Şehirli Dünyanın Esas Kızı

 

Belgin Doruk gibi zarif, kibar, ölçülü ve asildi. Dahası, “Filiz Akın Avrupalı’dır. Üstelik Avrupa’nın herhangi bir yerinde değil; Paris’te yaşamalıdır,” diyor Seçil Büker-Canan Uluyağcı ( 1993 ) ve ekliyorlar: 1960’larda başa güreşenler Türkan Şoray, Hülya Koçyiğit, Fatma Girik ve Filiz Akın’dı. Fatma erkeksi tavırlarıyla daha aşinaydı. Hülya ile Filiz ise hanım hanımcıktılar. Fantazileri süslemeleri güçtü. Hülya, Muallime Hanımı çağrıştırırken, Filiz bir Fransız moda dergisinden fırlayıp, rastlantıyla Yeşilçam’a yolu düşmüş Avrupalı bir kızı andırıyordu…” Türkan Şoray, Hülya Koçyiğit, Fatma Girik ve Filiz Akın. Burçak Evren, Filiz Akın’ı bu dörtlünün biraz dışında tutuyor:

‘‘Filiz Akın güzel ve yetenekli bir oyuncuydu. Ancak sarışınlığı ve Avrupai fiziği, seyircinin onunla özdeşleşmesini zorlaştırdı. Fatma Girik, erkek gibi kızdı, Hülya Koçyiğit, saf, masum kız rollerinde göründü. Türkan Şoray ise onlardan farklı olarak, her role giren muhteşem kadındı.’’

Feridun Andaç’a göre sinemamızda; “İmgelerin yansıdığı yüzler önem kazanmıştır. Belki de onları yıldızlaştıran da o imgelerdir.”

Andaç savını şöyle açıklıyor: “Türkan Şoray üstlendiği rollerdeki kahramanları yüzündeki anlama taşıyarak; Hülya Koçyiğit çizdiği karakterlere yüzüyle anlam vererek; Filiz Akın, yarattığı imajı yenileyerek; Fatma Girik, altkültürün getirdiği parçalanmışlığı karakterize ederek sinemada iz bırakan oyuncular oldular.”

Yine Andaç, “Türk Sineması’ndaki dört tip” ile ilgili aşağıdaki ilginç saptamayı yapıyor:

“Toplumdaki değişim, yaşama kültüründeki farklılaşmanın idolleri oluşmuştu sinemada da. O tipler, bu yaşama kültürünü yansıtan kişiler olarak sunuldu ya da benimsendi. Farkında olarak ya da olmayarak.”

Bu dört ana kimliği Andaç şöyle yorumluyor:

“Hülya Koçyiğit: Ara sınıfın tipi, kentlileşecek mi, yoksa öyle mi kalacak… Değişirse orta sınıfı oluşturacak.”

“Filiz Akın: Daha modern, toplumun Batı’ya dönük yüzü. Batılılaşma özeninin yansılarını getiriyor aynı zamanda. Yeni zengin sınıfın şımarık kızı bazen de…”

image11

“Fatma Girik: Bazen gerçek, bazen yalan… Sokaktan bir tip. Daha erkeksi, yer yer cinselliği öne çıkaran, yeni yaşama kültürüyle dalga geçen, altkültüre yakın bir tip.”

Türkan Şoray’a gelince, Andaç’a bir kez daha kulak verelim:

“Sizde başka bir şey vardı; bu dört tipte olmayanı yansıtmakla birlikte; fiziğinizin etkileyiciliği, siyah gözler, kaşlar, kirpikler. Çizdiğiniz kadın/genç kız tipleri elbette ki. Türk kadınını simgeleyen tipiniz. Oynadığınız rollerde simgeleşen yanınız.”

