‘Kitabı okumayı bıraktığımda da ‘Tutunamayanlar’ı aklımda yazmaya devam ediyordum.’

 

Sahafta bulduğu Hayat Bilgisi kitabı yaşam reçetesi olur devlet memuru Ülgen’in. Metrodaki anonsları seslendiren kadının izindeyken amca olmaya karar verir. Hiç tanımadığı Nihat da Ülgen’in hayat hikâyesinde; peşine düştüğü bir fotoğraf karesiyle, olamayışları, sıkışmışlıkları, bir türlü sağlamlaştıramadığı parlak sözleriyle… Ah bi sevse onları Necla, bi takdir etse! Bir de Hikmet Bey’in gözüne girdiler mi! Atanamayanlar Nihat’ın, Ülgen’in Necla’nın ve Hikmet Bey’in hikâyesi; irili ufaklı bir mana arayan, bulsa ne yapacağını kestiremeyen, kestiremedikçe mutlu yaşayanlardan biraz daha ayrıksı düşenlerin, ilk yaşamlarında acemi olanların hikâyesi. Başar Öztürk (bÖ!) ile ilk romanı “Atanamayanlar” üzerine keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

Atanamayanlar Okuyanus Yayınlarının “Üç günlük Dünya Edebiyatı” serisinden çıktı. Kitabın başındaki manifesto, “henüz seyircisi gelmemiş bir salonun ışıkları açılmamış sahnesine çıkmayı” deneyen Üç Günlük Dünya Edebiyatının ”basit bir konfor ihtiyacından” doğduğunu, aslında nesiller arası bir değişimin edebiyatı olduğunu söylüyor. Atanamayanlar neresinde bu konforun ve değişimin?
Atanamayanlar, bu konforlu sahnede seyirciyi gizlice izlediği kadife perdelerin arkasında saklanıyor… Ama Peter Sellers bir dikkatsizlikten olsa gerek, perdenin altından gözüken ayakkabılarından onu yakalayabiliyorsunuz. Her şeyin hızla tüketildiği bu çağda bir şeyler söylemek için yavaş kalan, cevaplarını yazılı vermek isteyen memur arzulara sahip adamların olduğu yerde Atanamayanlar ve toplum o kadar hızlı hareket ediyor ki, onlar bu değişimin hep en arkasında kalıyorlar.


Kitap hakkında hiçbir şey duymamışken sadece “Atanamayanlar” başlığı bana kamu atamalarındaki sıkıntılarla boğuşan gençleri anımsattı. Ama kitaptaki ana karakterlerin temel dertleri bu değil. Yine de böyle bir başlık bu sıkıntıların yeni gençlik üzerindeki etkisine bir gönderme yapıyor mu?
Kitabın ismi nedeniyle böyle bir sıkıntı yaşayacağımızı tahmin ediyorduk. Kitap kesinlikle atanamayan memurların/öğretmenlerin sorunlarıyla ile ilgili değil! Çoğunluğun herhangi bir ek çaba göstermeden sürdürebildiği hayata ‘’atanamayanlar’’ ile ilgili. Ancak bugün benim de içinde yer aldığım ‘’memur’’ kavramı oldukça karmaşık bir durumda. Günümüz memuru sulandırılmış bir kapitalizm ile görece yumuşak bir devletçiliğin arasında kalmış, ne rekabete açık ne de tam anlamıyla sömürülebilen garip bir konumda. Bana göre, bu iki garip dünya arasında sıkışma hali yeni gençlik olarak bizim de yaşadığımız bir durum. Bir de Cemal Süreya gibi adamların memurluk yaptığı gerçeği beni çok etkiler… Düşünün bir işletmeyi teftiş eden müfettiş, tüm gün vergi mevzuatı ile dünyanın en sıkıcı işiyle uğraşıp, akşam misafirhaneye gittiğinde bizi sarsan şiirlerini yazıyor. Etrafınızdaki memurların bir kısmının hayran olduğunuz/olacağınız satırları yazacak olması bence müthiş bir şey… Ben yazarken bunu umut ederim: dünyanın en sıkıcı işinde bile insanları sarsacak bir iki satır yazabilmeyi. Tıpkı okuduklarımda benim sarsıldığım gibi sarsabilmeyi… Bence biz kendiyle en rahat dalga geçebilen nesiliz, ancak bu hiçbir şeye aldırmayan, kırılmayan birileri olduğumuz anlamına gelmiyor. Kurduğumuz dünyaları yine yıkabiliyoruz ve suçlayacak birileri hep var, yine de diğer nesillere göre özeleştiride kendisine karşı en acımasız olan nesil bu. Kitaptaki atanamayanların çoğu da işte bu nesilden… Hayattaki, güzel, nadir ve boş kadrolar için gölgede geçen bir rekabetin içindeki kalabalıklar, güzel kadını seven çirkin adamlar, iyi bir kariyer isteyen ama çok da zeki olmayan insanlar, korkunç işlenmiş hayat bilgisi derslerini pekiyi ile geçen öğrencileri…


