‘Cinayet haberleri yazıyordum, yazdığım cinayetlerden etkilendiğimi saklayamam.’

 

Barış Soydan. 2007-2014 yılları arasında, Sabah gazetesinde yazı işleri müdürlüğü yaptı. Bu dönem, aynı zamanda Sabah’ın el değiştirdiği ve yayın politikasının siyasi iktidara yakınlaştığı, (tıpkı 28 şubat’ta olduğu gibi) bariz bir biçimde ısmarlama haberler yaptığı, Ergenekon, Balyoz, KCK vb. soruşturmalarda da operasyonel görevler üstlendiği bir zamanda denk geliyor. Bu dönemde, Soydan, gazetecilik ve toplumsal sorumluluk hassasiyeti açısından bazı kırılmalara yakından tanık olmasıyla, yazmaya karar verdiği ilk gazeteci polisiyesini bu çerçevede şekillendirmiş. Basın-Meslek ilkelerinin polis, savcı ve istihbaratçıların tuttuğu muhabirlerin servis ettiği manipülatif haberlerle çiğnendiği, gazeteciliğin avanta peşinde koşanların elinde bitirilme noktasına geldiği, romanın ana konusu haline getirilmiş. Bir ara gazetesinde Etik Servisi adı altında bir köşe hazırlayıp, okur sorularını cevaplandıran Barış Soydan, 140 sayfalık sürükleyici bir maceranın içinde, aslında yaşadığı kötü deneyimlerin etkisinde bir medya eleştirisi sunuyor. (Barış Soydan’ın Türkiye’de Anarşizm adlı kitabı hakkındaki söyleşisi yine sitemizde yayınlanmıştı.)

2014’ün başında bir tenkisat sonucu gazetenizden atıldınız. Sabah’ın el değiştirmesinden sonra bu tür tenkisatlar çokça yaşandı. Gazetenizden atılmasaydınız, yine bu romanı yazar mıydınız?
Boruotu Cinayeti’ni Sabah’taki son yılımda yazdım. Kısacası gazetemden atılmasaydım bu romanı yine yazardım ama muhtemelen yayınlamazdım. Şu da var: Sabah’ta değil başka bir yerde çalışsaydım gazetecilik bu kadar kafamı meşgul etmezdi herhalde. Romanın merkezinde de medya olmazdı.

image9

“E-posta trafiği denen şey, avukatın PKK’li olup olmadığı belli olmayan bir kişiyle internetten yazışmasıydı. Polise göre avu­katın “kandil29@hotmail.com” adresine gönderdiği e-posta’daki “Malzemeyi aldım” ifadesi, şifreli olarak “Bombayı aldım” anla­mına geliyordu.” ““Malzemeyi aldım” ifadesinin başka bir anlama gelmediğini ancak aylar sonra, duruşmalar başlayınca öğrenebi­lecektik: “kandil29@hot­mail.com” adresinin sahibi de Kandil Dağı’ndaki PKK’liler değil, işyeri Mersin’in Akdeniz ilçesi, Kandil Sokak 29 numarada bulu­nan bir mühendisti…” Bu satırlara dayanarak soruyorum; polisin teknik takip dediği soruşturma yöntemi, bu kadar sığ bir dökümantasyona mı dayanıyor? Ya da, önce suçlama ve kovuşturma, aylar sonra, uzun tutukluluğun ardından gerçeği tespit etme durumu gerçekleşiyor sanırım.
Amerikan veya Avrupa polisiyelerinde insanlar pek sebepsiz yere tutuklanmaz. Yargıç tutuklama kararı veriyorsa, deliller zanlı aleyhine güçlü bir kanaat yaratması nedeniyledir. Teoride Türkiye’de de böyle olması gerekiyor. Sorsanız kağıt üzerinde böyle olduğunu da söylerler. Peki ama gerçekten böyle mi oluyor? Geçmişte hiç de öyle olmadığını, polisin delilden zanlıya gitmek yerine zanlıdan delile gitmeyi tercih ettiğini, bunun başlıca yönteminin de işkence olduğunu hepimiz biliyoruz. Eskiden soruşturmalar şöyle olurdu: Ortada bir cinayet varsa, delille uğraşmak yerine zanlıyı çekersin karakola, basarsın falakayı, zorlarsın itirafa… Zanlı işkence altında Kennedy Suikastini bile üstlenecek duruma düşüyormuş, ne gam…

1990’lı yıllarda bu durum değişmeye başladı. Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de güvenlik güçleri soruşturmalarında giderek artan oranda teknolojiden faydalanmaya başladılar. Polisiye romanlarda okuduğumuz, filmlerde gördüğümüz DNA analizi Türkiye’ye de geldi mesela. Yıllar önce işlenmiş cinayetler DNA analizi ile çözülmeye başlandı. MOBESE kameraları da soruşturmaları hızlandırdı; kenti kuşatan kameralar sayesinde güvenlik güçleri suçluları daha kolay yakalamaya başladı.