Filiz Akın’ın “Modern, batıya özgü sarışın tiplemesiyle belli bir ölçü içinde olsa da, seyirciyle diyalog kurmayı başardığından” söz ediyor Agah Özgüç:

“Gittikçe oynadığı rollerde romantik, masum yüzlü genç kız tipine iyice oturmuştu. Duyarlı, sıcak, zaman zaman da Yankesici Kız’da olduğu gibi deli dolu, cıvıl cıvıl genç kız tiplerini sergilemiştir.”

Giovanni Scognamillo’nun, Filiz Akın değerlendirmesi ise şöyle:

“Yeşilçam sinemasında Küçük Hanımefendi Belgin Doruk’un paralelinde -ama şımarık, daha muzip, maceraya daha açık- genç kız ya da genç kadın tipini geliştirdi.” (…)

“Bir mankeni andıran batılı fiziğinin avantajlarını kullanarak kısa sürede Yeşilçam’ın yıldızları arasına girdi.” (…)

“Zamanının çok tipik bir Yeşilçam markası olan Filiz Akın fiziğinden beklenildiği gibi düzgün, ama bazen aşırı ölçülü, neredeyse soğuk bir oyun sergilemiştir.”

Dönemin ünlü çocuk yıldızlarından Parla Şenol: “Aslında Fatma, Türkan, Hülya, Filiz dörtlüsü içinde nedendir bilmem, en çok Filiz’i severdim,” diyor.

“Hülya olduğundan daha yaşlıymış gibi olgundu, durgundu, anaçtı, gereğinden fazla sevgi doluydu. Fatma, benim varlığımı örtecek kadar albenili, fütursuzdu. (…) Oysa Filiz çok doğaldı, çok şekerdi. Halkın ona yakıştırdığı Avrupai tanımlamasıyla birlikte o muzip tavrı ve sevimliliğiyle kalpleri fethetmiştir.”

Atılgan Bayar, “Muazzez Tahsin’vari senaryolarda dolaşan bir varoluşçu,” olarak niteliyor Filiz Akın’ı:

“Filiz Akın, diğer kadın oyuncularla arasındaki farkı biraz da Dünya ablasına borçlu. Dünya abla, bir lise arkadaşı. Her küçük çocuğun kalbindeki büyük çocuklardan biri. Olağanüstü güzel değil. Ama çok çekici. Çok bilgili ve çok iyi konuşuyor. Hali tavrı da epeyce farklı. İşte o yıllarda Filiz Akın, okul yatakhanesinde arkadaşlarıyla Muazzez Tahsin okuyup ağlıyor, kovboy filmleri anlatıp kahkahalarla gülüyor. Bundan da çok mutlu değil ama.

“Sonunda Filiz’in Dünya ablasına hayranlığı son raddesine ulaşıyor ve anahtar soruyu soruyor: ‘Ben de senin gibi akıllı olmak istiyorum. Ne yapmalıyım?’

“Ardından Sartre, Camus, Beauvoir okumalar. Peki, şimdi bir düşünün: İnsan Muazzez Tahsin’in sulugözlü romanlarını okumayı bırakıp Fransız varoluşçularına dalar, hemen ardından da oyuncu olup, Muazzez Tahsin kökenli senaryolarda oynarsa ne olur?” diye soruyor Bayar.

İşte Filiz Akın’ın yanıtı:

“(…) Ağlanması gereken bir yer var ama bana ağlanacak gibi gelmiyor. Ama ağladım. Rejisörden bağımsız bir oyunculuk anlayışı denedim bazen. Kırgınlığımı göstermek için arkamı kameraya dönsem, seyirci senin yüzüne para veriyor, diye uyarırlardı. Ama benim anlayışım yanlıştı. Kurallarına göre oynamak lâzım…”

Atılgan Bayar devam ediyor:

“Akın, yanlış yaptığını düşünüyor ama belki de Türk Filmleri furyası arasından sıyrılmasını ve Filiz Akın olmasını bu yanlışa borçlu.”

