‘Gezi, anarşizan bir isyan.’

 

Gazeteci Barış Soydan’ın kitabı, Türkiye’deki anarşist hareketin toplumsal resmini, akademisyenlerden aktivistlere, dönemin ve bugünün tanıklarıyla enine boyuna konuşarak ortaya çıkarmayı amaçlıyor. “Kökleri iki asır öncesine uzanan anarşizm, Türkiye’de ancak 1986’da yayımlanan Kara dergisiyle ve peşi sıra şekillenen anarşist hareketle varlık kazanabildi. Neden? Anarşizm Türkiye’de neden bu kadar geç tanındı, yayıldı? Cumhuriyet tarihi boyunca, nasıl oldu da bir tane bile anarşist aydın çıkmadı? Sorulara verilen yanıtlarda, vicdani ret, LGBT, ekoloji gibi hareketlerin Türkiye’deki doğumunda ve yükselişinde anarşizmin payını görme şansı da buluyoruz, postyapısalcı anarşizm, yeşil anarşizm, Kürt meselesine odaklanan anarşizm, feminist hareket içinde anarşizm, toplumsalcı anarşizm, isyancı anarşizm, İslami anarşizm gibi farklı anarşist akımları da…” Barış Soydan ile hem anarşist hareketi, hem de Gezi direnişi boyunca ortaya çıkan muhalif dile ve eylemliliğe, bu anarşist dilin etkisini konuştuk.

1987’den bir anı aktarıyorsunuz sunuş yazınızda… ‘Kara’ dergisinden bir anarşist birey devrimcilere anarşist fikirlerini aktardığında tepki bile çekmemiş ve sadece meczup muamelesi görmüş. ‘Bu kitap, diğer pek çok şeyle birlikte, ilk ortaya çıkış anında anarşist eleştiriye neden meczupluk muamelesi yapıldığının öyküsüdür.’ diyorsunuz. O yıllarda, başta Türkiye Solu olmak üzere, anarşizm felsefesine karşı bu ilkel tepkinin sebebi neydi?
Röportajların peşine beni düşüren güdüyü anlatmak için yazmıştım onu… Kara, Aydınlanma, akıl, sanayileşme, kalkınma gibi tabulara cepheden hücum etmişti. Ve yeni fikirleri dile getiren her yayın gibi şok etkisi yaratmıştı. Kara’ya verilen başlıca tepki, onu ciddiye almamaktı. Ama umutsuz bir tepkiydi bu, çünkü Aydınlanma ve sanayileşme eleştirisi bu dönemde tüm dünyada gelişiyordu. 1980’lerin ortasında ilk kez Kara’da dile getirildiğinde burun kıvrılan fikirler 1990’larda yavaş yavaş sol çevrelerde kabul edildi.

Marksist literatür, aynı zamanda da anarşizm kuramlarıyla olan tartışmaların dökümüdür neredeyse. Ya da hiç değilse oldukça fazla fikri tartışma içerir diyelim. Neden sol, kendi toprağında bu felsefenin savunucularını görünce bir bağ kuramadı?
Türkiye’de sol, kendisine “bilimsellik” vehmederdi. İktidara gelinecek ve bütün toplum merkezi bir hiyerarşi içinde, “kitaba” ve akla göre yeniden düzenlenecekti. Anarşistlerin bu formüle yönelik eleştirilerinin yenilip yutulması çok zordu… Aynı şey sanayileşme, kalkınma eleştirileri için de geçerli. Gün Zileli’nin kitapta söylediği gibi sol iktidara geldiğinde doğa dümdüz edilecek, yollar açılacak, sanayileşme atılımı başlatılacaktı. Sovyetler Birliği’nde de böyle olmuştu. Anarşizmin sanayileşme ve kalkınma eleştirisi, sosyalist sol için demir leblebiydi.

baris_soydan_1 baris_soydan_2

Sizin de kitapta andığınız, yaratıcılarıyla konuştuğunuz gibi, 80’lerin ikinci yarısında ‘Kara’, ‘Efendisiz’ gibi dergiler politik anarşizm ile tanıştırdılar Türkiye’yi ve muhalefeti… Ama en popüler çıkış ‘Sokak’ dergisinde yayınlanan deklarasyon ve söyleşi ile askere gitmeyi reddeden Tayfun Gönül’ün vicdani ret çıkışı idi sanırım. Bu anarşistlerin ilk “resmi” (!) politik çıkışları mıydı?
Tayfun Gönül’ün vicdani ret açıklaması, Batı’da hayli köklü bir tarihi bulunan bir mücadele alanının, anti-militarizmin Türkiye’de doğum anıydı. Anarşistler bu alanda öncü rolü oynadılar ama bu dönemde başka meselelerle de ilgiliydiler. Mesela Ufuk Ahıska’nın kitapta anlattığı gibi Türkiye’nin ilk ekolojik eylemlerinden biri olan İztuzu mücadelesinde, Yeşillerle birlikte anarşistler de vardı. Bununla birlikte bu dönemde yaygın ve güçlü bir anarşist hareketten söz edilemez. Bir avuç insanın çıkardığı dergilerden söz ediyoruz sonuçta.