Yine başlıktan gidersek, Oğuz Atay’ın Tutunamayanlarına bir gönderme yapıyor gibisiniz. Yeni neslin “tutunamayanları” mı “atanamayanlar”?
Öyle olmasını çok isterim. Ben okuduğum ve izlediğim şeylerden çok etkileniyorum, duygusal bir bağ kuruyorum. Objektifliğimi de yitirebiliyorum bunu yaparken. Filmde/kitapta bir dram varsa kendimi bu dramın içinde çaresiz bir şekilde bulabiliyorum. Aynı şekilde hoş bir anı varsa, onu ben yaşamışım gibi bir haz alabiliyorum. Oğuz Atay da beni en çok etkileyen yazardır. Fakültede birinci sınıftayken bir arkadaşımın elime tutuşturduğu ve asla okuyabileceğimi düşünmediğim tuğla ebatlarındaki kitabı, bitmesinden korka korka okuduğumu hala çok net hatırlıyorum. Kitabı okumayı bıraktığımda da Tutunamayanlar’ı aklımda yazmaya devam ediyordum. Turgut’un maceraları zihnimde devam ediyordu: her acemiliğimi tiye alıyor, otobüsü bekleyen insanları gözlemleyerek onlarla dalga geçiyorduk. Kendisiyle hoş, şizofren (bazen kalabalık ortamlarda kendi kendine gülmeye kadar varan) şizofren bir dostluk kurmuştuk. Oğuz Atay’ın üniversite yıllığında, iki gün üst üste Suna Kan’ı rüyasında görmesi nedeniyle ayıp olmasın diye üçüncü günü takım elbiseyle yattığı yazıyordu. Böyle bir adama hayran olmamak mümkün mü?


Nihat fotoğrafçılık gibi “lüzumsuz” bir uğraşıda. Ülgen bir memur, KPSS ‘ye çalışıp daha iyi bir yere atansa, amca olsa… Nihat bir baltaya sap olmayı reddederken Ülgen “lüzumlu” olma, tutunma çabasında mı?
Aslında birbirinden çok farklı gibi gözüken, ama üstlerindeki tozu üflediğinizde birbirlerine çok benzeyen karakterler. Aynı kadına âşık oluyorlar mesela, aynı adamın (Hikmet Bey’in) takdirini kazanmaya çalışıyorlar. İkisinin de bu uğurda ellerine yüzlerine bulaştırdıkları hedefleri var. Nihat iyi bir “sanatçı” olmak istiyor, ama yeteri kadar okumuyor ve yaratıcı da değil. Ülgen daha iyi yerleri hedefliyor, ama aslında o yerleri hak etmiyor. Sınav hileleriyle, tanıdık torpil bularak oralara ulaşmaya çalışıyor. İkisinin de ilk yaşamı ve ikisi de beceriksiz, Nihat’ın görece daha entelektüel olması onu Ülgen’e göre üstün kılmıyor. O nedenle ikisi de lüzumundan fazla lüzumsuz…

Farklı hayatlar yaşayan iki ana karakter Ülgen ve Nihat aynı kadına, Necla’ya âşık. Belki de Necla’nın farklı yüzlerine… Bu iki karakter kitapta sadece birbirine teğet geçiyor, neden hiç gerçek bir karşılaşma yaşamıyorlar?
Aslında Necla üzerinden birbirleri ile sürekli karşılaşıyorlar. Aradan Necla’yı Hikmet’i, Ulus’taki o tuhafiyeciyi çektiğinizde yüz yüze kalıyorlar. Birbirlerinden haberdarlar ve nefret ediyorlar. Yılbaşı gecesinde Ülgen Nihat’ı tanımadan kıskanıyor, Nihat sürekli Ülgen’in fotoğrafında onunla yüzleşiyor ve hatta kahvede karşılıklı da oturuyorlar, ama artık Ülgen fotoğraftaki yüzü aranan adam değil belki de hiçbir zaman olmadı, çünkü Barthes’ın da belirttiği gibi fotoğraftaki kişi ile gerçekte yaşayan kişi her zaman aynı kişi değildir.


Gerek Nihat’ın yazdıklarından gerek babası Hikmet Bey’in Ülgen’e anlattıklarından Hikmet Bey’in Nihat’ı anlayamadığını düşünüyoruz. Ancak Hikmet Bey’in tek başına geçirdiği bir gündeki hislerinden görüyoruz ki oğlunun keyif aldığı şeyleri o kadar da küçümsemiyor; oğlunu anlama çabasının ötesine geçiyor bir yanıyla. Nedir peki bu kopukluk hissiyatı iki kuşak arasında?
Nedir bilmiyorum; ama bu iki nesil arasında birbirini küçümseyici tavırdan da hoşlanmıyorum. Ben çatışmanın her nesle farklı şeylerin “iyi” olduğu ezberletilmesinden kaynaklandığını düşünüyorum. Bana göre, iki nesil de birbirini suçlarken bu ezberlerden yola çıkıyor. İkisi de anlaşılmamaktan yakınıyor. Oysa birini anlamaya çalışmak ona karşı yapılabilecek en büyük küstahlıktır. Nesillerden birinin diğerine göre daha iyi niyetli veya kötü niyetli olduğunu düşünmüyorum. Kitapta iki neslin birbirini bu mecbur tutulmuş öğretilerden kurtardığında sevebileceğini anlatmak da istedim. Babası bir yerden oğlunun zevklerini yakalamak istiyor, oğlu ise babasının onun yaptıklarını beğenmesini.