Işıltılı, zengin salonların lüks davetlerin masum prensesiydi o. Barbie adeta Filiz Akın ile gövdelenmiş gibiydi. Agah Özgüç, “Türk Sineması’nın Kadınları” (2008) adlı kitabında Filiz Akın’dan şöyle söz eder:

“Temel özelliği, tipolojik açıdan burjuva sarışınlığıyla Türk sinemasında bir devrim yaratmasıdır. Olduğu gibi, görünen, göründüğü gibi olan. Ve dışarıdan hiçbir katkı maddesi taşımayan doğallığıyla, içsel kırılganlığıyla…”

Atilla Dorsay’a göre; “Türk Sineması’nın genelde etli butlu kadınları arasında tam bir istisna oluşturan ince, esmer ve saydam güzelliğiyle, Çolpan (İlhan) sanki bir tür erken ve de esmer Filiz Akın’dı.” Seneler önce buna benzer bir tanımda Attila İlhan’dan gelmiş ve “Halkın kendine yakın bulmadığı oyuncuları yıldızlaştırmadığını belirtip bu konuda Çolpan İlhan ve Filiz Akın’ın bir istisna olduğuna,” değinmiştir.

Sinemamızın, şehirli dünyanın ‘sarışın esas kızı’ olarak güzelliğini ve şöhretini 20. yüzyıldan 21. yüzyıla taşıyacaktı. Hiç kuşkusuz, her fenomen gibi olağanüstü bir düş kahramanıydı aynı zamanda. Kültürel sosyoloji açısındansa ikonografik önem ve simgesel değeri yadsınamazdı.

Memduh Ün’ün yönettiği ve başrolünü Göksel Arsoy ile paylaştığı ilk filmi “Akasyalar Açarken” (1962) ile ‘yıldız-oyuncu’ unvanını almıştı Filiz Akın. Henüz on dokuz yaşındaydı. Yeşilçam’a ilişkin önyargıları vardı. Kararsızdı. Önünde şöhret vardı. Alkışlar, ödüller, her sene çekeceği 10-12 filmlik zorlu bir maraton vardı. Usta çırak ilişkisi, deneme yanılma yoluyla öğrendi oyunculuğu. El yordamıyla, gözleyerek, seyrederek öğrendi. İçgüdülerine, hislerine kulak verdi sürekli. Taklit yeteneğini kullanmasını, geliştirmesini bildi. Sinemacı diliyle ‘kameranın sevdiği bir çehre’ye sahipti zaten. Daha önce belirttiğim gibi, gerçek bir stil ikonuydu aynı zamanda.

image12

Aynı yıl peş peşe “Aşk Merdiveni”, “Battı Balık”, “Sahte Nikâh”, “Şehvet Uçurumu” filmlerinde rol aldı. “Beyaz Güvercin”, “Bekârlık Sultanlıktır”, “Bana Annemi Anlat”, “Beyoğlu Piliçleri”, “Genç Kızların Sevgilisi”, “İki Gemi Yanyana” (İlk ve son kez kendisini seslendirdiği), “Kızlar Büyüdü”, “Ölüm Bizi Ayıramaz”, “Ölüme Çeyrek Var”, “Zoraki Milyoner” filmleriyle 1963 yılını noktalamıştı. Sıradan yapımlardı hepsi de. Ticari kaygılarla hazırlanmış, özensiz. Hatta doğru dürüst gişe başarısı bile olmayan. Yine de sempatik filmlerdi. (“Sahte Nikâh”ı hatırlıyorum. Omuzuna dökülen sapsarı saçlarıyla, Ulvi Uraz’lı karşılıklı sahnelerde Filiz Akın nasıl da şirin, nasıl da güzeldi.) Kendine biçtiği menzile ulaşması için biraz daha zaman gerekiyordu…

Neyse ki, Artist Mecmuası yıldızının hep arkasındaydı. Daha ilk filmi gösterime bile girmeden Filiz Akın Artist Mecmuası’nda yazdığı makalelerle geniş kitlelerce tanınıp, kabul görmüştü. (1970’lerin başında Hey Dergisi’nde de bir köşesi oldu ve yaklaşık bir yıl süresince okurlardan gelen soruları burada yanıtladı, onlarla dertleşti.) Bir film bitmeden diğerine başlıyor; daha fazla film çektikçe, daha popüler bir konuma geliyordu.

