara yazar olabilmesi için para lazım. Neyse sen kediden uzak dur, bizden durma. Özleyeceğiz. Sakın oralara alışıp kalayım falan deme.”

“Yok, olmaz o bir daha. O yalnızlığa bir daha katlanamam ben. Bu kadarı güzel. İki ay. Zaten bana böyle bir şey lazımdı. Burada doğru düzgün çalışamıyorum lakaytlıktan. Yok o çağırdı, bu geldi derken günler geçiyor, ben hâlâ ilerleyemedim. Zaten geçen yıl araya devrim girdi, uzun süre ne konsantrasyon kaldı ne bir şey. Ambale oldum. Tek cümle yazamadım. Sonra da anneannem falan derken…”

Aslı rakısından bir yudum alıyor. Canı istemişti de denk mi geldi, yoksa efkâr mı bastı? Esin belli ki çok iyi tanıyor arkadaşını. Ustalıkla savuşturuyor konuyu.

“Yeni kitapta ilerleyemedin yani.”

“Öyle oldu. Daha kitap da yok da ortada. İşte… Emin değilim. Hikâye yürümüyor. Olmayınca olmuyor. Bak şimdi, biraz tuhaf gelecek biliyorum ama… Söyleyeyim ama Aslı böyle konuştu dersen inkâr ederim: Hissediyorum, yazmam gereken başka bir hikâye var. Sanki bir anda dökülüverecek gibi. İçimde birikmiş de bir anda akacak gibi.”

“Ne olduğunu biliyor musun?”

“Bilsem yazmaya başlardım herhalde. Neyse boş ver.”

Aslı herhangi bir duygusunu paylaşmaya deliler gibi korkuyor. Karşısındaki ne kadar yakın olursa olsun. Bir tek onun düşündükleri insanlara yük olacakmış gibi geliyor. Halbuki her gün herkes onlarca kez sadece bir “tık”la başkalarının duygu seline şahit oluyor. Durum bildirimi. “Ceyda yorgun,” “Cansu oğluşuna kavuştu, mutlu,” “Özgür bıkkın,” “Elif aşka kapılarını açtı.”

“Neyse sen git de bir bakalım. Belki oralarda bulursun.”

“Aslında hikâyeyi sen bulmuyorsun, hikâye seni buluyor,” diyor Aslı ama der demez pişman oluyor. Böyle lafları ederken hep utanıyor. Çok beylik geliyor. Zaten araya bir sessizlik giriyor. Esin başını sallıyor, düşünüyor. Acaba ona da biraz fazla mı geldi. Aslı gülümsüyor. Çekinmeyeceği avuç içi kadar insandan biri Esin. Önünde madden değil belki ama manen çok çıplak kalmışlığı var. Bu da onlardan biri olsun.

“Fazla mı oldu?”

Esin de gülümsüyor. Bir cevap vermeye fırsatı olmadan diğer sekiz kişi aynı anda sökün ediyor. Gürültülü selamlıyorlar birbirlerini. Kırk yıldır görüşmemişler gibi sarılıyorlar, öpüşüyorlar. Kollar birbirine karışıyor, gülüşmeler daha oturmadan başlıyor. Kimsenin garsonu beklemeye niyeti yok. İçlerinden biri rakıyı alıyor, herkese servis ediyor. Beş dakikaya kalmadan bütün mezeler boşalıyor, tabaklar donanıyor. Ama herkes sözleşmiş gibi bir anda susuyor, aralarından biri, bir adam, kadehini kaldırıyor.

“Hadi o zaman Aslı Hanım, güle güle git, güle güle gel. Çok gecikme. Valla yazı kaçırırsın. Sensiz gideriz tatile, gözünün yaşına bakmayız.”

“Allah Allaaaah… İki ay yahu. Amma meraklısınız benden kurtulmaya. İki ay sonra buradayım. Bir yere kaybolmayın.”

O anda masaya yaklaşan garson lafa giriyor.

“Hayırdır yolculuk mu var Aslı Abla?”

“Evet, Avusturya’ya gidiyorum. Bir şey değil, iki ay. İstanbul’un en güzel zamanında buradayım.”

“Benim orada amcaoğlu var. Viyana’da. Bir şey lazım olursa söyle yardımcı olur. Dur ben sana telefonunu vereyim.”

Garson hiç cevap beklemeden telefonunu çıkartıyor, Aslı da itiraz etse bile işe yaramayacağını bildiği için sandalyeye asılı çantasından kendi telefonunu alıyor. Garson numarayı, ismi söylüyor, Aslı yazıyor. Arayacak mı aramayacak, ama işte rehberde bir gün gelip kim olduğunu dakikalarca düşüneceği ve buna rağmen bulamayacağı isimlerden biri.