Bir kamu kurumunda memur olan, vakit geçirecek yer arayan, neredeyse tek bir arkadaşı bile olmayan Ülgen bir hayat bilgisi kitabıyla hayata başka bir pencereden bakmaya başlıyor, nedir bu kitapta Ülgen’i bu kadar çeken?
Hayat Bilgisi, eski adıyla Tabiat Bilgisi çok ilginç ve iddialı bir ders. Ülgen, herkesin inanılmaz başarılı yaşadığı gündelik hayatın onun için neden bu kadar zor bir hal almasına şaşıyor. Bir bakıma bu çaresiz, yozlaşmış, ahlaken çökmüş Ülgen’i bir kutsal kitapla arındırmaya çalışıyor. Buna da bir ders, sınav gibi hazırlanıyor, ünite ünite işliyor bilgisini… Bu arada bize öğretilen doğruların gerçek hayattaki anlamsızlığını, geçersizliğini bizim için mizahi bir izah ile biraz daha görünür kılıyor.


Ülgen, Nihat ve Necla sizce Gezi direnişleri sırasında ne yapıyordu? Ya da ne yaparlardı?
Gezi Direnişi Döneminden önceki yılları anlattığı için kitapta bu süreç yer almıyor… Ama şüphem yok ki, Nihat ve Necla bu direnişin içinde olurlardı ve Necla buna rağmen Nihat’ı bu direnişin anlamını kavrayamamakla suçlardı. Nihat karşı çıkıp daha aktif bir şekilde direnişte yer almaya çalışırken, Necla onun hala bu direnişin anlamını çözemediğini söyleyerek sinir ederdi. Ülgen ise ortamına göre davranırdı muhtemelen, daha muhafazakâr ve Gezi karşıtı söylemlerde Gezi karşıtı, Gezi yanlısı sohbetlerde Gezi destekçisi olurdu. Necla’nın gidebileceğini sezdiği için protesto saatlerinde Güven Park, Kennedy Caddesi Kuğulu Park civarlarında şöyle bir turlardı.

Ülgen metrodaki anonsları seslendiren kadının peşinde, Nihat ise Ulus’ta kıyafet alırken yüzündeki gülümsemeyi fotoğrafladığı adamın peşinde… İkisi de anlık gördükleri/duydukları ve tam da ne olduğunu anlayamadıkları bir şeyin peşindeler. Bulunca ne olacağı, ne bekledikleri de meçhul. Büyük umutların yerini anlar, hayat kesintileri mi alıyor bu nesil için?
Bu nesil için ahkâm kesmek haddime değil… Ama Ülgen’in de Nihat’ın da ciddi başarısızlıkları var. Bir adanmışlık eksikliği var. O yüzden kendilerine sağlam olmayan totem adanmışlıklar ediniyorlar. Ülgen hayat bilgisi kitaplarında yer alan bir akraba olmaya çalışıyor, Nihat çok etkilendiği Gizli Yüz filmindeki gibi bir fotoğrafın peşinden koşmaya çalışıyor. Ama o filmdeki karakter kadar altını dolduramıyor. Bir fotoğrafın ardından koşan genç olarak anılmak istiyor, kavga edip kaşından kan süzülsün istiyor, ama bunu istediği bilinmesin de istiyor. Kendine karşı, acımasız, ama dürüst değil, yine de kesinlikle iyi biri.


Atanamayanlar
/ Yazar: Başar Öztürk / Okuyanus / Dizi ve Kapak Tasarımı: Ebru Demetgül / 5. Baskı, Ağustos 2014, İstanbul

Başar Öztürk; 1982’de Ankara’da doğdu. Kalorifer peteklerinden denizaltı dümeni yaparak geçirdiği çocukluğunun ardından, 1993’te ilkokulu bitirdi ve milletvekili seçilmesinin önündeki engellerden birini kaldırmış oldu.1993-1995 yılları arasında babasının görevi nedeniyle Almanya’nın Stuttgart kentinde yaşadı. Burada Enver Paşa’yı aratmayan bir Almanperestlik edindi. Kalaba Anadolu Lisesi’ni temsilen katıldığı üniversite sınavında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni kazandı. 2002’de Ankaray durağında gördüğü kadına âşık oldu. İki yol sonra aşkını açıklayabildi. Sekiz yıl sonra evlendiler. 2008’de Kültür Bakanlığı’nda uzman yardımcısı olarak göreve başladıktan sonra sıkılıp avukatlık stajı yapmaya karar verdi. Akabinde uzman yardımcısı olarak SGK’ya girdi. Halen bu görevi yürüten yazar, bir dönem Zaytung’da “freelance” editör olarak çalıştı.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.