Cuntanın hemen ardından, tırnak içinde sivil parlamenter sistemin ilk yıllarında ‘vicdani retçi’ olmak nasıl bir çıkış anlamına geliyordu?
Çok tehlikeli olduğu kesin. Unutmayalım ki, Türkiye’de bir iç savaş vardı ve vicdani reddin yaygınlaşması devletin başına büyük bela açabilirdi. Yüz binlerce asker kaçağının bulunduğu bir ülke Türkiye… O nedenle devlet, vicdani retçilere çok sert davrandı. Vicdani ret mücadelesinin simge figürü Osman Murat Ülke, 90’larda uzun süre hapis yattı. Bugün artık devrimci, İslamcı ve hatta milliyetçi vicdani retçilerden söz ediyoruz ama o tarihlerde vicdani ret, muhalif hareketlerin gündeminde bile değildi. Ne de olsa “Türkler Ordu milletti” ve sosyalistler dâhil herkes askerlik yapıyordu… Bu açıdan bakıldığında anarşistlerin, vicdani ret mücadelesini sahiplenerek tarihi bir rol oynadığını söyleyebiliriz.

‘1980’ler ve 90’lar boyunca, Türkiye’deki anarşist hareket büyük oranda Marksizm’den kopan devrimcilerden oluşurken, 2000’lerden itibaren bu tablo değişmeye başladı. Bugün artık Türkiye’de siyasete gözünü anarşizmle açan bir kuşak var.’ diyorsunuz. Bu oldukça önemli bir tahlil. Sizce bu yeni anarşist bireyler, hangi siyasal iklimden etkilendiler? Hangi ortam ve birikim onları kendilerini anarşist olarak tanımlamaya ve mücadele etmeye yöneltti?
Kitaptaki röportajlar, birkaç dönüm noktasını öne çıkarıyor. Birincisi elbette, 1989’da Berlin Duvarı’nın çöküşü sonrasında “bilimsel sosyalizm” muhalif düşünce üzerindeki hegemonyasını yitirdi. Anarşizmin yüz yıl önce dile getirdiği birçok eleştirinin haklı olduğu bu dönemde ortaya çıktı. 90’lar boyunca modernizmi eleştiren düşünürlerin, post yapısalcı külliyatın Ayrıntı gibi yayınevleri aracılığıyla Türkçeye aktarılması da, sözünü ettiğiniz iklimin oluşumunda rol oynadı.  Bir de galiba “dönemin ruhu”, 90’lardan başlayarak anarşizme daha uygundu. Soğuk savaş bitmiş ve hiyerarşik, merkeziyetçi, otoriter, bireyi değil toplumu önemseyen ruh yerini özgürlükçü, demokratik, dikey değil yatay, bireyin zenginliğini tanıyan bir ruha bırakmıştı…

baris_soydan_3 baris_soydan_4

Sizce ‘vicdani ret’ fikri ve ‘savaş karşıtı hareket’lerin mücadelesi mi bu kuşağı yarattı?
Kitaptaki röportajlar, vicdani reddin kurucu bir rol oynadığına işaret etmiyor. Vicdani ret elbette önemli bir mücadeleydi ama anarşizmin tek mücadele alanı değildi. Röportajlar, diğer mücadele alanlarının da (ekoloji, LGBT vs.) anarşistler tarafından önemsendiğini gösteriyor.