İşte o günlerden bir söyleşi. Annesi, Filiz Akın’ı anlatıyor.

“Teşvikiye’de, Maçka Caddesi, Kalıpçı Sokağı’nda Bayraktar Apartımanı’nın en üst katındayız. Ön taraftaki terasa bakan küçük odada orta boylu, Leman Coşkuner (Filiz Akın’ın öz annesi) anlatıyor, biz de arada sırada soru sorarak dinliyoruz. Leman Hanım, yuvarlak çizgilerin hâkim olduğu bir bünye ve çehreye sahip, sözlerini el hareketleriyle kuvvetlendiren, tatlı dilli, güler yüzlü bir ev kadını. Ankara’da, İsmet Paşa Kız Enstitüsü’nden mezun olmuş ve birkaç yıl öğretmenlik yapmış. Odada bizden başka, Filiz Akın ile anneannesi de var.”

“Üçü de Ankara’da doğmuşlar. Yayla havasının diriliği, sağlamlığı üçünde de hemen fark ediliyor. Filiz Akın ailenin ilk çocuğu. Zaten, bugün Türk Sineması’nda başrolde oynayan aktrislerin hemen hepsi (Belgin Doruk, Türkan Şoray, Fatma Girik, Muhterem Nur, Neriman Köksal vs…) ailelerinin ilk çocuklarıdır. Tuhaf bir tesadüf onları bir başka noktada da birleştiriyor. Belgin Doruk hariç, bu artistlerin anneleri ilk eşlerinden ayrılmıştır. Leman Coşkuner de, hâkim olan ilk eşinden boşanmış, yeni eşi ise halen Almanya’da çalışıyor.

“Ben Filiz’in erkek olmasını isterdim, babası kız olsun, derdi. Filiz’in babaannesi yeşil gözlü, ince belli, beline kadar dökülen saçları ve selvi boyu ile göz kamaştıran bir Çerkez güzeliydi. Filiz, bana ve babasına benzemedi, kayınvalideme çekti.”

“2 Ocak 1943 sabahı, saat 4.30’da, Işıklar Caddesi’ndeki Ankara Doğumevi’nde dünyaya geldi. Erken konuştu, ama geç yürüdü. Sekiz aylıkken, havada uçan bir sineği, eliyle işaret edip ‘sinek’ demişti. İlk söylediği kelime budur.”

“15 aylık olmuş, adım atmamıştı. Bir gün, ‘Herkesin çocuğu yürüyor, gel sen de yürü bakalım,’ dedim, koltuktan yere indirdim. Tıpış, tıpış yürümeye başlamasın mı? Ben onu koltuğa oturtup etrafına minderleri dizerdim, meğer onun için yürüyemezmiş. İki buçuk yaşında resim yapmaya başladı. Afyonkarahisar’daki evimizin yanında bir türbe vardı. Kalın resim kâğıdı üzerine bu türbenin, yaşından hiç umulmayacak kadar düzgün bir resmini çizdi. Şimdi çok güzel resimler yapıyor.”

“Ben, Afyon’da öğretmen vekilliği yapıyordum. Bir gün komşumuz askeri doktorun emirerini yanına almış. ‘Beni anneme götür,’ demiş. Okula gelmiş, müdüre çıkmış. ‘Beş buçuk yaşıma geldim, okuma yazma biliyorum, beni okula alın,’ demiş. Kabul etmemişler. Eve ağlaya ağlaya dönerken yolda maarif müdürü Filiz’i görmüş. Niçin ağladığını sorunca, olayı öğrenmiş. ‘Gel beraber okula gidelim,’ diyen maarif müdürü kendi eliyle Filiz’i ilkokula yazdırmış. Tüm sınıflarını, liseden mezun olana kadar hep birincilikle bitirdi. Babası da hukuk fakültesinden birincilikle mezun olmuştur.”