Ama bu tablo bizi yanıltmasın. KCK, Ergenekon, Balyoz gibi büyük soruşturmalarda onlarca, yüzlerce masum insanın cezaevlerine tıkıldığını biliyoruz. Nasıl oldu bu? Birkaç sebebi var. Polis bu soruşturmaları bahane edip bazı muhaliflerden kurtulmak istedi. Bu arada bir cemaat, bu soruşturmaların tozu dumanı içinde kendi düşmanlarını halletmeyi amaçladı. Öte yandan bu soruşturmalar zaten son derece özensiz biçimde yürütülüyordu. Ergenekon, KCK gibi davaların iddianamelerini okuduğunuzda çala kalem yazıldıklarını, neden-sonuç bağının çok zayıf olduğunu görürsünüz. Saçma sapan iddianamelerle insanlar yıllarca dört duvar arasında tutuldular.


Polis ve istihbaratçıların, medyayı manipüle etmek için gazetecilerle arkadaşlık kurması, polis muhabirleri, kendilerine sızdırılan bilgileri genellikle hiç­bir süzgeçten geçirmeden, ellerine geldiği gibi gazeteye göndermesinden bahsedilmiş romanın bazı yerlerinde. Ergenekon ve KCK operasyonları buna örnek gösterilmiş. Buna benzer Askeri Casusluk soruşturmasında da Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Kurmay Başkanı, ülkenin tüm askeri belgelerine ulaşma izni olan bir komutan casusluk suçundan tutuklanmıştı. Normalde ülkede infial yaratması gereken bu tür olayların, sessiz sedasız, kimsenin haberi olmadan medyada geçiştirildiğine bakılırsa, buna Türk gazeteciliğinin acizliği mi, yoksa tuttukları gazetecilere içeriden bilgi sızdıran bazı “yetkililerin” manipülasyon yapmak için olayın biraz da istediği metinlerde ulaşmasını sağlaması mı örnek gösterilebilir?

Bütün bu soruşturmalarda kamuoyu medya aracılığıyla maniple edildi. Savcılar ve polis, medyayı gayet planlı biçimde kullandılar. Ama bu ilk kez bu dönemde ortaya çıkmadı, Türkiye’de her zaman böyleydi. 12 Eylül’de ilgisiz insanların cezaevine tıkılmasıyla ilgili kitaplar yazılmıştır mesela. Osmanlı’dan bu yana mahkemeler hiçbir zaman adil değildi.

Çok satan bir gazetenin “suçlu” dediği zanlıya hangi hâkim beraat verebilir? Hakkındaki iddialar ne kadar saçma olursa olsun, en azından birkaç duruş­ma cezaevinde kalmalıdır ki, “kamuoyunun vicdanı” kanama­sın!” Gazetecilik, özellikle yüksek tirajlı bir gazete, bir ceza savcılığı makamı gibi mi?
Evet, maalesef öyle. Batı ülkelerinin Tükiye’den farkı, medyayı savcı ve yargıç gibi davranmaktan alıkoyan çok güçlü etik kuralların bulunması ve uygulanması. Yine de mesela Amerika’da da bazı tabloid gazetelerin veya bazı kanalların bu kuralları tanımadığını, şüphelileri suçlu gibi gösterip yargısız infaz yaptığını biliyoruz. Bu biraz gazetecilik hastalığı.

Ufuk Lodos, komplo teorilerinden hoşlanmıyor anlaşıldığı kadarıyla. Peki, bor madenleriyle ilgili tiye aldığı komplo teorilerinde hiç haklılık payı yok mu? Bor madeni yatağı zengini ülkemiz, bu yer altı kaynağını neden likiditeye çeviremiyor?
Hiç komplo yok, demiyorum ama kapitalizmin birkaç kişinin veya kurumun komplosunu kolayca aşabilecek kadar güçlü bir mekanizma olduğu düşüncesini taşıyorum. Dünyayı gizli örgütler, masonlar, Tapınak Şövalyeleri vs. değil Fortune 500 listesindeki çok uluslu şirketlerin CEO’ları yönetiyor. Onlar da Marx’ın dediği gibi tek bir şeye bakıyorlar: Paraya. Bor için şöyle düşünüyorum: Eğer dünyada petrol gibi trilyonlarca doların döndüğü çok güçlü bir bor piyasası olsaydı, hiçbir gizli güç kapitalistlerin bordan para kazanma güdüsünü engelleyemezdi. Çok uluslu şirketler bor ticareti yaparak servetlerine servet katarlardı. Ama bugün büyük şirketler borla ilgilenmiyor çünkü dünyada, ekonomi terimiyle likit bir piyasa yok. Tamam, Türkiye toprakları bor açısından çok zengin ama müşteriler kapımızda kuyruğa girmediği sürece bunun ekonomik bir değeri yok.