“Sağ ol Ufuk, kaydettim. Gerçi ben Viyana’ya uzak olacağım ama.”

“Olsun abla, bulunsun. Ne olur ne olmaz. Onların her yerde eli kolu vardır.”

“Sağ olasın.”

Garson başka birinin seslenmesiyle masadan hızla ayrılıyor. Ne de olsa ilerleyen saatlerde defalarca gelecek, Aslı niye gidiyormuş, nasıl gidiyormuş her detayı iyice öğrenecek. Sonra başka bir gün başka biri benzer bir olaydan bahsettiğinde “Bizim Aslı Abla da geçenlerde gittiydi,” diye başlayıp tüm bildiklerini anlatacak. Aslı bunları hiç umursamıyor. Türkiye’yi, İstanbul’u, bu küçük çevresini bu haliyle seviyor. Ağın kendiliğinden kurulabilmesine hayran. Kendi söyleyeceklerinin, saklayacaklarının hiçbir önemi olmadığını, olayların kendi akışında öyle ya da böyle ilerleyeceğini çoktan kabullenmiş biri o. Ne söyleyecekleri ne de söylemeyecekleri hiçbir şeyi değiştirmez.

Bir şişe daha demiştim ama, galiba iki şişe daha açılıyor, o gece rakıya doyuyorlar. Masadan kalkıldığında herkes çakırkeyif, kimsenin “Buradan da şuraya gidelim…”demeye niyeti yok. O yaşları geçmişler. Geceye bir noktada başlayıp o noktada sonlandırmayı sevme zamanları.

Aslı bazı anlarda kendini masadan uzaklaştırıp şöyle bir uzaktan seyretmeyi başarabiliyor. O anlarda yüzünde hep aynı gülümseme. Kendini şanslı görüyor, mutlu oluyor. Elindekilerin kıymetinin farkında. Tıpkı kaybettiklerinin de olduğu gibi. İki aylığına gidecek olmasına seviniyor. Sadece iki ay. Döndüğünde yine bu masada böyle kutlayacaklarını biliyor. Zaten içinde başarısından dolayı kendine itiraf etmekte zorlandığı bir sevinç var, içkinin ve sevginin de etkisiyle ikiye katlanıyor. Eve mutlu dönüyor o akşam, gözlerinde müthiş bir ağırlık. Galiba diyor bu akşam güzel bir uyku çekeceğim. Ama olmuyor. Sabahı sabah ettiğinde yorgun, çok uykusuz ve bu sebepten neredeyse neşesini yitirmek üzere.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Everest Yayınları’na teşekkür ederiz.

Aslı E. Perker 1975’te İzmir’de doğdu. İlkokul, ortaokul ve lise öğrenimini babasının görevi nedeniyle farklı Anadolu şehirlerinde okuyarak tamamladı. Dokuz Eylül Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Amerikan Kültürü ve Edebiyatı bölümünden mezun olduktan sonra sırasıyla Aktüel Dergisi, Radikal, Yeni Binyıl ve Sabah gazetelerinde gazeteci-röportör olarak çalıştı. 2001 yılında New York’a taşınmasıyla birlikte edebiyat çalışmalarına ağırlık verdi ve ilk romanı Başkalarının Kokusu 2005 yılında yayımlandı. 2009 yılında çıkan ikinci kitabı Cellat Mezarlığı sekiz, 2011’de onu takip eden Sufle yirmi iki dile çevrildi. Perker, Kar İzleri Örttü adlı karma öyküler kitabında “Ziu’nun Kar Küresi” adlı öyküsüyle yer aldı. Aynı hikâye Almanya’da Random House tarafından yayınlanan Einmal werdet ihr noch wach… isimli suç antolojisinde de yer aldı. On dört kadın yazarın öykülerinden oluşan Alis, Harikalar Diyarı’ndan Tüymüş Bulunuyor’a “Terapi” adlı kısa hikâyesiyle katkıda bulundu.

1 Yorum

  1. Süleyman Ünüvar

    NURSEN UNUVAR Sevgili Asli yeni kitabin hayirli. Traji bol olsun bugun aldim YILMAZ OZDILIN kitabiyla birlikte. Once senin kitabina basladim. Sanirim bunuda okurken. Diger kitaplarindaki gibi kitapla butunlesip. Yasamimizdan kesitler bulacagiz. Bu. duygu geciside senin uslubundan olsa gerek Sevgilerimle

    Cevapla

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.