“Filiz, okulda yapılan hikâye yarışmalarında birincilikler kazandı, piyeslerde rol aldı; ilkokula yeni başladığı yıllardaydı. ‘İlerde ne olacaksın?’ diye sordukları zaman, ‘Bakkal olacağım,’ diye cevap verirdi. Çünkü sevdiği her şeyin oradan alındığını görmüştü. Beşinci sınıfa geldiği zaman, arkadaşları ve akrabalarımız ne olacağını sordukları zaman artık bakkal olmak istemiyor ve herkesi şaşırtan bir cevap veriyor: ‘Cumhurbaşkanı olacağım,’ diyordu.”

“İlkokuldan sonra Ankara Maarif Koleji’ne yatılı olarak verdim, eşimden yeni ayrılmıştım. Terzilik yapıyordum. Aynı hafta eve geldi: ‘Beni buradan al. Arkadaşlarımın hepsi önceden İngilizce dersleri almışlar, yabancı dil biliyorlar. Ben onların arasında utanıyorum. Bir cümle bile kuramıyorum,’ dedi. ‘Bir hafta daha kal da gelecek hafta başka okula alırım,’ dedim. O bir hafta içinde gece gündüz çalışmış, sınıfına ve arkadaşlarına alışmıştı. Eve geldiği zaman, ‘Okulumu artık seviyorum,’ dedi.”

“Bütün sınıflarda iftihar levhasına geçti, öğretmenleri tarafından ‘ideal talebe’ olarak gösterildi. 1960 Haziran’ında mezun oldu. Orta Doğu Teknik Üniversitesi’ne girip mimar olmak niyetindeydi fakat hayatını kazanması için çalışması gerekiyordu. Bir süre iş aradı. Sonunda bir seyahat acentasına girdi. İki yıl kadar orada çalıştı.”

“Geçen yıl, film çevirmek üzere ayrıldığı zaman seyahat acentasının deniz kısmının şefi olmuştu. Fransızca ve İngilizceyi iyi konuşuyor, İtalyanca öğrenmeye çalışıyordu.”

“Filiz’in artist olmak aklından bile geçmemiştir. Ben, önceleri onun çocuk doktoru olmasını isterdim. Fakat kolejden arkadaşı olan Oya, bir gün bize geldi. ‘Yerli filmler için ciddi artistlere çok ihtiyaç var. Bugün film artistliği kazanç sağlayan, kolay şöhret ve saadet getiren önemli bir meslek oldu. Sen bu işi en iyi şekilde yapabilecek durumdasın,’ dedi. Ben de onu destekledim. Sonunda bir mektup yazdık. Prodüktörler Ankara’ya evimize geldiler. Israrla teşvik ettiler, taahhütlerde bulunup kontrat yaptılar. Çalıştığı müessesede yüksek maaş alıyordu. Tereddüt ettik. Sonunda kararımızı verip İstanbul’a geldik: 8 Mayıs 1962’de, rejisör Memduh Ün idaresinde “Akasyalar Açarken” adlı filme başladı.” (Ses Mecmuası- 1963)

Annesi sinemaya ilk girdiği dönemde bir an olsun yalnız bırakmaz Filiz Akın’ı. Hep korur, gözetir. Hatta “Biz şu filmde oynadık, henüz filanca yönetmenle çalışmadık…” diyecek kadar Filiz Akın adıyla özdeşleştirir kendini. Yapımcılarla görüşür, mukaveleler imzalanırken kızının hep yanındadır. Setlerde de. Dergi-gazete muhabirleriyle yapılan söyleşilerde, fotoğraf çekimlerinde de.

Başrolde Filiz Akın / Pınar Çekirge / Altın Bilek Yayınları

*Bu okuma parçasının yayını için Altın Bilek Yayınlarına teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.