“Devrimci, kamuoyu görüşünden tiksinir. Mevcut top­lumsal ahlaktan, tüm görüngüleriyle iğrenir ve nefret eder. Onun için ahlak, devrimin zaferine hizmet eden şeydir. Ahlaksız ve suç olan, yolundaki engellerdir.” Kitabınızda, Neçayev’in devrimcilerle ilgili böyle bir görüşü var. Öte yandan, devrimci örgütlerin kendi içinde koyduğu toplumsal kurallar ve ahlak yasaları var. Özellikle bazıları, islami duyarlılıkları aratmayan türde emir ve yasaklar. Bağımsızlık Yolunda Kurtuluş adlı bir sosyalist dergide yer alan Devrimci Yaşam ve Davranış Kuralları, bunun yanı sıra, Halk cephesi’nin bir hayat kadınını darp etmesi, kadınlarla “düşüp kalkan” bir avukatı vurması. Hangisi gerçek devrimcilik?
Böyle devrimcilik olmaz olsun, bana kalacak olursa. Ama devrimciliğin nasıl olacağı benim gibi düşünenlere kalmıyor tabii.


‘Oğlum gazeteye lazımsın sen. Dikkat etsene kendine!’ Hayır, hiçbirimiz lazım değildik gazeteye. İkimiz de biliyorduk bunu. Kendimizi vazgeçilmez görmek iyi geliyordu sadece.” Çok amansızca tasfiyelerin yaşandığı medyada, gazeteciler, muhabirler, editörler, yazı işleri vs. Gazeteye pamuk ipliğiyle mi bağlıdır?

Evet, Türkiye’de gazeteciler çalıştıkları kurumlara pamuk ipliğiyle bağlıdır. Belki her yerde böyledir bu. Amerika’da tiraj kaybeden gazetelerin bir çırpıda yüzlerce gazeteciyi nasıl işten çıkardığını okuyup duruyoruz mesela. Türkiye’nin başka ülkelerden farkı, burada muhabirin vasıfsız işçi muamelesi görmesi. Birini atarsın, öbürünü alırsın, gazeteler için hiçbir şey fark etmez… Oysa birçok ülkede gazeteleriyle özdeşleşen çok ünlü muhabirler var.

Ceset fotoğrafını 9 sütuna açıp üstüne ‘Susmayacağız’ manşeti atarım, tiraj anında üç katına çıkar. Ama kızına acıyorum!” Sanki, öldürülen meslektaşların ya da siyasi cinayetlerin ardından medyada çıkan haberlerin bir timsah gözyaşı olduğu ima edilmiş.
Yok, o kadar da değil elbette. O pasajda, suikast gibi büyük olayların, ne kadar üzücü olsalar da gazeteye tiraj kazandırdığını anlatmaya çalıştım.

Muhabirlerin, ajanslardan veya polisten gelen metinleri hiç bir edisyondan veya araştırmadan geçirmeden aynen yazı işlerine servis etmesine eleştiriler geliyor romanda. Hıncal Uluç’un da sıkça eleştirdiği durumlardan biriydi bu. Batı medyasında yer alan haber hikayesi/news story uygulamasının Türk medyasında olmadığını, Türk medyasının haberleri ajansa bağladığından, muhabirliği de stajyerlere bıraktığından, bu yüzden tüm gazetelerin birbirinin kopyası olduğundan şikayet ediyor yıllardır.
Hıncal Uluç haklı bu konuda. Amerika’da sizin haber öyküsü olarak tanımladığınız “feature story” geleneğinden büyük yazarların çıktığını biliyoruz. Tom Wolfe, Norman Mailer gibi yazarlar “yeni gazetecilik” akımının öncüleriydiler mesela. Türkiye’nin gerçeği de bu: Kimse gazetelerde tam sayfa yazı görmek istemiyor.