Kitabın temel meselelerinden birini şöyle ortaya koymuşsunuz: “Kökleri iki asır öncesine uzanan anarşizm, Türkiye’de ancak 1986’da yayımlanan Kara dergisiyle ve peşi sıra şekillenen anarşist hareketle varlık kazanabildi. Neden? Anarşizm Türkiye’de neden bu kadar geç tanındı, yayıldı? Cumhuriyet tarihi boyunca, nasıl oldu da bir tane bile anarşist aydın çıkmadı?” … Bu çalışmanın sonunda sizin kişisel yorumunuz ve tahliliniz nedir?
Evet, kitabın kilit sorusu bu. Kitapta bu konuda ileri sürülen tezleri galiba üç başlık altında toparlayabiliriz. Birincisi, Osmanlı’nın son döneminde anarşizm aslında Ermeniler ve hatta Yahudiler arasında arzı endam etmişti. Ama etnik arındırma hareketleri, Hıristiyan halklarla Müslümanlar arasında etkileşim başlamadan “anarşist kökü” söküp attı.  Diğer yandan bu dönemde Müslüman aydınların temel meselesi, Batı’yla aradaki uçurumu kapatmaktı. Bunun yolunun hızlı bir modernleşme hamlesinden geçtiğini düşünüyorlardı. Böyle bir hamle için de en uygun araç devletti. Hal böyleyken, devlete nefret nesnesi olarak bakan anarşizm, aydınların ihtiyacına cevap vermiyordu. Bir başka önemli etken, 1917 Bolşevik Devrimi ile Marksizm-Leninizm’in “resmi” yorumunun tüm dünya olduğu gibi Türkiye’de de hegemonik bir güç kazanmasıydı. Nitekim Türkiye Komünist Partisi bu dönemde, Moskova’nın desteğiyle kurulmuştu. Ortada özgürlükçü, anti-otoriter bir alternatif yoktu. Diğer yandan TKP’ye yönelik ağır baskılar, 1960’lara dek solun Türkiye’de boy vermesini engelledi. Eğer TKP kök salabilmiş olsaydı, 1960’larda siyasallaşan gençler tıpkı Fransa’da olduğu gibi “eski sola” isyan bayrağı açıp, özgürlükçü, anti-otoriter arayışlara gireceklerdi. Ama olmadı.

Bugün, sözünü ettiğiniz ‘siyasete gözünü anarşizmle açmış’ kuşağı ifade eden yayınlar, kitle etkinlikleri var mı?
Gezi Parkı’nda anarşist grupların, bireylerin yanı sıra “anarşistçe” bir hava var. Özgürlükçülük, anti-otoriterlik, merkezi otoritenin reddi, kendiliğindenlik gibi özellikler, Gezi isyanına tartışmasız biçimde anarşizan bir hava veriyor. İsyana eşlik eden anarşizmin A’sı da cabası. Evet, bu A’ların bir kısmı, anarşizmin değil isyanın ve bu arada Çarşı grubunun simgesi olarak çizildi ama ne olursa olsun bu, anarşizmin evrensel sembolüdür.

baris_soydan_6 baris_soydan_7

‘Kara’, ‘Efendisiz’, ‘Amargi’ gibi efsanevi dergiler çok sayıda fikri tartışmayı ateşlerdi, gündem oluştururdu devrimci muhalefet çevrelerinde. Bu dergileri ve yaratıcılarını biraz tanıtır mısınız? Sizce bugün bu dergilerden ve tartışmalardan kalan birikim nedir?
Kitapta bu dergilerin yazarlarından birçoğuyla yapılan röportajlar yer alıyor. Kara’yı, Türkiye’nin ilk vicdani retçisi Tayfun Gönül, yazı işleri müdürü Ahmet Kurt, Ufuk Ahıska ve bu arada derginin tarih ve heterodoks İslam’a yönelik ayrıksı tavrının kurucusu Ali Kürek anlatıyorlar. Efendisiz’in öyküsünü yine Kürek’in yanı sıra Ufuk Özcan, Dilaver Demirağ ve Alişan Şahin’den dinliyoruz. Bu isimlerin bugün artık çok farklı düşünsel noktalarda olduğunu söylemeye gerek bile yok.  Amargi’nin, Kara ve Efendisiz’den farkı, İzmir’de yayınlanmış olması ve vicdani ret ve anti-militarist mücadeleyi odağına koymuş olmasıydı. Amargi’yi ve anarşistlerin etkin rol oynadığı Savaş Karşıtları Derneği’nin öyküsünü kitapta Yavuz Atan’dan dinliyoruz. Bu dergilerde yayınlanan birçok yazının manifesto niteliğini taşıdığını ve bugünkü “sol ilahiyat”, LGBT, türcülük, vicdani ret hareketlerinin/tartışmalarının işaret fişekleri olarak okunmaları gerektiğini düşünüyorum.