Romanda, gazete yöneticileri, ast ve üstlerin birbirleriyle hitabında oldukça argo kelimeler göze çarpıyor. Her ne kadar kurgu da olsa, gerçekten de gazeteciler kendi aralarında birbirlerine bu şekilde mi hitap eder? Bu samimiyetten gelen bir çağrışım mı, yoksa askeri hiyerarşi psikolojisi gazetecilerde de mi var?
Evet, argo medyada yaygın. Bunun sebebi bence gazetelerin erkek egemen kurumlar olması. Büyük gazetelerin yazı işlerine baktığınızda çok az kadın görürsünüz. Gazeteciliğin zamana karşı yarışılan, hiyerarşik bir iş olduğu gerçeğini buna eklediğinizde ortaya maço bir mesleğin çıkmasına şaşırmamak gerekiyor. Tabii bazı birimlerin istisna oluşturduğunu da belirtmek gerekir. Örneğin magazin servislerinde veya hafta sonu eklerinde daha çok kadın görev yapar ve haliyle daha kibardırlar.

Roman, bir özet gibi duruyor. Yan karakterler işlenmediği gibi, esas karakter hakkında da derin bir bilgi yok. Bazı yazarlar, hikayeyi tasvirlerde boğmak yerine ekonomik bir dil kullanmak isterler. Buradaki amacınız, romanda akıcılığı sağlamak mıydı?
Evet, Ömer Türkeş de Radikal Kitap’taki yazısında benzeri bir eleştiri getirmiş. Karakterin olayın önüne geçtiği, sayfalar dolusu betimlemelerle dolu romanları sevmem. Chuck Palahniuk’u Ian Rankin’e, Paul Auster’ı Henning Mankell’e tercih ederim. Okumak istediğim gibi bir roman yazdım, diyelim.

FullSizeRender

Cinayet işlediğini öğrendikten sonra; “Yasaların canı cehenneme! Mahkemenin canı cehenneme! Hukuka hiçbir zaman inanmamıştım. Hukuk güçlüleri korumak için vardı. Hukuk iktidarın fahişesiydi. Devlet denen şey, silah kullanımının tekelinden başka bir şey değildi” diyor Ufuk Lodos. Sanki içine biraz Raskolnikov’luk kaçmış gibi.
Anarşizmin Türkiye’deki doğum öyküsüyle ilgili kitabım geçen yıl İletişim Yayınları tarafından yayınlandı. Anarşizmin etik felsefesinden etkilendim galiba. “Hukuk iktidarın fahişesidir” sözü, Bakunin’e aittir.

Polisiye yazma fikri nasıl gelişti? İyi bir polisiye okuru musunuz? Elinizden geçen üçüncü sayfa veya cinayet haberleri mi ilham verdi?
İçinde cinayetin geçtiği romanları çok severim. Ama benim için en iyi polisiye Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sı ve Fowles’un Koleksiyoncu’sudur. Hiçbir polisiyede bu kadar etkileyici cinayetler bulamadım. Ama dediğiniz şey doğru: Sabah gazetesinde bir dönem birinci sayfaya giren cinayet haberlerini genellikle ben yazıyordum. Yazdığım cinayetlerden fazlasıyla etkilendiğimi saklayamam.

Gazeteciliğe geri dönme düşünceniz var mı? Şu an ne yapıyorsunuz?
Gazeteciliği bırakmadım, sadece yazı işlerinden ayrılıp ekonomi gazeteciliğine geri döndüm. Kandan ve siyasi entrikadan uzak, streril bir alandır ekonomi gazeteciliği. Gazeteciye faydası, Marx’ın toplumsal hayatın temeli denen şeyi, üretim ilişkilerini öğretmesidir. İkinci romanımda ekonomi gazeteciliğinde gördüğüm şeyleri anlatmayı deneyeceğim.

Boruotu Cinayeti / Yazar: Barış Soydan / Polisiye Roman / Labirent Yayınevi – Pipo Dizisi / Genel Yayın Yönetmeni: Hüseyin Çukur / Editör: Onur Koçyiğit / Son Okuma: Nalan Barbarosoğlu / Kapak Tasarım: Meral Erdoğan / 1. Basım Ekim 2014 / 142 Sayfa

Barış Soydan; Yazı işleri müdürlüğünü yaptığı iktidar yanlısı Sabah gazetesinden 2014 yılı başında atıldı. Daha önce uzun yıllar ekonomi gazeteciliği yaptı, çeşitli ekonomi dergilerini yönetti. Gazeteciliğe 1994 yılında Türkiye’nin kült alternatif haber dergisi Express’te muhabir olarak başladı. Evrensel gazetecilik ilkelerini savunmayı amaçlayan Medya Etiği Platformu’nun kurucuları arasında yer aldı. İstanbul Üniversitesi’nde siyasal bilgiler eğitimi aldı. Üniversite yıllarında sol eğilimli bir gençlik dergisinde çalıştı. Daha önce Türk ordusuna subay yetiştiren Işıklar Askeri Lisesi’nde iki yıl okudu, atıldı. Anarşizmin Türkiye’deki gecikmeli doğum öyküsünü incelediği bir kitabı yayımlandı.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.