Bugün Müslüman kimliğini öne çıkarandan tutun da eşcinsel hakları için mücadele etmeyi öncelikli sayan bireylere kadar son derece farklı anarşist profiller görülebiliyor. Siz bütün kesimleri temsil edebilecek kişilerle konuştunuz. Bu kitabın yazarı olarak, sizin çektiğiniz fotoğrafta nasıl bir anarşist hareket var?
Her şeyden önce çok genç bir hareket var. Tarihi, gelenekleri henüz yeni yeni oluşuyor. Bu, bir açıdan avantaj. Yeni bir hareket olduğu için “bagajında” hatalar, pişmanlıklar yok. Diğer yandan, Marksist solun aksine anarşizmin bağlı olduğu kutsal kitaplar, kutsal ilkeler de mevcut değil. Bütün bunlar anarşizme müthiş bir dinamizm sağlıyor. Bu arada anarşizm de zaten değişip gelişiyor. Deleuze, Guattari, Foucault gibi düşünürlerden etkilenen “Post yapısalcı anarşizm”in Türkiye’de de tartışılması, hatta teoriye buradan katkı yapılması, bunun kanıtı.

Kitabınızdaki konuşmacılardan Batur Özdinç’in ‘Eşcinsel hareketin öncüleri anarşistti’ başlıklı söyleşide de açıklıkla anlatıldığı gibi, LGBT hareketinin oluşumunda ve yaygınlaşmasında anarşistlerin payı çok büyük. En yaygın ve kurumsal grup ve derginin adı bile bir anarşist jargon sayılabilecek bir ad; KAOS GL… Eşcinsel politikayı ilk dillendirenler anarşist söylemin hangi yanından güç aldı sizce?
Çok istediğim halde KAOS GL’nin kuruluşunda yer alan anarşistlerle, o dönemi konuşamadım. Kitabın önemli eksiklerinden biri bu. Belki ileride, kitaba bu röportajı eklemek mümkün olur… Batur Özdinç’le yaptığım röportaj neyse ki, LGBT hareketinin doğumunda anarşist etkiyi biraz olsun aydınlatabildi. Tayfun Gönül de kısaca, Kara dergisini eşcinsel haklarıyla ilgili tavrına değindi.

Kitabın arka kapak yazısında şöyle bir soru yazılı; ‘Türkiye’de muhalif sol söylemin değişip zenginleşmesine büyük katkılar yapan anarşizm, aradan geçen çeyrek yüzyılda neden yaygın bir siyasal harekete dönüşemedi?’ ‘Yaygın’, anarşist ‘bir siyasi hareket’ nasıl olurdu? Nasıl bir anarşist muhalefet beklentisiyle bu soruyu dillendirdiniz?
Evet, bugün yaygın bir anarşist hareketten söz edemeyiz. Zaten röportaj yaptığım kişiler de bunu vurguluyor. Anarşizmin düşünsel bir etkisi oldu ama mesela anarşistlerin Birikim benzeri, gündem oluşturucu bir dergisi yaratılamadı. 90’lardaki fikir dergisi Apolitika’nın devamı gelmedi… Anarşistlerin politik gündemi belirleyemediğini de kabul etmek gerek. Son Gezi isyanına dek Türkiye’de, anarşizmin hakim renklerden biri olduğu bir büyük eyleme, isyana tanık olmamıştık.  Ama tabii haksızlık etmeyelim: Sadece anarşistler değil sosyalistler de uzun süre Türkiye’de gündemi belirleyemedi. Gezi, yeni bir dönemin habercisi.

Gezi direnişinde ortaya konan dili ve eylem üslubunu, 80’lerden bu yana muhalefeti gözlemlemiş biri olarak nasıl değerlendirirsiniz?
“Eski” ile “yeni” arasında büyük farklılıklar olduğu ortada. Herkesin dikkatini çeken şey, mizahın yaygın kullanımı, gerçekten de eski ile yeni arasındaki temel farklardan biri. Mizah, geçmişte muhalif hareketlerin alışık olduğu, kullanmayı sevdiği bir şey değildi. Evet, mizah dergileri muhalif yayınlardı ama sol muhalefet mizahtan yararlanmazdı. Bunun nedenleri tartışmaya açık. Genel olarak ortodoks/Marksist-Leninist solun geçmişte, sadece Türkiye’de değil dünya genelinde, sokağın, gündelik hayatın diline uzak durmayı tercih ettiğini söyleyebiliriz. Ne de olsa ortodoks sol “bilimseldi”, Aydınlanmacıydı. Aydınlanma da “ciddi” bir şeydi. Şakaya, argoya pek yer yoktu.

Geçmişte ortodoks sol örgütlerin sokağı yönetme kabiliyeti, sokaktakilerin “alışıldık olmayan” sloganları kullanmasına ciddi engeldi. Kendi kafasına göre slogan atmaya kalkanlar diğerleri tarafından uyarılırdı. Buradan işte, bugünün temel ayırt edici özelliğine geliyoruz. Geçmişte muhalif hareketler dikey-merkezi-hiyerarşik nitelik taşıyordu. Sokaktaki isyancıların kendi başlarına slogan belirlemesi, talepte bulunması kabullenebilecek bir durum değildi. Sloganlar, isyanın şekli, zamanı, merkezden, “eylem komiteleri” tarafından belirlenirdi ya da en azından belirlenmesi için gayret gösterilirdi. Hangi eğilimin, örgütün hangi sloganı atacağı belliydi. Atılan sloganlardan sokaktaki eylemin hangi grup/gruplar tarafından kotarıldığını tespit etmek bile mümkündü… Oysa bugün öyle mi? Bugün artık dikey değil yatay, merkeziyetçi değil desantralize, örgütlü değil spontane bir ruh var. Zamanın ruhu böyle. Bu nitelikler, hemen anlaşılacağı gibi anarşizmin savuna geldiği şeyler. Bu açıdan Gezi isyanının anarşist değil ama anarşizan bir isyan olduğunu çekinmeden söyleyebiliriz.

Öte yandan dil açısından Gezi isyanının, 1968’e benzediğini söyleyebiliriz. 1968 isyanında Fransa’da “yeni” sol, eski soldan farklı, hayal gücünden beslenen sloganlar kullanmıştı. “Gerçekçi ol imkânsızı iste”, “Kaldırım taşlarının altında kumsal var” gibi. Kitaptaki röportajlardan yola çıkarak, Türkiye’de anarşizmin zamanın ruhunun neresinde olduğuna dair birkaç cümle etmemiz de mümkün. Türkiye tarihinin ilk anarşist dergisi Kara, kesinlikle ortodoks solun “ciddi” diline karşı açılmış bir isyan bayrağıydı. Bir kere siyaset “sanatı”, temelden yadsınmıştı. Ufuk Ahıska’nın kitapta yer alan röportajda belirttiği gibi Kara’nın esin kaynaklarından biri Sitüasyonistlerdi ve Sitüasyonistlerin çizgi roman tahrifatı yöntemi, Kara dergisinde de kullanılmıştı. (Örneğin kitapta alıntıladığım “Mister On”un macerası.) İlk anarşistlerin, daha “eğlenceli”-yaratıcı sloganlar konusunda da Türkiye’de öncü olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Ahmet Kurt, o dönemde anarşistler tarafından atılan sloganların “eski” solda nasıl rahatsızlık yarattığını kitapta şöyle anlatıyor: Eylemlere grup olarak gidiyorduk. Mesela demin sözünü ettiğimiz “Cezaevleri yıkılsın, bütün mahkûmlar serbest bırakılsın” diye slogan attığımızda, eylem komitesi gelip bizi “Attığınız slogana dikkat edin” diye uyarıyordu. Biz 20-30 kişi yan yana duruyorduk… 12 Eylül’den sonraki ilk eylemlerden birinde aklımıza “YÖK’ü öperiz” sloganı gelmişti. “Kahrolsun” yerine başka bir slogan arıyorduk ve gelmiyordu aklımıza. “YÖK’ü öperiz” diye bağırıyorduk ve diğer gruplar da, “Ne yapıyor bunlar?” diye bakıyordu.

baris_soydan_9 baris_soydan_10

Türkiye’de Anarşizm – Yüz Yıllık Gecikme / Yazar: Barış Soydan / İnceleme – Araştırma / İletişim Yayınları – Bugünün Kitapları / Editör: Berna Akkıyal / Kapak: Suat Aysu / Uygulama: Hüsnü Abbas / 1.Baskı 2013 / 400 Sayfa

Barış Soydan; İ.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesini bitirdi. Öğrenciliğinde TSİP’in gençlik gazetesinde çalıştı. 1994’te Expres dergisini çıkaran ekipte yer aldı, müzik sayfalarını hazırladı. Daha sonra uzun yıllar ekonomi gazeteciliği yaptı, çeşitli ekonomi dergilerinin editörlüğünü üstlendi. Sabah Gazetesinde çalışıyor. Evrensel gazetecilik ilkelerini savunmayı amaçlayan Medya Etiği Platformu’nun kurucularından.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.